Prof. Dr. Salih Akın: Tek dilli devlet modeli ulus-devlet zihniyetin ürünüdür
Fransa Rouen Normandie Üniversitesi öğretim üyesi ve dilbilimci Prof. Dr. Salih Akın, Kürtçenin standartlaşma süreci, lehçeler arası farklılıklar, diasporada yaşanan dil kaybı ve anadilin korunması üzerine değerlendirmelerde bulundu. Akın, “Tek dil anlayışı modern ulus-devlet zihniyetinin ürünüdür” diyerek Kürtçenin geleceğinin tek bir lehçede değil, tüm varyantların bilimsel yöntemlerle geliştirilmesinde olduğunu vurguladı.

Dünyada milyonlarca kişi tarafından konuşulan Kürtçe, tarih boyunca farklı devlet politikaları, coğrafi bölünmeler ve zorunlu göçler nedeniyle parçalı bir gelişim süreci yaşadı. Kurmancî, Soranî ve Kırmanckî (Zazakî) gibi lehçelerin yanı sıra alfabe, eğitim ve terminoloji alanındaki farklılıklar da Kürtçenin ortak bir zeminde gelişmesini zorlaştırdı.
Uluslararası Kürt Dili Federasyonu’nun Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlediği ilk dil kongresine katılan Prof. Dr. Salih Akın, Kürtçenin geçmişi ve geleceğine ilişkin Independent Türkçe’ye değerlendirmelerde bulundu. Akın, ortak bir yazı dilinin önemine dikkat çekerken, bunun lehçeleri tek bir kalıba sokmak anlamına gelmemesi gerektiğini belirtti.
Independent Türkçe’den Gülbahar Altaş‘ın Salih Akın ile geçekleştirdiği röportaj şöyle:
Uluslararası Kürt Dili Federasyonu ilk kongresini düzenleyerek geride bıraktı. Siz de kongrenin konuşmacıları arasında yer aldınız. Bu ilk kongreyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence bu kongre, son yıllarda Kürt dili alanında gerçekleştirilen en önemli uluslararası girişimlerden biri. Çünkü burada yalnızca akademisyenler değil, öğretmenler, sivil toplum kuruluşları ve farklı ülkelerde faaliyet gösteren Kürt kurumları ilk kez aynı çatı altında bir araya gelerek ortak bir perspektif geliştirmeye çalışıyor.
Bugüne kadar Kürtçe üzerine çok sayıda çalışma yapıldı. Ancak bunların önemli bir bölümü birbirinden bağımsız ilerledi. Oysa dil gibi uzun vadeli bir konuda kurumların ortak hareket etmesi, deneyimlerini paylaşması ve kaynaklarını bir araya getirmesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle kongreyi yalnızca sembolik bir buluşma olarak değil, diasporada Kürtçenin kurumsallaşması açısından önemli bir başlangıç olarak görüyorum.
Kürtçenin korunması yalnızca akademik çevrelerin sorumluluğu değildir. Anadilin yaşaması öncelikle aile içinde mümkündür. Çocukların dili günlük yaşamın doğal bir parçası olarak öğrenebilmesi için eğitim kurumları kadar ailelerin de sürecin aktif parçası olması gerekiyor.
"Tek dil anlayışı tarihsel olarak modern ulus-devletlerin ürünüdür"
Kürtçede ortak bir standart oluşturulması uzun yıllardır tartışılıyor. Sizce farklı lehçeler bir zenginlik mi, yoksa ortak bir yazı dili oluşturma çabalarının önünde bir engel mi?
Bu tartışmayı sağlıklı değerlendirebilmek için önce tek dil anlayışının nasıl ortaya çıktığını hatırlamak gerekiyor. Bugün birçok insan tek dili doğal bir durum olarak görüyor. Oysa tarihsel olarak bu oldukça yeni bir anlayıştır.
Modern ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte özellikle Fransız Devrimi sonrasında merkezî devletler tek dili egemen kılmaya yöneldi. O dönemde Fransa'da yirmiden fazla bölgesel dil konuşuluyordu. Baskça, Bretonca ve diğer birçok yerel dil kamusal yaşamdan dışlandı. Devlet, ortak bir ulusal kimlik oluşturabilmek için tek dili esas aldı.
Ancak bugün dünyanın birçok demokratik ülkesinde bunun tam tersine bir eğilim görüyoruz. Farklı diller ve lehçeler artık yalnızca kültürel miras olarak değil, aynı zamanda temel bir insan hakkı olarak kabul ediliyor. Avrupa'da pek çok ülke kendi sınırları içindeki bölgesel dilleri ve göçmen topluluklarının ana dillerini destekleyen politikalar geliştiriyor. Dolayısıyla meseleye yalnızca "tek dil oluşturmak" perspektifiyle yaklaşmak doğru olmaz.
Kürtçe söz konusu olduğunda da benzer bir durumla karşı karşıyayız. Elbette ortak standartların oluşturulması önemlidir. Yazım kurallarının belirlenmesi, eğitim materyallerinin hazırlanması ve terminolojinin geliştirilmesi gerekir. Ancak bunun tek tip bir Kürtçe oluşturmak anlamına gelmesi gerektiğini düşünmüyorum.
Bugün Kurmancî, Soranî ve Kırmanckî kendi içlerinde belirli ölçüde standartlaşma süreci yaşıyor. Örneğin; Kurmancî için kapsamlı sözlükler, dil bilgisi kitapları ve güçlü bir edebiyat birikimi bulunuyor. Soranî uzun yıllardır eğitim dili olarak kullanılıyor ve özellikle Irak Kürdistan Bölgesi'nde önemli bir kurumsal altyapıya sahip. Kurmancî/Zazakî üzerine de son yıllarda ciddi akademik çalışmalar yürütülüyor. Dolayısıyla hedef bütün lehçeleri tek bir potada eritmek değil; her lehçeyi bilimsel ölçütlerle geliştirmek olmalıdır.
Kürtlerin yaşadığı siyasal gerçeklik de bu tartışmanın önemli bir parçasıdır. Bugün milyonlarca Kürt, uzun yıllar süren asimilasyon politikaları nedeniyle anadilini yeterince bilmiyor olabilir. İstanbul'da, Tahran'da, Şam'da ya da başka şehirlerde yaşayan ve yalnızca Türkçe, Arapça ya da Farsça konuşan çok sayıda Kürt bulunuyor. Ancak bu insanlar yine de kendilerini Kürt olarak tanımlıyor ve bu kimliğe aidiyet hissediyor. Aynı şekilde Kurmancî konuşan biriyle Soranî konuşan biri birbirini bütünüyle anlamayabilir.
Buna rağmen onları bir arada tutan ortak unsur yalnızca dil değildir; ortak tarih, ortak kültür ve ortak kimlik bilincidir. Bu nedenle tek bir standart lehçenin oluşturulmasını bugün hem teknik hem de sosyolojik açıdan gerçekçi bulmuyorum.
Peki, sizce bu noktada nasıl bir yol izlenmeli?
Bütün lehçelerin kendi doğal gelişim süreçlerini desteklemek ve Kürtçenin bütün varyantlarını eğitim, medya ve akademi aracılığıyla güçlendirmektir.
"Bir dil geleceğini belirleyen yalnızca devletler değildir"
Kürtçenin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Kürtçenin önündeki en büyük sorun nedir?
Kürtçenin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, farklı ülkelerde birbirinden tamamen farklı dil politikalarına maruz kalmış olmasıdır. Irak Kürdistan Bölgesi'nde Kürtçe uzun yıllardır eğitimden kamu yönetimine kadar birçok alanda kullanılan resmî bir dil konumundayken, Türkiye, İran ve Suriye'de uzun yıllar boyunca çok daha farklı uygulamalarla karşı karşıya kaldı.
Bu durum doğal olarak dilin gelişimini de etkiledi. Aynı dili konuşan Kürt ulusu farklı alfabeler, farklı eğitim sistemleri ve farklı kültürel ortamlar içinde yetişti. Bunun sonucu olarak bugün yalnızca lehçeler arasında değil, terminoloji, eğitim materyalleri ve yazı dili bakımından da farklılıklar bulunuyor.
Bu tablo, Kürtçenin geleceği açısından karamsar olmayı gerektiriyor mu?
Hayır! Bütün bunlara rağmen geleceğe karamsar bakmıyorum. Çünkü bugün geçmişe kıyasla çok daha güçlü akademik çalışmalar yürütülüyor. Dünyada farklı üniversitelerde Kürt dili üzerine araştırmalar artıyor. Dijital teknolojiler sayesinde farklı ülkelerde yaşayan Kürtler birbirleriyle daha kolay iletişim kurabiliyor. Bütün bunlar dilin gelişmesi açısından önemli fırsatlar sunuyor. Bir dilin geleceğini belirleyen yalnızca devletlerin politikaları değildir. Toplumun dili günlük yaşamda kullanması, üretmesi ve yeni kuşaklara aktarması da en az bunun kadar belirleyicidir.
"Asimilasyon yalnızca dili değil, hafızayı da etkiliyor"
Peki uzun yıllardır sizin de belirttiğiniz İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de uygulanan asimilasyon politikalarının Kürtçe üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Asimilasyon yalnızca insanların konuştuğu dili değiştirmez; aynı zamanda kültürel hafızayı, toplumsal ilişkileri ve kimlik algısını da etkiler. Bir çocuğun kendi ana dilini öğrenememesi yalnızca kelime hazinesinin eksilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda ailesinin kültürel birikimiyle kuracağı ilişkinin de zayıflaması demektir.
Kürtler uzun yıllar boyunca özellikle Türkiye'de yoğun asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldılar. Anadilin kamusal alanda kullanılmasının yasaklandığı, eğitim sisteminin tek dil üzerine kurulduğu dönemler yaşandı. Bunun doğal sonucu olarak bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmekten çekindi. Çünkü çocuklarının eğitim hayatında sorun yaşayacağını düşündüler. Bugün geriye dönüp baktığımızda bunun ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu görebiliyoruz. Birçok genç kendisini Kürt olarak tanımlıyor ancak ailesinin diliyle sağlıklı bir ilişki kuramıyor.
Bu yalnızca Kürtlere özgü bir durum değildir. Dünyanın birçok yerinde benzer süreçlerden geçmiş topluluklarda aynı sonuçları görüyoruz. Bu nedenle bugün yapılması gereken, geçmişte yaşananları tekrarlamak değil; yeni kuşakların anadilleriyle yeniden bağ kurmasını sağlayacak eğitim ve kültür politikalarını geliştirmektir.
"Çok dillilik çocukların gelişimini olumsuz değil, olumlu etkiler"
Bazı aileler çocuklarının iki dili birden öğrenmesinin eğitim hayatını zorlaştıracağını düşünüyor. Bilimsel araştırmalar bu konuda ne söylüyor?
Bu, toplumda en yaygın yanlış inanışlardan biridir. Dilbilim ve eğitim bilimleri alanında uzun yıllardır yapılan araştırmalar tam tersini ortaya koyuyor. Bir çocuk, anadilini sağlam biçimde öğrendiğinde ikinci ve üçüncü dili öğrenmesi de kolaylaşıyor. Ana dilini bilen çocukların bilişsel gelişimleri daha güçlü oluyor. Soyut düşünme becerileri gelişiyor. Farklı diller arasında ilişki kurma kapasiteleri artıyor.
Günümüzde Kanada'dan İsviçre'ye, Finlandiya'dan Belçika'ya kadar çok dilliliği eğitim sisteminin doğal parçası haline getirmiş birçok ülke bulunuyor. Bu ülkelerde yapılan araştırmalar, ana dilini iyi bilen çocukların yaşadıkları ülkenin resmî dilini öğrenmede de daha başarılı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ailelerin "Çocuğum Kürtçe öğrenirse Almancası ya da Fransızcası zayıflar" gibi bir kaygı taşımasına gerek yok. Bilimsel veriler bunun tam tersini söylüyor. Anadil güçlü olduğunda diğer diller de daha sağlam öğreniliyor.
"Diasporada dil geleceği büyük ölçüde ailelere bağlı"
Avrupa'da yaşayan Kürt ailelerine bu noktada nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Bence en büyük sorumluluk ailelere düşüyor. Hiçbir okul, kurs ya da öğretmen, aile içinde konuşulmayan bir dili tek başına yaşatamaz. Bir çocuk haftada birkaç saat Kürtçe kursuna gidebilir; ancak evde Kürtçe konuşulmuyorsa o dil gündelik yaşamın doğal bir parçası hâline gelemez. Oysa çocuklar dili en etkili biçimde aile içinde öğrenir. Anne ve babanın çocuklarıyla ana dilinde konuşması, onlara masallar anlatması, kitap okuması ve günlük yaşamı o dille paylaşması son derece önemlidir.
Bugün diasporada karşı karşıya olduğumuz en büyük sorunlardan biri de budur. Bazı aileler, çocuklarının yaşadıkları ülkeye daha kolay uyum sağlayacağını düşünerek evde yalnızca Almanca, Fransızca ya da İsveççe konuşmayı tercih ediyor. Oysa bilimsel araştırmalar bunun gerekli olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Çocuklar hem yaşadıkları ülkenin dilini hem de ana dillerini aynı anda öğrenebilir. Üstelik bu durum, onların yalnızca akademik başarılarını değil, bilişsel ve kimlik gelişimlerini de olumlu yönde etkiler.
Kürtçe öğrenen bir çocuk Almancayı, Fransızcayı ya da İsveççeyi daha kötü öğrenmez. Tam tersine, ana dilini sağlam temeller üzerinde öğrenen çocuklar ikinci dili de daha güçlü edinir. Çünkü dil öğrenme becerileri gelişir, düşünme kapasiteleri artar ve kimliklerini daha sağlıklı biçimde inşa ederler. Bu nedenle aileler çocuklarının Kürtçe öğrenmesini bir yük değil, geleceğe yapılmış önemli bir yatırım olarak görmelidir.
"Dil yalnızca iletişim aracı değildir"
Dilin korunması neden bu kadar önemli?
Dil, yalnızca insanların birbirini anlamasını sağlayan teknik bir iletişim aracı değildir. Bir toplumun hafızası, edebiyatı, mizahı, düşünme biçimi ve dünyayı algılayış biçimi de büyük ölçüde diliyle şekillenir. Bu nedenle herhangi bir dilin zayıflaması yalnızca kelimelerin kaybolması anlamına gelmez; aynı zamanda o dili konuşan toplumun kültürel hafızasında da önemli boşluklar oluşur.
Kürtçe açısından baktığımızda da mesele yalnızca bir iletişim dili değildir. Bu dil, yüzyıllar boyunca oluşmuş ortak kültürel birikimin taşıyıcısıdır. Dolayısıyla onu korumak yalnızca dilbilimcilerin değil, bütün toplumun ortak sorumluluğudur.
Son yıllarda Kürtçe üzerine sözlük, terminoloji ve arşiv çalışmaları hız kazandı. Yakın zamanda 80 bin Kürtçe kelimenin kayıt altına alınması da bu çalışmaların önemli örneklerinden biri oldu. Sizce bu tür çalışmalar Kürtçenin kurumsallaşması ve geleceği açısından ne ifade ediyor? Bundan sonraki en önemli adım ne olmalı?
Bu tür çalışmalar, Kürtçe kelime hazinesinin arşivlenmesi, korunması, yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu çalışmanın temelleri, 1930’lu yıllarda Mir Kamuran Bedirhan tarafından, o dönemde Fransız Mandası altındaki Suriye’nin başkenti Şam’da atılmıştır. Daha sonra Paris Kürt Enstitüsü Kurmancî Çalıştayı’nın katkılarıyla geliştirilmiş ve 2017 yılında Paris’te yayımlanmıştır.
Ünlü sözlükbilimci Alain Rey’nin önsözüyle yayımlanan bu sözlük, yaklaşık 85 bin madde ve 2 bin 100 sayfadan oluşmaktadır. Çalışma, Kürtçenin üç temel lehçesi olan Kurmancî, Soranî ve Zazakî’nin zengin söz varlığına dayanmakta; ayrıca bu lehçelerin yerel ağızlarından derlenen çok sayıda kelimeyi de içermektedir.
Sözlük, Kürtçenin ayırt edici özelliklerinden biri olan dilsel çeşitliliğe geniş yer vererek, aynı kavramın farklı lehçelerdeki karşılıklarını da kayıt altına almaktadır.
Fransızcaya yapılan çeviriler, sözcüklerin kullanım bağlamlarının daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla örnek metinlerle desteklenmiştir. Bu yönüyle çalışma, yalnızca bir sözlük olmanın ötesine geçerek Kürtçenin canlı ve dinamik yapısını ortaya koyan önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.
Geleceğe dönük olarak ise, çevrim içi sözlüklerin geliştirilmesi ve dijital teknolojilerden daha fazla yararlanılması gerekmektedir. Böylece bu tür çalışmalar yalnızca başvuru kaynağı olmaktan çıkıp, Kürtçe konuşurların aktif katkı sunabileceği, sürekli güncellenen dijital platformlara dönüşebilir.
"Kürt medyası ortak bir dil kültürünün oluşmasında kilit rol oynuyor"
Dijital medya ve Kürt basınının dilin gelişimi ve standartlaşma sürecine katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medyanın bir dilin gelişimi üzerindeki etkisi son derece büyüktür. Bugün dünyanın birçok dilin standartlaşma sürecinde gazeteler, radyolar, televizyonlar ve son yıllarda dijital medya organları önemli roller üstlenmiştir. Kürtçe açısından da benzer bir durum söz konusudur. Özellikle Rûdaw ve K24 gibi uydu televizyonlarının yaygınlaşması ve internetin gelişmesiyle birlikte farklı ülkelerde yaşayan Kürtler ilk kez aynı yayınları izlemeye, aynı tartışmaları takip etmeye başladı. Bu süreç, ortak bir dil bilincinin oluşmasına önemli katkılar sağladı.
Ancak medyanın yalnızca görünürlüğü artırması yeterli değildir. Kullanılan dilin niteliği de en az görünürlük kadar önemlidir. Yazım kurallarına özen gösteren, terminolojiyi geliştiren ve dili zenginleştiren bir yayıncılık anlayışı, standartlaşma sürecini de hızlandırabilir. Bugün Kürt medyasının önünde önemli bir sorumluluk bulunuyor.
Tüm baskı ve olumsuzluklara rağmen Kürtçe bugün hâlâ milyonlarca insan tarafından konuşuluyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürtlerin dili koruma konusunda önemli bir başarı ortaya koyduğunu söyleyebilir miyiz?
Söz ettiğimiz dört devlette (Irak, Suriye, İran ve Türkiye) Kürtlere yönelik ilk adımları Kürt diline yönelik soykırım girişimleridir. Dil katliamı yapan ülkelerin başında ise Türkiye geliyor. Tüm çabaları Kürt dilini ortadan kaldırmaktı; 100 yıldır Kürt dili yasak bir konumda olmuştur. Nitekim tarihçi Taner Akçam, Cumhuriyet’in 100. yılına dair çıkardığı “Yüzyıllık Apartheid” isimli kitabında da Türk devletinin tüm olanaklarını Kürt dilinin ortadan kaldırılması için kullandığını ortaya koymaktadır.
Ve evet, şu bir gerçek: Kürt dili tüm baskılara rağmen günümüze kadar ayakta kalmıştır. Bu, büyük bir müjde olmakla birlikte dünya dilleri içerisinde de ender bir durumdur. Aileler özellikle Kürtçeyi günlük hayatlarında, evin içinde ve sosyal hayatta kullandıklarında bu durum doğal olarak çocuklara ve torunlara yansımaktadır. Bu da çok önemli bir kazançtır.
Dr. İsmail Beşikci’ye göre Türkiye, Irak’ın kuruluş süreci ve sonrasında Kürtçenin tek bir standart yazı dili haline gelmesini engellemek için diplomatik baskılarda bulunduğu ifade ediliyor. Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Buradaki amaç, Irak’taki Kürtler ile Türkiye’deki Kürtler arasındaki bağları dil yoluyla zayıflatmak ve ortak bir yapının oluşmasını engellemektir. Bir doktora öğrencim de Kürdistan Bölgesi’nde dil siyasetinin günümüze kadar şekillenme sürecini konu alan bir çalışma yürütmektedir. Bu kapsamda çeşitli kaynaklar elde edilmiştir; özellikle Britanya arşivlerinde önemli belgeler bulunmaktadır. Yakın zamanda bu çalışmayı tamamlayacağız. Ayrıca Dr. İsmail Beşikçi’nin de bu doğrultuda dayandığı kaynaklar da doğrudur.
"Kürtçeyi bugüne taşıyan en önemli güç kadınlar oldu"
“Türkçe bilmeyen annelerin, Kürtçe bilmeyen çocuklarıyız” şeklinde kuşaklar arası bir ifade de dile getiriliyor. Kadının Kürt dili üzerindeki etkisini ve özellikle Kürt annenin ana dilin aktarımındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, özellikle Şark Islahat Fermanı ile yatılı okulların kurulmasının temel amacının toplumu eğitmekten ziyade, Kürt coğrafyasında Kürtçenin kullanımını ve dolayısıyla Kürtlerin asimilasyonunu hedeflediğine dair bir yaklaşım bulunmaktadır. Kürt kızlarının Türklerle evlendirilmesi gibi süreçler de bu bağlamda değerlendirilmektedir.
Bununla birlikte, özellikle kırsal bölgelerde Kürtçenin günlük yaşamda kullanılması ve anne-babaların dili ev içinde sürdürmesi, Kürtçenin korunmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Elektriğin ve televizyonun olmadığı dönemlerde hayatın tamamı Kürtçe üzerinden yürüyordu; tüm iletişim bu dilde gerçekleşiyordu. Bu durum 1980’lere kadar büyük ölçüde devam etti ve Kürtçenin ayakta kalmasının en önemli nedenlerinden biri oldu.
Örneğin; Kürt yerleşim birimlerinde bir kişinin Türkçe konuşması geçmişte ayıp olarak görülürken, bugün tam tersine Kürtçe konuşmak kimi zaman olumsuz bir anlamla karşılanabiliyor. Bu da dil algısındaki dönüşümü göstermektedir. Elektrik, televizyon ve şehirleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte bu durum değişmiştir. Ayrıca Türkiye ile PKK arasındaki çatışma süreci de birçok köyün boşalmasına, köylülerin şehirlere göç etmesine ve yeni kuşakların şehir hayatı içinde büyümesine neden olmuş, bu da asimilasyonun en güçlü etkenlerinden biri haline gelmiştir.
Bu süreçlerle birlikte Kürt kadınının rolü de çok önemlidir. Kürt kadınları sayesinde dil büyük ölçüde korunmuş ve kuşaklar arasında aktarımı sağlanmıştır.
Şunu da belirtmek isterim; İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerle karşılaştırıldığında, Türkiye’deki Kürtlerin daha yoğun bir asimilasyon ve dil politikalarına maruz kaldığı, bu nedenle birçok kişinin Kürtçe ile Türkçe arasında bir ikilem yaşadığı görülmektedir. Bu durumun insan hakkının çiğnenmesiyle doğrudan ilişkisi olduğu kanaatindeyim.
Hâlâ Kürtçenin bilim, eğitim, ekonomi ve kamusal yaşamın ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yetersiz bir dil olduğunu düşünenler var. Sizce bu algı neden oluştu? Kürtçenin her alanda kullanılabilecek zengin ve üretken bir dil olduğu topluma nasıl anlatılabilir?
Evet, Kürtçe oldukça zengin bir dildir. Dişil ve eril yapılarının yanı sıra bitki adlarından akrabalık ilişkilerine kadar uzanan geniş bir kavram dünyasına sahiptir. Sosyal yaşamın hemen her alanında kullanılabilecek güçlü bir dildir.
Elbette bazı alanlarda, özellikle modern bilim, teknoloji ve ekonomi gibi disiplinlerde yeni kavramlara ihtiyaç duyulabilir. Ancak bu durum yalnızca Kürtçeye özgü değildir; Türkçe dâhil birçok dil benzer süreçlerden geçmiştir. Bu eksiklikler de terminoloji çalışmaları ve nitelikli çevirilerle giderilebilir.
Ben de daha önce Kürtçenin modernleşme süreci üzerine bir makale kaleme almıştım. Bu makalemde, uzmanların ve ilgili kurumların Kürtçenin günlük yaşama ve farklı çalışma alanlarına nasıl daha güçlü biçimde entegre edilebileceğine ilişkin önerilerini ele aldım.
Bunun hayata geçirilebilmesi için kurumsal adımların atılması gerekiyor. Kürtçenin pazarda, medyada, eğitim kurumlarında ve kamusal alanda daha yaygın kullanılması büyük önem taşıyor. Dilin yalnızca gündelik konuşma dili olarak kalmaması, hayatın bütün alanlarında üretim dili hâline gelmesi gerekir. Bunun gerçekleşebilmesi ise ancak gerekli kurumsal imkânların oluşturulması ve bu yönde güçlü bir iradenin ortaya konulmasıyla mümkündür.
“Dil, bir halkın hafızasıdır”
Sizce Kürtçenin korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması için bugün en temel öncelikler neler olmalı?
Bence öncelikle dil meselesini yalnızca siyasetin değil, kültürün ve eğitimin temel konusu olarak görmek gerekiyor. Bir dil ancak konuşulduğu, üretildiği ve yeni kuşaklara aktarıldığı sürece yaşayabilir. Bu nedenle ailelerin çocuklarıyla ana dillerinde konuşması, okulların anadil eğitimini desteklemesi, üniversitelerin bilimsel çalışmalar yürütmesi ve medyanın dili özenli kullanması birbirini tamamlayan unsurlardır. Hiçbir kurum bunu tek başına başaramaz; toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasına ihtiyaç vardır.
Kürtçe bugün geçmişe kıyasla çok daha güçlü imkânlara sahiptir. Üniversitelerde bölümler açılıyor, dijital yayıncılık gelişiyor, yeni sözlükler hazırlanıyor ve akademik çalışmalar artıyor. Bunlar geleceğe umutla bakmamız için önemli gelişmelerdir. Ancak bu fırsatların kalıcı sonuçlar doğurabilmesi için Kürtçenin günlük yaşamda da konuşulmaya, yazılmaya ve üretilmeye devam edilmesi gerekiyor.
Unutmamak gerekir ki bir dil, ancak konuşulduğu sürece yaşar. Eğer çocuklarımızla Kürtçe konuşur, onlara kitap okur, masallar anlatır ve dili günlük hayatımızın doğal bir parçası hâline getirirsek, Kürtçenin geleceği konusunda umutsuz olmak için hiçbir neden yoktur.
Son olarak, Kürtçenin günümüzde daha etkin ve yaygın kullanılabilmesi için hangi adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Özellikle Kürtçeden uzak büyüyen ya da yaşamak zorunda kalan kuşakların anadilleriyle yeniden bağ kurabilmesi açısından Türkiye'deki Kürtlere, sivil topluma ve siyasi aktörlere yönelik önerileriniz nelerdir?
Kabul edelim ya da etmeyelim, dilimiz zaman içinde ciddi biçimde parçalanmış ve Kürtçe bu süreçten olumsuz etkilenmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri, başta da belirttiğim gibi, baskın devletlerin yürüttüğü politikalardır. Türkiye'de uzun yıllar Kürt dilinin varlığı dahi inkâr edilmiş, farklı dönemlerde uygulanan politikalarla Kürtçenin kamusal alandaki kullanımı sınırlandırılmıştır. 1970'lerde Irak'ta Kürtçenin resmî statü kazanması ve otonomi süreciyle birlikte yaşanan gelişmeler de bölgesel farklılıkları etkilemiştir.
Bütün bu süreçler, Kürtçenin farklı ülkelerde farklı koşullarda gelişmesine ve standartlaşma sürecinin parçalı ilerlemesine yol açmıştır. Ayrıca Kürtlerin uzun yıllar boyunca çeşitli olumsuz söylem ve tanımlamalara maruz kalması da dilin sosyal hayattaki kullanımını olumsuz etkilemiştir.
Bugün gelinen noktada ise Kürtçenin hem sosyal yaşamda hem de medyada daha görünür hâle gelmesi önemli bir gelişmedir. Türkiye'de seçmeli ders uygulamaları da bu konuda belirli bir farkındalık oluşturmuştur. Ancak bunlar yeterli değildir.
Bana göre Kürt siyasi partileri ve siyasi aktörler kendi faaliyetlerinde Kürtçeye daha fazla yer vermelidir. Çiftçiden öğrenciye, işçiden ev hanımına kadar toplumun bütün kesimlerinde Kürtçenin aktif kullanımı teşvik edilmelidir. Ne yazık ki birçok siyasi yapı mitinglerinde ve medya faaliyetlerinde ağırlıklı olarak Türkçe kullanmaktadır.
Kendilerini temsil eden yapıların Kürtçe konuşmaması Kürt toplumu üzerinde de olumsuz bir etki yaratmaktadır. Bu nedenle Kürtleri temsil eden kesimlerin bu konuda örnek olması gerekir. Örneğin, Sayın Mesud Barzani'nin 2005 yılında ABD Başkanı George W. Bush (Oğul Bush) ile Beyaz Saray'da gerçekleştirdiği görüşmeye Kürt millî kıyafetiyle katılması, Kürt kimliğini ve kültürünü görünür kılan sembolik ve güçlü bir mesaj olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Kürtleri temsil eden herkesin faaliyetlerinde kendi kimliğini ve dilini görünür kılması önemlidir. Hangi lehçenin konuşulduğundan ziyade, esas olan Kürt kimliğinin ve Kürtçenin günlük yaşamın doğal bir parçası olarak yaşatılmasıdır.
Son güncellenme: 13:35:12





































































































































































































