Yezdânîlik ve Kürtlerin İnanç Tarihi
Yezdânîlik, Kürt halkının en eski dini inançlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bu dinin temel kavramsal çerçevesi, yaratılış mitolojisi ve insan varoluşuna ilişkin özgün bir perspektif sunmaktadır. Mehrdad Izady’nin çalışmalarına göre, Yezdânîlik kelimesi köken olarak "melekler" anlamına gelmekte ve bu bağlamda, ilahi varlıkların yaratılışta merkezi bir rol oynadığı vurgulanmaktadır (Izady, 1992).
Yezdânîlik, Medler arasında yaygın olan eski bir inanç sistemidir ve Zerdüştçülükten önce var olduğu düşünülmektedir.
Yezdânîlik, yalnızca Kürtlerin teolojik geleneğini şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda Mitraizm, Zerdüştlük, ve hatta günümüz semavi dinleri olarak kabul edilen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet üzerinde de derin izler bırakmıştır. Yezdânîlik, tarihsel süreç boyunca kendisiyle etkileşimde bulunan ya da komşu olduğu dinleri kendi yapısına entegre etme konusunda dikkat çeken bir uyum yeteneği sergilemiştir. Kendi kozmogonik sistemi içinde, farklı dönemlerde ve çeşitli adlar altında rehber ve kurtarıcı figürlere yer vermiştir. Mani, Mazdek, Hassan Sabah ve Şah İsmail gibi isimler de, farklı farklı dönemlerde Yezdânî kozmolojisinden esinlenerek diğer düşünce sistemlerine nüfuz etmiştir.
Yaratılış Mitolojisi ve Ontolojik Temeller
Yezdânîlik, yaratılış anlayışı bakımından semavi dinlerden radikal biçimde ayrılmaktadır. Tevrat, İncil ve Kur'an merkezli dinlerde insanın çamurdan yaratıldığı inancı benimsenirken, Yezdânîlik’e göre insan, doğrudan Yezdân’ın (tanrısal varlığın) kendi özünden, yani nurdan yaratılmıştır.
“Bu yaratılış doktrini, insanın fiziksel varlığını dünyevi unsurların ötesinde, ilahi bir kaynağa dayandırmaktadır“ (Kreyenbroek, 1995).
Reenkarnasyon Süreci ve Ruhun Dönüşümü:
Bu inanca göre, ışık insanın özüdür ve yaşam, ilahi ışık ile bütünleşme sürecinin bir parçasıdır. İnsan, doğum ile bu döngüye dâhil olur ve yaşam süreci boyunca belirli aşamalardan geçerek nihayetinde tekrar ışığa dönüş yapar. Bu döngü, ruhun tekâmül süreci olarak kabul edilir ve insanın varoluşsal misyonu, bu süreci tamamlayarak yaratıcı ilahi kaynağına yeniden ulaşmak şeklinde tanımlanır (Allison, 2001).
Yezdânîlik inancında, insan ruhunun birden fazla yaşam süreci boyunca evrimleştiği kabul edilmektedir.
Bu anlayışa göre, insanın ruhu ölümsüzdür ve bir varoluştan diğerine geçerek nihai tekâmül sürecini tamamlamaya çalışır.
Reenkarnasyon süreci, bireyin önceki yaşamlarında edindiği manevi düzeye bağlı olarak şekillenir. Bu süreç, Hint Vedik tradisyonundaki samsara döngüsüne benzemekle birlikte, burada ruhun asıl amacı ilahi ışığa dönüş yapmaktır (Bashir, 2018).
Kreyenbroek (1995) ve Allison (2001), Yezdânîlik'teki ruh göçü anlayışının, antik Med-Aryan coğrafyasında daha sonra gelişen Zerdüşti ve Maniheist öğretilerle belirli paralellikler taşıdığını öne sürmektedir. Ancak, Yezdânîlik’teki yaratılış öğretisi insan ruhunun ışık temelli olduğuna vurgu yaparak onu diğer inanç sistemlerinden farklılaştırmaktadır. Özellikle "Yezdân’ın nurundan yaratılma" düşüncesi, bireyin asıl varoluşunun maddi değil, tamamen ilahi bir unsurdan geldiğini belirtir.
Ruhban Sınıfı: Magların Rolü ve Görevleri:
Yezdânîlik’te, ruhani liderlik ve dini uygulamaların yönlendirilmesi Mag adı verilen rahipler tarafından yürütülmektedir. Maglar, dini ritüellerin uygulanmasını sağlayan, toplumu manevi olarak yönlendiren ve kutsal bilgiyi muhafaza eden bir ruhban sınıfı olarak tanımlanır. Tarihsel olarak, Magların kökeni antik Med kültürüne dayandırılmaktadır ve Zerdüştlük inancındaki Mag rahipleriyle yakın bir ilişki içinde oldukları öne sürülmektedir (Boyce, 1979).
Herodot Medlerin altı ana kabilesinden birinin Maglar olduğunu belirtmektedir (Herodot Tarih, 1.101)
Magların başlıca görevleri şunlardır:
1. Ritüelleri Yönetme: Maglar, Yezdânîlik inancına uygun olarak duaları ve dini törenleri yönetirler. Bu ritüeller arasında kutsal ateşin korunması, ilahi ışığın sembolik olarak yaşatılması ve toplu ibadetlerin organize edilmesi bulunmaktadır.
1. Manevi Rehberlik: Maglar, bireylere ruhsal gelişimlerinde rehberlik eder ve onların ilahi ışığa yönelmelerine yardımcı olur. İnsanların önceki yaşamlarındaki ruhsal durumlarını değerlendirerek, onların doğru yolu bulmalarına destek olurlar (Omarkhali, 2017).
2. Kutsal Metinlerin Korunması ve Öğretimi: Yezdânîlik’in sözlü ve yazılı öğretileri, Maglar tarafından nesilden nesile aktarılmaktadır. Onlar, kutsal bilgiyi bozulmadan muhafaza etmekle yükümlüdürler ve yeni nesil Magların eğitilmesini sağlarlar (Kreyenbroek, 1995).
3. Toplumsal Ahlakın Korunması: Maglar, toplum içinde ahlaki düzenin ve etik değerlerin korunmasına yardımcı olurlar. Halkın dini kurallara uygun bir yaşam sürmesini teşvik eder ve gerektiğinde topluma öğütler verirler.
4. Ölüm ve Reenkarnasyon Törenleri: Maglar, ölen kişilerin ruhlarının ışığa dönmesini kolaylaştıran özel ritüeller gerçekleştirirler. Bu ritüeller, reenkarnasyon sürecinde ruhun arınmasını ve daha yüksek bir varoluş seviyesine ulaşmasını amaçlar (Allison, 2001).
Meleklerin Rolü ve Kozmolojik Yapı
Yezdânîlik’in melekler dini olarak anılmasının temelinde, ilahi varlıkların yaratılış ve evrensel düzen içindeki merkezi konumu yatmaktadır. Melekler, yalnızca tanrısal iradenin taşıyıcıları değil, aynı zamanda insan ruhunun yol göstericileri olarak da görülmektedir. Bu bağlamda, Yezdânîlik ile Zerdüştlük arasındaki ilişkiler de akademik çevrelerde tartışılmaktadır. İki inanç sisteminin ışık-karanlık, iyilik-kötülük diyalektiği üzerinden benzer teolojik unsurlar içerdiği belirtilmektedir (Boyce, 1979).
Melekler, Yezdânîlik inancında ruhsal rehberler olarak kabul edilmekte ve insanın ruhsal gelişimini yönlendiren onları doğru yolu gösteren varlıklar olarak görülmektedir. Bu anlayış, Zerdüştî Ahura Mazda’nın Amesha Spenta’ları ile benzerlik gösterirken, aynı zamanda Ezidilik’teki Melek Tavus inancı ile de ilişkilendirilmektedir (Omarkhali, 2017). Yezdânîlik’te, ilahi ışık ve onun aracılığıyla yaratılan melekler, kozmik düzenin temel taşlarını oluşturmakta ve insan ruhunun tekâmül sürecinde ona rehberlik etmektedir.
Yezdânîlikte Kutsal Sayılar:
Yedi Başmelek:
Yezdânîliğin bir alt kolu olanYezidilik, Yarsan ve Alevi inancında 7 Başmelek: Yezdânîler için en kutsal sayı 7'dir. İnanca göre, Tanrı’nın yarattığı ve dünyayı yönetmekle görevlendirdiği yedi başmelek bulunur. Bazı kaynaklarda bu melekler “yedi büyük melek” veya “yedi tanrısal güç” olarak da geçmektedir.
Haftanın 7 Günü: Yedi sayısı, hafta döngüsündeki 7 günle de manevi bir bağ taşır. Her günün farklı bir melekle ilişkilendirilmesi ve o güne özgü ritüellerin bulunması, Yezdânîlik ve Yarsanilerin inancında önemli bir gelenektir. Kürt edebiyatı ve sözlü kültüründe “Heftewan” (yedi kutsal varlık) olarak bilinen motif, tarihsel ve mitolojik bağlamlarda önemli bir yere sahiptir. Yedi sayısı, sadece matematiksel bir değer olmaktan öte, kozmik düzeni, kutsal döngüleri ve metafizik anlamları temsil eden bir simge niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda yedi; yedi gök katı, yedi iklim, yedi renk, yedi nota gibi evrensel düzenin parçalarıyla ilişkilendirilir.
Kürt halk şiiri ve müziğinde de bu kutsallık açıkça görülmektedir. „Serencamname“ de ki beyitte yedi sayısına atfedilen anlam ve bireysel bağlılık, oldukça çarpıcı bir biçimde dile getirilir:
"We heftewane, siwênd exom gîyane,
Min her tôm ewê le em cîhane."
"Heftewan’ın kutsiyeti adına and içerim ki, ey can
Bana gerekli olan yegâne varlık sensin, bu cihanda."
Şiirde geçen “Heftewan” ifadesi, yalnızca mistik bir kavram olarak değil, aynı zamanda bireyin içsel bağlılıklarını ve aşkınlığı ifade etmenin aracı olarak da işlev görmektedir. Bu tür söylemler, Kürt kültüründe kutsal sayıların hem bireysel duygularla hem de toplumsal hafızayla nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.
Yetmişiki 72 Millet İnancı ve Evrensellik Anlayışı:
“72 millet” ya da “72 halk” inancı, insanlığın köken itibarıyla farklı kavimlere ve etnik topluluklara ayrıldığını ifade eden kadim bir anlayışa dayanır. Ancak bu sayı, kesin bir etnolojik sınıflandırmadan ziyade, evrensel çeşitliliğin ve farklılık içinde birliğin simgesel bir ifadesidir. Bu bağlamda 72 sayısı, tüm insan topluluklarını kapsayan bütünsel bir temsile dönüşerek, söz konusu inanç sistemlerinin evrenselci bakış açısını yansıtır.
Ezidi inancında “72 halk”, Tanrı’nın iradesiyle yaratılmış tüm insan topluluklarının varoluşsal meşruiyetini simgeler. Her topluluk, kutsal bir iradenin yansıması olarak kabul edilir. Bu yaklaşım, farklılıkları dışlamayan, bilakis kutsayan bir anlayışın göstergesidir.
Yarsan öğretisinde ise “72 millet” kavramı, dünyevi görünümlerdeki çeşitliliğe rağmen varlığın temelinde yer alan ilahi cevher fikriyle doğrudan ilişkilidir. Yarsan kozmolojisine göre her insan, özü itibarıyla aynı kutsal cevherin tezahürüdür. Dolayısıyla etnik, dilsel ya da dini farklılıklar, sadece yüzeysel ayrımlardır; hakikatte tüm insanlık bir ve aynıdır. Bu yaklaşım, bireyin içsel yolculuğunda öze dönüşü ve ilahi birliği kavrayışı açısından temel bir öğedir.
Ra-Haq (Alevi) öğretisinde de benzer şekilde, “72 millet” kavramı insanlığın ortak özünü temsil eder. İnanç, dil ya da coğrafya gibi görünen farklar, hakikatte birliğe engel oluşturmaz. “72 millet bir candır” anlayışı, bu birliğin özlü bir ifadesidir. Bu düşünce sistemi, insanı varoluşun merkezine alır ve tüm insanlığı aynı hakikatin farklı yansımaları olarak görür.
“72 millet” inancı; Ezidilik, Yarsanlık ve Alevilik gibi Yezdâni, sadece toplumsal çeşitliliğe değil, aynı zamanda bu çeşitliliğin ardındaki ilahi birliğe işaret eder. Özellikle Yarsan öğretisindeki ciltan anlayışı, farklı görünümler içinde tecelli eden tek bir hakikate olan inancı yansıtarak, bu evrenselci perspektifin felsefi temelini oluşturur.
Sayıların ve Kırkların Mistik Anlamı: Yezdânî Geleneklerde Ruhsal Derinlik:
Yezdânî düşünce sistemlerinde üç (3) ve beş (5) gibi sayılar, yer yer ruhsal mertebeleri, kutsal bütünlükleri ya da kozmik düzeni simgeleyen öğelere dönüşür. Yezdânî yolları ve çeşitli tarikat geleneklerinde ise belirli sayıların, özellikle kutsal liderlik ve azizlik makamlarıyla ilişkilendirilmesi dikkat çeker. “12 rehber” ya da “14 masum” gibi ifadeler, bu sayıların yalnızca nicel değil, niteliksel bir anlam taşıdığını ortaya koyar.
Yezidilik, Ra-Haq (Alevilik) ve Yarsanîlik pratiklerinde de 40 sayısı özel bir mistik ve sembolik önem taşır. Kırk gün orucu, 40 makam, Kırklar Cemi ya da 40 derviş gibi anlatılar ve ritüeller aracılığıyla bu sayı, arınmayı, manevi olgunlaşmayı ve ruhsal dayanıklılığı sembolize eder.
Yarsanîlik bağlamında 40 sayısının anlamı, yalnızca ritüel pratikle sınırlı kalmaz; bu sayı aynı zamanda bireyin içsel yolculuğunda ulaştığı ruhsal mertebelerin, ilahi öz (Çıltan) ile yeniden birleşme sürecinin alegorik bir göstergesi olarak da okunabilir. Yarsan kozmolojisinde her varlık, Çıltan adını taşıyan kutsal cevherin bir yansımasıdır. “Kırklar”, bu cevheri idrak etmiş, dünyevi suretlerin ötesindeki hakikate ulaşmış olanlardır. Bu bağlamda, 40 sayısı sadece bir rakam değil, Çıltan’ın tezahürüne ulaşan ruhların kolektif varlığının sembolüdür.
Dolayısıyla Yezdânî geleneklerde sayıların sembolik anlamları, topluluk hafızasında ve mistik anlatılarda yalnızca kültürel bir miras değil; aynı zamanda bireysel ve kolektif olarak ilahi hakikate yönelimin derin göstergeleri olarak varlık bulur.
Med Krallığında Magların Rolü
M.Ö. 9. Yüzyılda Medlerin yerleşim alanları İran'ın batısı ve Zagros Dağları çevresidir. Medler, zamanla büyük bir güç haline gelerek geniş topraklara hükmeden güçlü bir imparatorluk kurmuş ve tarih sahnesinde etkili bir halk olarak yükselmiştir. Onların yönetiminde Maglar, yalnızca din adamları olarak değil, aynı zamanda siyasi danışmanlar ve yönetici elitler olarak da etkili oldular.
a) Kraliyet Sarayındaki Etkileri
Maglar, Med krallarına danışmanlık yaparak kraliyet kararlarında büyük bir rol oynadılar. Med Krallığı'nın dini ve politik sisteminde, hükümdarın tanrısal bir meşruiyete sahip olduğu inancı hakimdi ve bu meşruiyeti sağlayanlar Maglardı. Kralın tahta çıkma törenlerinde ve yönetiminde dini ritüelleri yöneten Maglar, kralın otoritesinin kutsal bir temele dayanmasını sağladılar
b) Dinî ve Siyasi Meşruiyet
Medler döneminde Maglar, Yezdânîliğin ilk dönemlerine ait dini kuralları koruyarak yönetimde dini bir çerçeve oluşturdular. Med hükümdarları, dini ritüelleri Magların gözetiminde yerine getirerek halkın ve asillerin desteğini sağlamaya çalıştı. Bu da Magların otoritesini pekiştirdi.
c) Kehanet ve Astroloji
Maglar, gökyüzü hareketlerini inceleyerek kehanetlerde bulunuyorlardı. Bu kehanetler, savaş kararlarından kraliyet evliliklerine kadar birçok konuda belirleyici bir faktör oluyordu. Med kralları, Magların tavsiyelerini dikkate alarak politik stratejilerini şekillendirdi.
Yezdânîliğin Tarihsel Süreçteki Dönüşümleri
Antik çağlardan günümüze kadar bize Yezdânîliğin üç kolu ulaşabilmiştir. Bunlar günümüzdeki Yezidilik, Yarsanlar, Alevilik (Rêya-Haq), buradaki Haq tan kasıt ‘’Evrensel Ruh’’a tekabül etmektedir (Izady).
Yezdânîlik, Kürtlerin tarihsel belleğinde yer edinmiş, kökleri kadim İranî dinî geleneklere dayanan, özgün bir inanç ve düşünce sistemidir. Yezidîlik, Re/Ra Haq ve Ehli Haq (Yârsânîlik) gibi mezhebi/kültürel görünümleriyle günümüzde varlığını sürdüren Yezdânîlik, evrenin ve insanın kökenine dair yüksek metafizik bir anlayış barındırır. Bu inanç sisteminde, insan ruhunun kutsal ve evrensel bir ışıktan yaratıldığı kabul edilir. Işık burada yalnızca fiziksel bir olgu değil, varoluşun özüdür; ilahi kaynağın, yani Yezdân’ın ta kendisinin tezahürüdür.
Yezdânîlik’te ruhun ölümsüzlüğü ve onun fiziksel varoluştan bağımsızlığı temel ilkelerden biridir. Ruh, Yezdânî kozmogoniye göre, ezelî ve ebedî bir nurdan (çoğu metinde Ronahî ya da Nûrê Azadî olarak adlandırılır) meydana gelmiştir. Bu nur, Tanrısal özden gelen bir hakikattir ve maddi beden yalnızca geçici bir kabuktur. İnsan bu nedenle yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda Tanrısal bir cevheri taşıyan kozmik bir varlıktır. Bu anlayış, Yezidî Qewl (ilahi metinleri) ve Yârsânî Kelamlarda, Alevi şiir ve ilahilerinde de sıkça vurgulanan bir temadır (bkz. Kreyenbroek, 1995; Minorsky, 1920).
Yezdânî inançta Tanrı:
1-Her şeyin yaratıcısıdır.
2-Ama doğrudan dünya işlerine karışmaz.
3-Bunun yerine, evrenin düzenini koruması için “aracı kutsal varlıklar” yaratır.
4-Yezîdîlikte bu rolü üstlenen yedi melekten en önemlisi: Melekê Tavûs’tur. Alevilikte Haq tır veya Hızır olarakta da tecelli eder, Yarsanlıkta ise yine Haq tır Sultan Sahak biçiminde tezahür eder.
5-O, Tanrı’nın yerine dünyayı düzenler, denetler ve insanların kaderinde rol oynar.
Bu da Yezdânî geleneğin evrimidir:
Tanrı + Kutsal Aracılar + Kozmik Denge.
Melekê Tavûs, bu denklemde merkezi figürdür.
Yezdânî kozmolojide iyi ve kötü, ışık ve karanlık arasındaki mücadele, dışsal bir düalizmden ziyade içkin bir dönüşüm süreci olarak ele alınır. Yani ışığın karanlıkla çatışması değil, karanlığın ışıkla arınması esastır. Bu yönüyle Maniheist anlayışla benzerlik kurmak mümkünse de, Yezdânîlik’te ontolojik ayrımlar nihai değildir; her şey Tanrısal olanın farklı dereceleridir. Ruh, dünyevî varlıklar içinde sınanmakta ve kendi özüne, yani Yezdân’a geri dönme çabası içindedir. Bu soteriyolojik döngü, reenkarnasyon inancıyla da desteklenir; ruh, kemale erene kadar çeşitli bedenlerde yeryüzünde dolaşır (Hamzeh’ee, 1990).
Yezdânîlik’in bu ruh merkezli metafiziği, tarihsel olarak Medo-Aryan düşünce sistemleriyle ortak bir felsefî zemin paylaşmaktadır. Örneğin Zerdüştlük’teki urvan (ruh) kavramı ve onun Ahura Mazda’ya dönüş yolculuğu, Yezdânîliğin içkinlik ilkesiyle kesişir. Ancak Yezdânîlik, Zerdüştlük’ten farklı olarak merkezi otorite ya da kodifiye edilmiş dogmatik bir yapıdan uzak, mistik ve şiirsel bir anlatım biçimiyle aktarılmıştır (Zaehner, 1961). Bu nedenle Yezdânî metinleri genellikle sözlü kültür aracılığıyla kuşaktan kuşağa iletilmiş, ruhsal aydınlanmayı ön planda tutan semboller ve alegorilerle bezenmiştir.
Modern felsefi bağlamda değerlendirildiğinde, Yezdânî düşünce sistemi ile Platon’un idealar kuramı arasında belirli benzerlikler kurulabilir. Ruhun idealar âlemine ait olduğu ve bedenin bu hakikatten bir uzaklık oluşturduğu düşüncesi, Yezdânîliğin nûrî hakikat vurgusuyla örtüşmektedir (Platon, Phaedo, 80a–84b). Ancak Platoncu düalizm, ruh ile beden arasında keskin bir ayrım yaparken, Yezdânîlik’te bu ikilik daha çok bir arınma ve dönüşüm süreci olarak yorumlanır.
Yezdânî inancı, tarih boyunca farklı dönemlerde değişimler geçirmiştir. Bu dönüşümler, bazen diğer inanç sistemleriyle sentezlenerek yeni biçimler almasına neden olmuştur. Örneğin, Yezdânî inançlarının bir kısmı Zerdüştlük ile bütünleşerek evrensel ışık konseptini Ahura Mazda formunda somutlaştırmıştır. Benzer şekilde, Mitraizm’de güneşin kutsanması ve bir ışık kaynağı olarak görülmesi, Yezdânîlik’ten esinlenen bir unsur olarak değerlendirilir.
Yezdânîlik ve o geleneğin bir kolu olan Maniheizm de, zıtların birliği olan bir inanç sistemine sahiptir ve iyi ile kötü arasındaki mücadeleyi merkeze alır. Işık ve Karanlıklar dünyası sürekli bir mücadele içindedirler. Işığı kutsal kabul ederler ve gnostik bilgi ve öğretiler içerirler. Zerdüşte, Budaya, ve İsaya saygı duyarlar. Ve ruh göçüne reinkarnationa inanırlar. Doğa, özellikle dağlar, su ve güneş kutsal kabul edilir. Maniheizm’de et tüketimi yasakken, Yezdânî dinlerinde belirli kısıtlamalar vardır. Her ikisinde de melekler ve kutsal varlıklar önemli bir rol oynar.
Maniheizm ile Yezdânî İnanç Sistemleri Arasındaki
Ontolojik ve Epistemolojik Ortaklık
Maniheizm ve Yezdânî gelenek (örneğin Yâresânîlik, Êzîdîlik, Alevîlik) tarihsel olarak farklı coğrafyalarda ve dönemlerde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, temel metafizik ve kozmolojik yaklaşımları bakımından dikkate değer benzerlikler taşımaktadır. Bu benzerlikler, yalnızca sembolik veya ritüel düzeyde değil, daha derin bir düzlemde – ontolojik ve epistemolojik bağlamda – örtüşmektedir.
Her iki inanç sisteminde de evrenin yapısı, zıtların birliği üzerinden tanımlanır: ışık-karanlık, ruh-beden, bilgi-cehalet, hakikat-yanılsama gibi karşıtlıklar temel belirleyicilerdir. Maniheist kozmolojide evren, Işık Alemi ve Karanlıklar Alemi olmak üzere iki ayrı varlık alanına ayrılır. İnsan ruhu, Işık Alemi’ne ait olup maddi bedene hapsolmuştur; kurtuluş ise bu nurani özün yeniden kaynağına dönmesiyle mümkündür (Tardieu, 2009; Gardner, 1995). Benzer şekilde, Yezdânî gelenekte de insanın ilahi nurdan yaratıldığı, ancak maddi dünyaya düşerek asli saflığını kaybettiği kabul edilir. Bu anlayışta da kurtuluş, ruhsal arınma ve içsel aydınlanma yoluyla gerçekleşir (Kreyenbroek, 1995; Öztoprak, 2022).
Epistemolojik düzeyde ise her iki gelenekte hakikatin yalnızca duyularla değil, içsel sezgi ve ruhsal hazırlık aracılığıyla kavranabileceği vurgulanır. Bu durum, bilgiyi akıl yürütme veya dışsal otoritelerden çok, bireysel aydınlanma ve içsel keşif süreciyle ilişkilendirir. Özellikle "nur" ve "ışık" metaforları her iki gelenekte de hem varlık hem de bilgi düzleminde temel bir unsur olarak öne çıkar.
Maniheist öğretinin kozmolojik ve soteriyolojik yapısı ile Yezdânî geleneklerin inanç sistemi arasında yalnızca tematik değil, yapısal ve doktrinel bir yakınlık mevcuttur.
Mani'nin kaleme aldığı metinlerde sıkça rastlanan temalar arasında "nur", "ışık", "arınmış ruh" ve "karanlıkla karışan ruhlara yol gösterme" gibi ifadeler yer almaktadır. Bu semboller, Yezdânî inanç sisteminin temel metaforlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu paralelliği ortaya koymak adına aşağıda Mani’ye atfedilen bazı sözlere bakalım:
“Ben, Işık Krallığı’ndan gönderildim; bedenler birer zindandır ve ruhlarımızı karanlık içinde tutsak eder.”(Kephalaia of the Teacher)
Sasaniler döneminde sosyal eşitsizliğe karşı çıkan Mazdekiler ve onun takiçileri olan Hürremiler ve Karmatiler de Yezdânîliğin Sasaniler dönemine tekabül eden alt kollarıdır. Mazdek, Yezdânîlik-Maniheizm çizgisinden gelen ruhani öğretileri sosyal adalet felsefesiyle birleştirerek Yezidilik, Ra-Haq ve Yarsanlar için bir geçiş köprüsü oluşturmuştur.
Yezdânîlik’in en bozulmamış formları günümüzde Yezidîlik, Rê Haq veya Ra Haq, ve Yarsanlık gibi kolları tarafından yaşatılmaktadır. Yezdânîliğin bu kolları, tarih boyunca çeşitli siyasi ve toplumsal baskılara maruz kalmış, ancak inançlarını büyük ölçüde koruyarak günümüze ulaştırmışlardır. Şerafeddin Bitlisi, Kürtlerin en eski dininin Yezdânîlik olduğunu belirterek bu inancın köklü geçmişine de dikkat çekmektedir.(Izady)
Herodot, "Tarih" adlı eserinde, I. Darius’un (M.Ö. 522-486) tahta geçiş sürecinde yaşanan olayları anlatırken, Mag katliamından da bahseder.
Herodot, bu olayı şu şekilde anlatır:
"Oroites öldürüldüğünde ve Samiramis ile Kilikyalılar vergilerini ödediklerinde, Maglar Darius ve kafadarları tarafından katledildi. Halk, Magların öldürüldüğünü duyduğunda büyük bir sevinçle bu günü bayram olarak kutladı ve Persler yıllarca her yıl ‘Magophonia’ adı verilen bu günü kutlamaya devam ettiler." (Herodot, Tarih, 3.79)
Bu olayın ardından hayatta kalan Maglar, büyük bir korku içinde Medya topraklarından kaçmak zorunda kaldılar. Ekbatan, Babil, Ninovanın magları özellikle Anadolu, İyonya ya, oradan da Yunan adalarına ve Atina gibi bölgelere yöneldikleri söylenir. Maglar yalnızca dini ritüelleri değil, aynı zamanda astroloji, simya ve bazı gizli bilgileri de beraberlerinde Batı’ya taşıdılar.
Bu göç dalgası, ilerleyen dönemlerde Yunan felsefesi ve bilimi üzerinde önemli bir etki yaratmış olabilir. İranlı düşünür Ali Şeriati de bu konuda şunları yazar:
"Yunan medeniyeti de hicret eden Kürtler’in kurduğu bir medeniyettir. Kürtlerin Yunan’a gitmeleri ile başlamıştır. Hepsinden önemlisi ve açıkçası çağdaş Amerikan medeniyetidir. Çok ilginçtir, hiçbir zaman Dicle ve Fırat arasındaki yörede Beynen Nehreyn'den Batı söz etmiyor. Çünkü bundan söz ederse geliştirdiği bütün nazariye bir anda boşa çıkacaktır. Oysa bütüncü bir gelişme seyri vardır. Daha önce dediğimiz gibi Yunan medeniyetinin kaynağı Kürtlere dayanır. Kürtler iki nehir arasında yaşamaktadır. Mezopotamya, dünyanın kültür, medeniyet ve felsefenin merkezidir. Riyazî bilimlerin ilk gelişme gösterdiği yer bu iki nehir arası bölgedir." (Ali Şeriati "Medeniyet ve Modernizm")
Bu bağlamda, Magların sahip oldukları bilgi birikiminin Yunan dünyasında yankı bulduğu ve özellikle gizemci öğretiler, astroloji ve simya gibi alanlarda derin izler bıraktığı söylenebilir. Antik Yunan’da Pisagorcu okulun bazı öğretilerinin Doğu kökenli olduğu ve Pisagor’un da Doğu’ya yaptığı seyahatlerden etkilendiği iddia edilir.
Magların Anadolu ve Yunan dünyasında yayılmaları, Helenistik dönemde Hermetizm ve Gnostisizm gibi öğretilerin ortaya çıkmasında da etkili olmuş olabilir. Böylece Magların taşıdığı bilgiler, sadece Medo-Aryan İmparatorluğu içinde değil, Batı dünyasında da köklü bir miras bırakmıştır.
Medyalı Magların diğer Kültürlere etkisi:
Medyalı Maglar, Helenistik ve Roma medeniyetlerine felsefi, dini ve bilimsel alanlarda önemli etkiler bırakmıştır. Helenistik dönemde felsefi ve bilimsel gelişmelere katkı sağlarken, Roma döneminde dini kültler ve mistik gelenekler üzerinde belirleyici olmuşlardır. Astroloji, Hermetizm, Mithraizm ve Platoncu düşünce üzerindeki etkileri, Batı düşünce tarihinde kalıcı izler bırakmış ve Med-Aryan bilgeliğini bu uygarlıkların temel taşlarından biri haline getirmiştir.
Büyük İskender'in Medo-Aryan imparatorluğunu fethi, Helenistik Dönem'i başlatarak Batı ile Doğu kültürlerinin karışımına neden oldu. Medyalı Maglar, bu süreçte Yunan filozofları ve bilgeleriyle bilgi alışverişinde bulunarak Helenistik düşünce yapısının gelişiminde rol oynadı.
Helenistik Yunan Kültürüne Etkileri
Hermetizm ve Mistisizm: Medyalı Magların mistik gelenekleri ve bilgelik sistemleri, Helenistik Hermetizm akımının oluşmasında etkili oldu. Hermes Trismegistus olarak bilinen mistik figürün fikirleri, Med düşüncesinin Helenistik yorumlarıyla birleşerek yeni bir felsefi ve dini sentez yarattı.
Platonizm ve Pythagorasçılık:
Platon ve Pythagoras'ın metafizik görüşleri, Medyali Magların ruhun ölümden sonra yaşamı ve kozmik düzenle ilgili öğretilerinden etkilenmiştir. Med-Yezdân felsefesi (iyi-kötü, ışık-karanlık) bu filozofların düşünce sistemlerinde yankı bulmuştur.
Astroloji ve Astronomi:
Maglar, astrolojinin ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadı. Helenistik Dönem'de Babil ve Mezopotamya astrolojisi, Yunan matematiğiyle birleşerek Batlamyus'un astrolojik görüşlerinin temelini oluşturdu.
Medo-Aryan Geleneğin Roma’ya Etkisi
Mithraizm, kökeni Eski Med coğrafyasına dayanan ve zamanla Roma İmparatorluğu’nda yaygınlık kazanan batıni bir inanç sistemidir. Bu dini gelenekte Mithra, Güneş Tanrısı olarak yüceltilmiş; kozmik ışığın, hakikatin ve düzenin sembolü olarak kabul edilmiştir. Mithra inancı, yalnızca bir güneş kültü olmanın ötesinde, evrensel iyilik-kötülük mücadelesini merkeze alan dualist bir dünya görüşü sunmuştur.
Bu inanç sisteminin şekillenmesinde, Medo-Aryan kökenli rahip sınıfı olan Maglar önemli bir rol oynamıştır. Maglar, astrolojik bilgiye dayanan ritüelleri, kozmik uyum ve ruhun arınması anlayışını Mithraik tapınma biçimlerine entegre etmişlerdir. Mithraizm'in Roma dünyasında gizem dini (misteryokült) olarak benimsenmesinde bu mistik ve sembolik öğelerin etkisi büyüktür. Ritüellerin doğrudan öğretimden ziyade inisiyasyon yoluyla aktarılması, bu dini Batıni bir gelenek haline getirmiştir.
Roma döneminde Mithra tapınakları (Mithraeum) genellikle yeraltına inşa edilmiş ve gizli topluluklar tarafından kullanılmıştır. Bu gizlilik, Mithraik öğretinin yalnızca seçilmiş kişilere açıklanması gerektiği inancından kaynaklanmaktaydı. Özellikle Roma lejyonları ve askerî sınıf arasında yaygın olan Mithraizm, disiplin, sadakat ve kozmik düzene bağlılık gibi erdemleri yüceltmesi nedeniyle askerî ethosla uyum sağlamıştır. Bu yönüyle Mithra kültü, Roma İmparatorluğu'nun sonuna dek etkisini korumuştur.
Magların dini pratiği, yalnızca Mithraizm ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda Roma’daki diğer gizem dinlerini de etkilemiştir. İsis Kültü gibi diğer misteryokültlerde görülen inisiyatik ritüeller, sembolik ölüm ve yeniden doğum gibi temalar, Med-Aryan mistisizmiyle paralellikler taşır. Böylece Mag geleneği, Roma'nın dinsel ortamında şekillendirici bir unsur hâline gelmiştir.
Bunun yanı sıra, Magların kozmolojik ve ahlaki anlayışları Stoacı felsefe üzerinde de etkili olmuştur. Stoacı düşünürler —özellikle Seneca ve Marcus Aurelius— evrensel akıl (logos), kozmik düzen (ordo) ve ruhun tekâmülü gibi kavramlarda Medo-Aryan kaynaklı mistik düşüncelerden izler taşımaktadır. Ruhun yücelmesi, içsel disiplin ve evrenle uyum hâlinde yaşama fikri, Stoacı etik ile Magların kozmik ahlak anlayışı arasında kavramsal benzerlikler kurulmasına imkân vermektedir.
Temel Teolojik Ayrışma:
Işık ve Toprak Arasındaki Farklılık
Yezdânîlik ve günümüzdeki takipçileri olan Yarsanizm, Yezidîlik, Rê/Ra Haq (Aleviler), insanın ilahi ve evrensel bir ışık kaynağından yaratıldığına inanır.
Yezdânîliğin Kozmolojisi: İnsan, Işık ve Ruhun Döngüsü
Yezdânîlik inancı, evrenin ve insanın yaratılışını saf nurdan, yani ışıktan türeyen bir süreç olarak görür. Bu anlayışa göre Yezdân (Tanrı), mutlak varlık ve saf iyiliktir; tüm kainat, onun nurunun bir yansıması olarak var olmuştur. Evren, ışık ve karanlığın, iyilik ve kötülüğün mücadelesinden doğmuştur. Ancak bu iki güç mutlak eşitlik içinde değildir; ışık, hakikatin ve varoluşun temelidir, karanlık ise yalnızca ışığın yokluğudur.
İnsanın Işıktan Yaratılışı
Yezdânîlik kozmolojisinde insan, diğer maddi varlıklardan farklı olarak doğrudan nurlu âlemden türemiştir. İlk insan, ilahi ışığın bir kıvılcımıyla yaratılmış, onun ruhu Yezdân’ın nurundan bir parça taşımaktadır. Bu nedenle insan, özünde saf ve kutsaldır; ancak maddi dünyada karanlığın etkisine maruz kalır. Beden, ruhun geçici bir kabı olup insanın dünya üzerindeki deneyimlerini yaşaması için gereklidir.
Ruh, ışığın bir parçası olduğu için ölümsüzdür. Maddi bedenden ayrıldığında yok olmaz, bilakis kendi yolculuğuna devam eder. Bu süreç, ruhun Zanî Reînkarnatîon veya Rêya dûr û drej (ruh döngüsü) olarak adlandırılan ilahi döngüde olgunlaşmasını sağlar.
Ruhun Döngüsü ve Zanî Reînkarnatîon
"Zanî"veya „Zana“ kelimesi Kürtçede "bilgi", "bilgelik" veya "bilinç" anlamına gelir. Aynı zamanda "zihin" veya "idrak" ile de bağlantılıdır. Yezdânîlik inancında "Zanî Reînkarnatîon" terimi, ruhun bilinçli bir şekilde tekrar doğuşunu ve tekâmül sürecini ifade edebilir. Yani bu kavram, sadece fiziksel bir yeniden doğuş değil, aynı zamanda ruhsal bir olgunlaşma ve bilgelik kazanma sürecini de içerir.
Yezdânîlik’te reenkarnasyon, ruhun tekâmül etmesi için sürekli bir öğrenme süreci olarak görülür. Bir ruh, fiziksel dünyada edindiği deneyimler ve yaptığı seçimler doğrultusunda bir sonraki hayatında farklı bir bedenle yeniden doğar. Bu döngü, ruhun nuruna sadık kalıp kalmadığına göre şekillenir:
Ancak bu döngü sonsuz değildir. Ruh, yeterince olgunlaştığında, tüm dünyevi bağlarını ve karanlığın etkilerini geride bırakarak Yezdân’ın nuruna yeniden kavuşur. Bu aşama, ruhun tamamlanması ve artık fiziksel dünyaya dönmesine gerek kalmaması anlamına gelir.
Yezdânîlikte, dünya yalnızca bir sınav alanıdır ve maddi yaşam geçicidir. İnsan, her yaşamında bilgelik ve erdem kazandıkça ilahi ışığa yaklaşır. En sonunda, bütünleşmiş ruhlar Büyük Nur’a geri döner ve sonsuz huzura kavuşur.
Yezdânîliğin kozmolojisi, insanın yaratılışını ve ruhun yolculuğunu ışık temelli bir anlayışla açıklar. Ruh, Yezdân’dan gelen bir parçadır ve dünyadaki deneyimleriyle olgunlaşarak asıl kaynağına döner. Bu süreç, bireyin kendi öz ışığını keşfetmesini ve kötülükten arınmasını amaçlar. Ruh, maddi evrene bağımlı değil, bilakis onun ötesinde var olan bir enerji formudur. Böylece, ölüm yalnızca fiziksel bir son değil, ruhun bir sonraki evresine geçişidir.
Bu anlayış, Medo-Aryan düşünce geleneğiyle de benzer bir çerçevede değerlendirilmiş ve insanın fiziksel bedeni aşan bir varoluşa sahip olduğu fikrini desteklemiştir (Zaehner, 1961, The Dawn and Twilight of Zoroastrianism).
Buna karşılık, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi Semitik dinlerde insanın topraktan veya çamurdan yaratıldığı kabul edilmektedir.
Eski Ahit'teki "İnsan topraktandır ve tekrar toprağa dönecektir" (Vaiz 3:20) öğretisiyle doğrudan ilişkilidir.
Bu kozmogonik anlatı, insanın fiziksel ve maddi varlığına vurgu yaparak, onun ilahi iradenin bir eseri olduğunu ve Tanrı tarafından şekillendirildiğini öne sürmektedir. Semitik dinlerde insan, ilahi bir planın parçası olarak topraktan yaratılmış ve Tanrı’nın ona ruh üflemesiyle hayata kavuşmuştur. Bu anlayış, insanı hem dünyevi hem de uhrevi bir varlık olarak konumlandırırken, bireyin ilahi iradeye tabi olduğu fikrini pekiştirmektedir.
Öte yandan, Yezdânî kozmolojisi insanın yaratılışına dair farklı bir ontolojik çerçeve sunmaktadır. Bu inanca göre insan, maddi unsurlardan ziyade kutsal ve evrensel bir ışıktan türemiştir. Ruhun ilahi kaynağa ait olduğu ve fiziksel varoluşun ötesinde, ezeli ve ebedi bir doğaya sahip olduğu kabul edilmektedir. Bu bağlamda, Yezdânî inancı, ruhun ölümsüzlüğünü ve madde dünyasına olan bağımlılığının sınırlı olduğunu vurgulamaktadır. Platoncu idealizm ve Maniheist öğretiyle de benzerlik gösteren bu anlayış, ruh ile madde arasında kesin bir ayrım yaparak insanı ışık ve hakikatin bir yansıması olarak ele almaktadır.
Bu temel ontolojik farklılık, yalnızca teolojik boyutta kalmayıp, kültürlerin insan doğasına, bireyin evrendeki yerine ve insan ilişkilerine bakışını da derinden şekillendirmiştir. Semitik geleneklerde insan, Tanrı’nın bir eseri ve yeryüzündeki halifesi olarak görülürken, Yezdânî kozmolojisinde insan, ilahi ışığın bir tezahürü ve ruhsal bir varlık olarak değerlendirilmiştir. Bu ayrışma, epistemolojik ve etik yaklaşımlarda da belirgin farklılıklar doğurmuş; Klasik semitik dinlerde Tanrı, mutlak otorite ve mutlak kudret sahibidir. İnsan ise ona bağımlı bir kuldur. Burada Tanrı, mutlak Efendi, insan ise köle konumundadır. Kul, varoluşunun anlamını Tanrı’nın iradesine boyun eğerek bulur. Semitik gelenekler insanın dünyevi sorumluluklarını, ibadet ve kulluk bilincini öne çıkarırken, Yezdânî düşünce insanın özünde kutsal bir cevher taşıdığını ve hakikate ulaşma sürecinde ruhani bir yolculuk içinde olduğunu vurgulamıştır.
Bu farklı teolojik perspektifler, tarihsel süreçte toplumların insan ilişkileri, ahlaki değerleri ve toplumsal yapılarına da yansımıştır. Semitik gelenekler, insanın ilahi buyruğa bağlılığını ve toplumsal düzenin bu çerçevede şekillendirilmesini önemserken, Yezdânî inanç sistemleri bireyin ruhsal özgürlüğüne ve içsel aydınlanmasına daha fazla vurgu yapmıştır. Böylece, insan doğasının nasıl kavrandığına dair bu temel ayrışma, yalnızca metafizik bir mesele olarak kalmayıp, tarih boyunca farklı medeniyetlerin değer sistemlerini, toplumsal düzenlerini ve bireyin kutsallıkla olan ilişkisini biçimlendiren önemli bir faktör haline gelmiştir.
Yahudi İnancında Medo-Aryan Etkileri:
Yahudiler, M.Ö. 586 yılında Babil Kralı II. Nebukadnezar tarafından Yerüşsalimin yıkılmasının ardından Babil’e sürgün edilmiştir. Bu süreçte Babil’in dinî ve bilimsel gelenekleriyle temas kurmuş, özellikle Magların ritüelleri ve bilgi sistemlerinden etkilenmişlerdir.
Babil'deki Yezdânî Etkisi
M.Ö. 539 yılında Med Kralı Büyük Kureş‘in Babil’i fethetmesiyle Yahudiler Yerüşsalime ata topraklarına geri dönme fırsatı bulmuştur. Ancak sürgün sürecinde, Medo-Aryan inanç sistemleriyle iç içe geçmiş ve Yezdânî düşüncenin çeşitli unsurlarını benimsemişlerdir. Özellikle Magların yönlendirdiği düşünce yapısı, yani iyi ve kötü mücadelesine dayalı dünya görüşü, Yahudi eskatolojisi üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bu dönemde Yahudi mistik öğretilerinde melekler ve şeytan kavramları daha belirgin hale gelmiş, ruhsal varlıklar arasındaki karşıtlık fikri güçlenmiştir.
Yahudilik ve Yezdânîlik Arasındaki
Teolojik ve Ritüel Benzerlikler
1.Kurban Ritüelleri ve Tapınak Hizmetleri
Yahudilikte, Levililer tapınakta Tanrı’ya hayvan kurbanları sunarak ibadet etmekteydi. Benzer şekilde, Yezdânîlik’te rahipler, kutsal ateş tapınaklarında tanrısal güçlere sunular vererek dini törenler icra etmekteydi. Yahudi geleneğindeki kurban uygulamaları, Med kültüründeki ateş aracılığıyla sunu yapma geleneği ile benzerlik göstermektedir.
2. Saflık ve Arınma Kuralları
Yahudi Levilileri, hem fiziksel hem de ruhsal saflığı korumak amacıyla ritüel yıkanma kurallarına (mikve) riayet etmekteydi. Aynı şekilde, Yezdânî rahipleri de bedensel ve ruhsal arınmaya büyük önem vermekte ve belirli saflık kurallarına uymak zorundaydı. Her iki inanç sisteminde de kan, leş ve bazı hayvansal ürünler manevi olarak necis (kirli) kabul edilmekteydi.
3. Mistik Bilgi ve Gizli Öğretiler
Yahudi geleneğinde, Levililer yalnızca kendilerinin bildiği kutsal duaları ve ritüelleri yerine getirme yetkisine sahipti. Benzer şekilde, Yezdânîlik’te rahipler batıni bilgiye sahip özel bir sınıf olarak görülmekteydi. Bu bağlamda, her iki gelenekte de din adamlarının toplumun geri kalanına kıyasla özel bir bilgiyi koruduğu ve aktardığı dikkat çekmektedir.
4. Diyet Kuralları ve Kaşrut ile Olan Bağlantı
Yahudi Levilileri, Tevrat’ta yer alan Kaşrut kurallarına (belirli hayvanların tüketilmemesi, et ve süt ürünlerinin ayrılması vb.) uymak zorundaydı. Benzer şekilde, Yezdânîlik’te de bazı hayvanların kutsal kabul edilmesi nedeniyle tüketilmesinin yasak olduğu kurallar mevcuttu. Yahudi diyet yasaları ile Yezdânîlik’teki beslenme kuralları arasında, helal ve haram ayrımına benzer bir yapı olduğu görülmektedir.
Yahudilik ve Yezdânîlik arasında, özellikle ruhban sınıfının yapısı, kurban ritüelleri, saflık kuralları, mistik öğretiler ve diyet yasaları gibi alanlarda belirgin benzerlikler bulunmaktadır. Yahudilerin Babil sürgünü sırasında Medo-Aryan ve Yezdânî inanç sistemleriyle temas etmesi, Yahudi teolojisi ve ritüellerinde çeşitli dönüşümlere yol açmış, özellikle eskatolojik düşünce ve melek-şeytan dualizmi gibi unsurların gelişiminde etkili olmuştur.
Üç Kutsal Mag ve Hz. İsa’nın Doğum Kehanetleri:
Medyalı Maglar arasında, Üç Kutsal Mag olarak bilinen bilginler, astronomi ve astroloji alanındaki derin bilgileri sayesinde Hz. İsa’nın doğumunu önceden haber veren kehanetleriyle tanınmaktadır. Bu Maglar, göksel hareketleri inceleyerek Bethlehem Yıldızını takip etmiş ve Kudüs’e ulaşmıştır. Matta İncili’ne (Matta 2:2) göre, Kudüs’e vardıklarında şu soruyu sormuşlardır:
“Yahudilerin Kralı olarak doğan kişi nerede? Çünkü doğuda onun yıldızını gördük ve ona tapınmaya geldik.” (Matta 2:2)
Yıldız Kehaneti ve Kutsal Bilgeler:
Medyali Maglar, gökyüzündeki değişimleri inceleyerek büyük liderlerin doğumunu önceden tahmin edebilme yetisine sahipti. Yezdânî gelenekte de göksel işaretler kutsal olayların habercisi olarak kabul edilmekteydi. Hz. İsa’nın doğumunu müjdeleyen parlak yıldız, bu kozmolojik anlayışın bir yansıması olarak görülmüştür.
Bu bilginler yalnızca astronomi alanında değil, aynı zamanda kehanet ve mistik öğretiler konusunda da derin bilgiye sahipti. Antik Doğu’nun kutsal metinlerinde, büyük bir peygamberin doğacağına dair kehanetlerin yer aldığı bilinmektedir. Magların bu bilgiyi yalnızca astronomik gözlemlerle değil, aynı zamanda Medo-Aryan mistik geleneği ile de doğruladıkları anlaşılmaktadır.
Magların Sunduğu Hediyeler ve Anlamları:
Maglar, Hz. İsa’ya üç önemli hediye sunmuştur: altın, günnük ve mür. Bu hediyeler, Yezdânî gelenekte özel anlamlar taşımakta olup, sembolik değerleri şu şekilde açıklanmaktadır:
· Altın: Kraliyet ve ilahi hükmün sembolü olarak sunulmuştur.
· Günnük: Ruhsal arınma ve Tanrı'ya adanmışlığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Reçinemsi bir madde olan günnük, tütsü olarak dini ritüellerde kullanılmakta ve kutsal sayılmaktaydı.
· Mür: Ölüm, ruhsal ölümsüzlük ve acının temsilidir. Aynı zamanda tıbbi amaçlarla kullanılan aromatik bir reçine olup, cesetlerin korunmasında da kullanılmaktaydı.
Magların bu kehanetleri, göksel gözlemler ile mistik öğretilerin birleşiminden meydana gelmiştir. Yezdânî kozmolojisi, doğa olaylarını yalnızca fiziksel bir olgu olarak değil, aynı zamanda kutsal işaretler olarak yorumlamaktadır. Dolayısıyla, Medyalı Maglar Hz. İsa’yı sıradan bir insan olarak değil, tanrısal bir figür olarak tanımlamış ve ona yönelmişlerdir. Kehanetleri, yalnızca gökyüzündeki değişimlere değil, aynı zamanda eski mitolojik ve dini metinlerde yer alan ipuçlarına dayanmaktaydı.
Magların Mirası:
Hristiyan Teolojisi ve Kültüründe İzleri:
Magların Hz. İsa’nın doğumuna dair kehanetleri ve ziyaretleri, erken Hristiyanlık döneminde teolojik ve kültürel açıdan önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu olay, yalnızca dini bir anlatı olarak kalmamış, aynı zamanda Hristiyan ikonografisi, litürjisi ve halk inançları üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır.
1. İlk Hristiyanlık Döneminde Magların Rolü
Magların Hz. İsa’yı ziyaret etmesi, erken Hristiyan toplumunda evrensel kurtuluş anlayışının bir simgesi olarak değerlendirilmiştir. Matta İncili’ndeki anlatıya göre, bu bilgeler Yahudi halkına mensup değildi onlar Medo-Aryan geleneğinden gelen bilginlerdi. Bu bağlamda, Magların Mesih’i kabul etmesi, Hristiyan teolojisinde İsa’nın yalnızca Yahudilere değil, tüm insanlığa gönderilmiş evrensel bir kurtarıcı olduğunun bir göstergesi olarak yorumlanmıştır.
Bu olayın Hristiyan sanatına ve ikonografisine yansıması da dikkat çekicidir. Orta Çağ Hristiyan ikonografisinde Maglar, farklı ırklardan gelen bilge adamlar olarak betimlenmiş ve bu sembolik anlatım, Hristiyanlığın evrensel karakterini vurgulamıştır. Özellikle Avrupa’daki kiliselerde bulunan freskler, mozaikler ve vitraylarda, Magların farklı kıtalardan gelen liderler olarak tasvir edilmesi, Hristiyan misyonerliğinin küresel boyutuna işaret eden bir sanatsal anlatım biçimi haline gelmiştir.
2. Üç Kral Geleneğinin Yayılması ve Epifani Bayramı
Magların kimliği, zamanla Hristiyan halk inançları ve teolojik yorumlarla genişletilmiş ve Üç Kral Geleneği olarak bilinen kültürel bir miras oluşturulmuştur. Orta Çağ’da, Maglar Caspar, Melchior ve Balthasar olarak isimlendirilmiş ve bu üç figür, Hristiyan dünyasında kutsal bilgelik, ruhani arayış ve Mesih’e bağlılık sembolleri olarak kabul edilmiştir.
Bu anlatının dini törenlere yansıması ise özellikle Epifani Bayramı (The Feast of Epiphany) ile kurumsallaşmıştır. Avrupa’da 6 Ocak’ta kutlanan bu bayram, Magların Hz. İsa’yı ziyaret ettiği gün olarak kabul edilmektedir. Katolik ve Ortodoks kiliselerinde bu bayram, İsa’nın insanlığa açıklanmasını temsil eden kutsal bir gün olarak kabul edilmiş ve çeşitli ayinler düzenlenmiştir.
Epifani Bayramı’nın kutlama biçimi bölgelere göre değişiklik göstermiştir. Özellikle Batı Avrupa’da Üç Kral Yortusu olarak adlandırılan bu günde, Magların yolculuğunu temsilen çeşitli halk ritüelleri gerçekleştirilmiştir. İspanya ve Latin Amerika’da "Los Reyes Magos" (Üç Bilge Kral) Avrupa da (Drei Heilige Könige) geleneği kapsamında çocuklara hediyeler verilmesi, Magların Hz. İsa’ya sunduğu armağanların bir devamı niteliğinde görülmüştür.
Magların Hz. İsa’nın doğumuna dair kehanetleri ve ziyaretleri, Hristiyan teolojisi ve halk inançlarında önemli bir yere sahip olmuştur. İlk Hristiyanlar için bu olay, Mesih’in tüm insanlık için bir kurtarıcı olduğunun teolojik bir işareti olarak kabul edilmiştir. Zamanla bu anlatı, ikonografiye, halk inançlarına ve litürjik geleneklere yansımış; özellikle Orta Çağ’da Üç Kral Geleneği ve Epifani Bayramı gibi önemli dini pratiklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylece, Magların kehanetleri yalnızca dini bir mitos olarak kalmamış, Hristiyan dünyasının kültürel ve sanatsal hafızasında derin izler bırakmıştır.
Medo-Aryan Düşüncesinin İslama Etkileri
İslam dini, tarihsel gelişimi boyunca farklı inanç sistemleri ve kültürel yapılarla etkileşim içerisinde olmuştur. Bu bağlamda, eski Medo-Aryan inanç sistemlerinden biri olan Yezdânîlik ve onun bir alt dalı olarak değerlendirilen Zerdüştlük, İslam’ın erken dönem teolojisine çeşitli yönlerden etkilerde bulunmuştur. Melek ve şeytan kavramları, helal ve haram ikiliği, nur (ışık) inancı (Nur Suresi): ve diğer bazı ritüel uygulamalar bu etkileşimin izlerini taşımaktadır.
1. Yezdânîlik ve İslam’da Melek-Şeytan İkilemi
Yezdânîlik, felsefesinin bir dünya görüşü olan iyilik ve kötülüğün ontolojik bir zemin üzerinden açıklandığı bir inanç sistemidir (Zaehner, 1955: 97). Bu sistemde, iyiliği temsil eden Yezdân (Ahura Mazda) ve kötülüğü temsil eden Ehrimen (Angra Mainyu) sürekli bir mücadele içerisindedir. İslam’daki melek-şeytan dikotomisi de benzer bir yapıya sahiptir; melekler Allah’ın emirlerini yerine getirirken, şeytan kötülüğün temsilcisi olarak sunulmaktadır (Schimmel, 1994: 36). Özellikle İblis’in Tanrı’ya karşı gelmesi ve kovulması anlatısı, Zerdüştî mitolojide Ehrimen’in Ahura Mazda’nın düzenine karşı çıkması ile benzerlik göstermektedir (Boyce, 2001: 78).
2. Helal-Haram ve İyi-Kötü Kavramlarının Kaynağı
Yezdânî dünya görüşü sadece metafizik alanda değil, ahlaki ve hukuki düzlemde de kendini göstermektedir. Yasaklı ve kutsal sayılan unsurlar arasındaki ayrım, İslam’da helal ve haram kavramları ile benzerlik taşımaktadır (Duchesne-Guillemin, 1982: 53). Örneğin, Yezdânîlik’te belli yiyecek ve içeceklerin kutsal kabul edilmesi ve yasaklanması (örn. bazı hayvanların kurban edilmesi veya belirli içeceklerin tüketiminin yasaklanması) İslam’ın beslenme düzeninde de kendini göstermektedir (Eliade, 1987: 245).
3. Işık Kavramı ve Sufizm Üzerindeki Etkiler
Işık ve nur kavramları, Yezdânîlikte hemde Zerdüştlük’te kutsallığın sembolü olarak kabul edilmiştir. Ahura Mazda'nın ışıkla özdeşleştirilmesi, özellikle Sufi öğretilerinde Tanrı’nın nur olarak tanımlanması ile paralellik arz etmektedir. İslam'daki Nur Suresi (24:35) bu bağlamda dikkat çekici bir örnektir:
"Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir cam içindedir; cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır..."
Bu anlayış, İslam mistisizminde Tanrı'nın ışık ile temsil edilmesini açıklayabilir (Corbin, 1978: 112).
4. Yönelim Ritüelleri: Kıble ve Güneş
Yezdânî inanç sistemlerinde güneşe yönelerek dua etmek yaygın bir uygulamadır. Bu durum, Zerdüştlük’teki ateşin kutsallığı ile de ilişkilidir. İslam'da ise kıble kavramı, Mekke’ye yönelmeyi zorunlu kılmaktadır. Her iki inanç sisteminde de belli bir yöne yönelerek dua etmek ortak bir unsurdur (Bashir, 2011: 29). Öte yandan, Zerdüştlük’te beş vakit ateş önünde dua edilmesi, İslam’daki beş vakit namaz pratiği ile benzer bir yapıya sahiptir (Mary Boyce, 1975: 99).
5. (Perdivari-Cinvat ) Köprüsü veya Sırat Köprüsü
Zerdüştlük’te ölüm sonrası hesap verme sürecinin en önemli unsurlarından biri Cinvat Köprüsü’dür. Bu köprü, günahkarlar için dar, iyiler için geniş olarak tasvir edilir ve ruhlar buradan geçerken yargılanır (Widengren, 1965: 87). İslam’daki Sırat Köprüsü anlayışı ile büyük ölçüde benzerlik gösteren bu inanç, İslam’a özellikle Aryan kültürü aracılığıyla girmiş olabilir (Moulton, 1913: 321).
6. Hasan Sabbah, ve Yezdânî Etkiler:
İslam tarihindeki bazı önemli figürler, Medo-Aryan etkilerinin İslam’a nasıl yansıdığını göstermektedir. Örneğin, Hasan Sabbah’ın liderliğini yaptığı Nizârî İsmailîleri, mistik ve batini öğretileri ile dikkat çeker. Sabbah ve onun takipçileri, ve dünya görüşü ile Sufi düşüncelerini bir araya getiren bir yapı geliştirmiştir (Daftary, 1990: 143). Hasan Sabbah’ın hareketi, bireysel akıl yürütme ve gizli bilgilere erişim anlayışını merkeze alan, magların düşünce sistemlerinden esinlenmiştir. Yezdânî geleneğinde olduğu gibi Hasan Sabbah’ın öğretilerinde de kutsal sayılar önemliydi. Nizari ismaililer’de yedi 7 sayısı büyük önem taşır. Bu Yezdânîlerin yedi melek inancına hemde Nizarilerin kozmik anlayışına paralellik gösterir. Ayrıca Nizarilerin yedi imam anlayışının yanısıra öğretinin de yedi 7 aşamadan ilerlemesi önemlidir. Gizli ve mistik bilgiye erişmek için yedi basamağı çıkmak gerek. On iki 12 sayısı ise on iki hakikat olarak görülür. Hasan Sabbah öğretisindeki Dailer Re-Haq pirleri gibi yol gösterici rehberlerdi.
Şah İsmail ve Yezdânî Etkiler:
Safevî hareketi, yalnızca bir siyasal iktidar projesi değil, aynı zamanda Medo-Aryan coğrafyasındaki kadim inanç sistemlerini İslam potasında yeniden yorumlayan güçlü bir kültürel ve teolojik kırılmadır. Şah İsmail’in öncülüğünde şekillenen bu yapı, özellikle Medo-Aryan kökenli Yezdânî geleneklerle Alevî öğretilerin iç içe geçtiği bir zemin üzerinde yükselmiştir. Şah İsmail’in Şengal kökenli bir Yezidî ailesine mensup olması (C.E. Bosworth), hareketin ilk evrelerinde Yezdânî inanç sistemine ait kozmolojik tasavvurların, kutsal söylemlerin ve ritüel pratiklerin güçlü şekilde hissedilmesini beraberinde getirmiştir.
Safevîliğin erken döneminde Alevi-Yezdânî damarı yalnızca bir mistik ilham kaynağı değil, aynı zamanda İslam’ın Arap merkezli ortodoks yorumuna karşı tarihsel ve doktriner bir alternatif olarak konumlanmıştır. Ancak bu güçlü damar, zamanla merkezi otoriteyi tahkim etmeye dönük ideolojik zorunluluklar ve Şii ulemanın etkinliğiyle birlikte sistematik biçimde törpülenmiş; böylece hareketin kurucu ruhu, yerini resmî ve dogmatik bir On İki İmamcı Şiiliğe bırakmıştır. Yezdânîliğin özgürlükçü, çok katmanlı ve doğa merkezli öğretileri; yerini saray ulemâsı eliyle şekillendirilen katı bir mezhepsel yapılanmaya terk etmiştir. Sonuç olarak, başlangıçta mistik, devrimci ve kültürel bir başkaldırı niteliği taşıyan Safevî çizgi, Şii devlet ideolojisinin katı sınırları içerisine hapsedilmiş; Alevî-Yezdânî öz ise tarihsel hafızada silikleşmeye yüz tutmuştur.
Safevî hareketinin Yezdânî köklerinden uzaklaştırılması, tesadüfi ya da sadece teolojik bir dönüşüm değil; doğrudan doğruya bir iktidar mühendisliğinin sonucudur. Şah İsmail’in öncülüğünde doğan bu devrimci yapı, başlangıçta bölgedeki Arap merkezli İslam yorumlarına karşı güçlü bir alternatif olarak sahneye çıkmış, Yezdânî-Alevî inanç kodlarıyla şekillenen bir halk teolojisi etrafında örgütlenmiştir. Ancak Osmanlı-Safevî rekabetiyle belirlenen mezhep savaşları, bu devrimci damarın törpülenmesini ve merkeze bağlı, kontrol edilebilir bir din anlayışının inşasını zorunlu kılmıştır.
Devletleşme sürecinde Şiilik, yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda bir iktidar aracına dönüştürülmüş; bu dönüşümün bedeli ise kadim Yezdânî mirasın bastırılması olmuştur. Otorite, mistik olanı siyasal olana feda etmiş; halkın içinden doğan bu inanç sistemi, sarayın duvarları arasında yeniden yazılmıştır. Yezdânî geleneğin kutsal sayıları olan 3, 5, 7 ve 12, Safevî Şiiliğinde yer bulmaya devam etse de, bu sayılar artık kozmik düzenin değil, mezhepsel iktidarın aritmetiğine hizmet etmektedir. Yani semboller kalmış, ruh yok edilmiştir.
„Herşeye rağmen, Safevilerin erken dönemdeki inanç ve ibadetleri üzerine yazılmış bütün tarafsız değerlendirmeler, bunların dinlerinin Şii İslam değil Yezdânîlik (özellikle de Alevilik) olduğuna işaret etmektedir.”(Izady)
Şah İsmail’in şiirlerinde ve söylemlerinde Ahura Mazda’nın ışık metaforu ve eski Aryan efsanelerinin izleri gözlemlenebilir (Babayan, 2002: 78). Şah İsmail, kendisini neredeyse ilahi bir figür olarak sunmuş ve takipçileri tarafından ilahi bir lider olarak görülmüştür. Safevîler, Yezdân kültürü ile İslam’ı harmanlayarak, Şii kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynamışlardır. Onun şiilerine baktığımızda Yezdânî kimliğini şiirlerine nasıl yansıttığını rahatça görebiliriz.
Yer yoh iken gök yoh iken tâ ezelden var idim
Gevherin yekdânesinden ileri pergâr idim
Gevheri âb eyledim dutdı cihanı ser be ser
Yeri göği arş ü kürsi Yaradan Settar idim
Kâh Hüseyin’len bile postımı soy di kadılar
Kâh o Mansur donma girdim “Enel Hakk” dâr idim
Girdim âdem cismine kimse ne bilmez sırrımı
Men o Beytullâh içinde tâ ezelden var idim
Onsekiz min âleme men gerdiş ile gelmişem
Ol sebebden Hakk ile serdar idim serdâr idim
Dünyasından meh anın sırrın bilürdim ol menem
Deryanın altındaki sac kızdıran al nâr idim
Men Hatayi’yem Hakk’ı Hakk tanımişem bîgümân
Ânın içün ol yaratdı men ana derkâr idim
Şah İsmail (Hatayi), bu şiirinde ilahi nurdan yaratıldığını, ezelden beri var olduğunu ve yaratılışın bizzat kendisiyle özdeş olduğunu söyler. Yezdani inançta olduğu gibi, insanın içindeki tanrısal öz, reenkarnasyon (ruh göçü), doğayla birlik ve ışığın kutsallığı öne çıkar.
Şah ismail, Hüseyin ve Mansur gibi bedenlere girerek hakikati dile getirmiş, her çağda Hakk’ın temsilcisi olarak dünyaya dönmüştür. Kendisini, Tanrı’nın zuhur etmiş hali, yani ilahi varoluşun insan formu olarak görür.
Şair, evrenin nurdan yaratıldığını ve bu nurun kendi varlığında tezahür ettiğini söyler bu da Yezdani öğretinin özüdür.
7.Kutsal Rehber:
Özellikle Hasan Sabbah ve Şah İsmail’de görülen kutsal rehber anlayışı, Yezdânîliğin ilahi önderlik kavramının bir yansımasıdır. Yezdânîlik’te rehberler, insanlığı kurtaracak ilahi varlıklar veya ışıkla özdeşleşmiş şahsiyetler veya Avatarlar olarak görülür. Hasan Sabbah ve Şah İsmail’in de takipçileri tarafından ilahi rehberler olarak algılanması ve bu figürlerin gizemli bilgilere sahip oldukları inancı, onların kutsal ve mistik otoriteler olarak benimsenmesine yol açmıştır (Babayan, 2002: 112). Bu anlayış, onların sadece siyasi liderler değil, aynı zamanda insanlığın kurtuluşunu sağlayacak Avatarlar olarak görülmesine de neden olmuştur. (İzady)
Yezdânîlik ve Zerdüştlük’ün İslam üzerindeki etkileri, özellikle dünya görüşü, etik kavramlar, mistik öğretiler ve ibadet pratikleri açısından belirgin bir şekilde gözlemlenmektedir. Bu etkileşim, tarihsel süreçte Medo-Aryan kültürü aracılığıyla İslam'a dâhil olmuş ve özellikle tasavvufi öğretilerde kendini daha açık bir biçimde göstermiştir. Melek ve şeytan ikilemi, helal-haram kavramları, ışık metafiziği ve ölüm sonrası yargı anlayışı gibi unsurlar, bu kültürel alışverişin örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Kaynakça