Kocgiri’den Dersim’e Kırım ve Katliam: M. Kemal Paşa’nın Kürt Psikolojisi ve Kuvvacı Hareket

10.06.2024, Pts - 13:29

Kocgiri’den Dersim’e Kırım ve Katliam: M. Kemal Paşa’nın Kürt Psikolojisi ve Kuvvacı Hareket
Haberi Paylaş

Türkiye Kurulurken Kürtlerle yaşanan olumsuz olaylar zincirinin ilk halkası Koçkıri’dir. Koçkıri tıpkı Dersim gibi bir isyan değil, devletin yaptığı kırım, tedip ve tenkil hareketidir. Resmi söylemlerde isyan olarak adlandırılması kırımın, katliamın meşrulaştırılmasına yönelik dezenformasyondur. 100 yıldır saklı olup 2011’de ulaştığımız belgeler, resmi yazışmalar, raporlar resmi söylemi yalanlıyor. 

Ulus devletin inşası, Kürtlerin asimilasyon, tenkil, tedip, kırım ve katliamı tarihine tekabül eder. Kürtlerle, devlet çatışmasının ilk ayağı olan Koçkıri kırımı, kendisinden sonra başlayacak çatışmaların adeta rahmidir, aynı zamanda Anadolu’da Millî Mücadele kadrolarına, Kuvvacılarla (Kongrecilere) karşı gelişen tepkilere de örnek teşkil eder. Osmanlı iktidarına itaat etmeyen Kuvayı Milliyenin, diğer deyişle Kongre hareketinin mi, yoksa müesses nizama, hilafet ve saltanata bağlı kalanların mı isyancı olarak tanımlanması gerekir? 1920 sonrasında Ankara hükûmetine yönelik başkaldırıların ortak karakterinin saltanat ve hilafet savunuculuğu olduğu bilinmektedir. Hareketin öznelerine göre; saltanata, hilafete sahip çıkmak, bunun için Kuvvacılara karşı mücadele etmek gerçek vatanseverlikti.[1]

Bu görüşe göre Kuvvacı hareketin kendisi müesses nizam olan hilafet ve saltanata isyan etmiş asilerden oluşuyordu. Çok da yanlış gibi durmuyor; çünkü “asiye” karşı tavır, hareket, isyan olmaz, nizamı müdafaa olur. Nitekim Koçkıri bir yönüyle de böyle bir hadisedir. Ali Şer Efendi kendini “Hilafet Orduları Müfettişi Umumisi” olarak tanımlıyordu. [2]

Farklı tartışmalara alan açan işin bu tarafını bir kenara bırakarak, Koçkıri ve Dersim’de yaşanan katliam ve kırımlara dönüp; Kürtlerin yaşadıkları haksızlıklar, uğradıkları zulüm ve mağduriyetler cihetiyle meseleye bakmak üzerine inşa etmeye çalıştığım konunun esasına bakalım.

Mütareke dönemine gelirken Ankara’nın (Kuvvacıların) İstanbul’a (hilafet ve saltanat makamına) takındığı tutum, Yozgat, Yenihan (Yıldızeli), Konya ve Düzce’de ayaklanmalara sebep olmuştu. Kongrecilere tepki olarak gelişen bu hareketlerden biri de Alevi Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu Koçkıri’de gerçekleşmişti.

1919 sonbaharında uç veren olaylar silsilesi, Ağustos sonunda Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’ni yapmak üzere Erzurum’dan Sivas’a doğru yola çıktığında başlamıştı. Kemah Boğazında, Alevi Kürtlerin yolunu keseceğine dair bir istihbarat alınmıştı. Nutuk’ta kısaca yer alan Kemah Boğazı söylentisi,[3] belki de Alevi Kürtlerin kırım sürecinin ilk adımıydı. Mustafa Kemal’in istikbali Sivas’ta yapılacak kongreye bağlıydı. Kemah Boğazının kesilmesi, ümitlerinin sonu demekti. Bütün planları akamete uğrayacak, Sivas’taki toplantıya iştirak edemeyecek, bu arada Elâzığ Valisi Ali Galip, Kürtlerle işbirliği içinde olarak İstanbul’un emirlerini icra edebilecekti. Endişeli bir bekleyişten sonra çözüm bulundu: Mustafa Kemal Paşa, Erzincan’da Alevi ve Sünni Kürt aşiretleri arasında saygı duyulan, sevilen Nakşi Halidi Şeyhi Fevzi Efendi’yi yanına alarak Sivas’a yolculuğuna devam etti. Fevzi Efendi, Alevi-Kürt aşiretleri arasında sevilen ve kabul gören bir isimdi. Nitekim söylentiler asılsız da çıkmıştı, Kemah Boğazında yol kesenler de, Kürtler de yoktu. 

Kemah Boğazından sonra yol İmranlı’dan geçiyordu. O zamanlar Nahiye olan İmranlı, Koçkıri aşiretinin de merkeziydi. Nahiye müdürü 1293 (1877-1878) Rus savaşında fedakârlık ve kahramanlığı sebebiyle, Sultan Abdülhamit tarafından, Paşalık rütbesi tevcih edilen Mustafa Paşa’nın küçük oğlu Haydar Bey’di. Haydar Bey, Kürdistan Teali Cemiyeti üyesiydi.[4] Mustafa Kemal Paşa karşılanmayı bekliyordu fakat Koçkıri Ağaları, Hilafete bağlı oldukları için kuvvacıları çete olarak görüyor, onlara sempati duymuyorlardı, dolayısıyla Haydar Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamadı. Bekleyip de görmediği alakanın, pragmatist bir kumandanın ruh halinde yaratığı tahribat, muhtemelen kine dönüştü ve hayatı boyunca bunu unutmadı. Sözün kısası Kürtler, Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa için umut kaynaklarından biriyken Sivas yolunda bela ve engele dönüşmüşlerdi.

Hülasa; bu hadiseler ve sonrasındaki süreç, Ulus Devlet-Kürt çatışmasının ilk ayağı, başlangıç noktası olacak olan Koçkıri Kırımı ile Alevi Kürtlerin hedefe konulması için, Mustafa Kemal Paşa cephesinde siyasi, psikolojik ve kişisel sebepler oluşturması için yeterliydi.

Koçkıri Kırımı- 1920-1921

Ankara’da kurulan kongre hükümetinden kısa bir müddet sonra Anadolu’da; Konya, Çorum, Düzce, Yozgat, Yenihan, Zile’de Kuvvacılara karşı bir dizi ayaklanmalar yaşanmıştı. Koçkıri adı Yenihan (Yıldızeli) ayaklanmasının bastırılması ile ayaklanmanın aktörlerinden Şadıllı Zalim Çavuş’un[5] maiyetiyle firar edip, İmranlı bölgesine geçmesi ile öne çıktı. Zalim Çavuş kendisi gibi Alevi-Kürt olan Koçkıri Aşireti mıntıkasında saklanabileceğini düşünüyordu.[6] Koçkıri’ye sığındığı sırada, bir başka Koçkırili Ali Şêr Efendi Ankara’ya karşı harekete geçmiş, Hilafetten yana tavır almıştı.

Ali Şêr, Haydar Bey gibi Kurdîstan Teali Cemiyeti üyesi olarak siyasi bir figürdü. Saltanata bağlı, “Özerk Kürdistan” fikrini savunan Cemiyet Başkanı Seyyid Abdulkadir’le aynı görüşü paylaşıyordu.  Yazışmalarında “Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi” unvanını kullanıyor, Ankara hükûmetinin asker toplamaya hakkı olmadığına dair propaganda yapıp, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını İttihatçı olarak itham ediyordu.[7]

Mahiyetinde Hilafet Orduları Bölük Kumandanı sıfatıyla Şadıllı Yusuf (Paşo), 24 Temmuz 1920 de Refahiye-Kuruçay yolunda askeri kafileye saldırdılar. Saldırıda kafiledeki askerler esir edildi, 26 sandık cephaneye el konuldu, Kuruçay’a girdiklerinde Ali Şêr, Hilafet Ordusu Cephe komutanı olarak bölgeyi kontrole aldığını duyurdu.[8]

Kuruçay’dan sonra, Ankara hükümetini destekleyen Refahiye’nin Belensor köyüne geçen Ali Şêr, Ankara hükümeti destekçilerini kastederek “Refahiye ve civarında kongre taraftarları ayrılsın” şeklinde bir duyuru yaptı. Akabinde Refahiye’ye baskın düzenledi fakat çatışmalar başlar başlamaz geri çekildi; zira o sırada Ankara hükümeti, Divriği kaymakamı olan Mustafa Paşa’nın büyük oğlu Alişan Bey’in Refahiye kaymakamlığına atadığını öğrenmişti. Koçkırili tarafları karşı karşıya getirme planını sezen Ali Şêr kısa bir çatışmadan sonra geri çekildi. Takipten kurtulmak için Dersim’e yöneldi, onu takip eden Alişan Bey de Dersim’e geçti. Aşiret içi çatışma yaratarak kontrol sağlandığına dair plan ifşa olunca, ikisi de Dersim aşiretlerine sığınmış, Seyit Rıza’ya misafir olmuşlardı.

Faaliyetlerine Dersim’de devam eden Ali Şêr bu kez Kongrecilerin asker toplamasını engellemeye çalışıyordu. Hilafet Orduları Müfettişi Umumisi sıfatıyla: “Padişah emri olmadan, kongrenin kararı ile asker alımı yapıldığını, kongrenin hilafete ihanet ettiğini” söylüyordu. Ankara aleyhindeki söylentiler bölge halkı nezdinde umulandan çok daha fazla karşılık bulmuştu.

Yeniden umutlanan Ali Şêr Koçkıri ağalarından Mahmut ve Naki Beyler ile Dersim aşiret reislerinden Koçuşağı (Koçuz) Reisi Bıra İbrahim, Ovacık’tan Munzur, Seyithan ve Mustafa imzasıyla (T)BMM Riyaseti’ne (T)BMM Başkanlığına göndererek Zara merkezli “Valisi Kürt olan mümtaz bir vilayet” talebinde bulundu.[9]

Koçkıri’de başlayan sorun çözülmeden, Ocak 1921’de başka bir skandal yaşandı. Henüz kurulan Merkez Ordusu Kumandanı Nurettin Paşa, telgraf emriyle kaymakamlardan Müslim-gayrimüslim ahalinin nüfus oranlarını istedi. Kuruçay kaymakamlığı nahiyelere bu emri iletirken altına “Alevi Kürtlerin sayısının da belirtilmesi” talebini ekledi. 1.Dünya Savaşından beri bölgede her zaman sıcak gündem oluşturan “Kürtlerin de Ermeniler gibi tehcir edileceği” söylentisi Kaymakamın bu davranışı ile adeta teyit edilmişti.[10]

1921 başında Zalim Çavuş ve asker kaçaklarını takip için bölgeye gönderilen Merkez Orduya bağlı 6. Süvari Alayı Kumandanı Binbaşı Halismisafir olduğu Haydar Beyin Boğazviran Köyündeki konağında, cebinde bir kâğıt çıkarıp sallayıp teşhir ederken; “Kürtlerin gerekirse Ermeniler gibi tehcir edileceğini, kendisinin bu yetkiye sahip olduğunu isterse bunu yapabileceğini; “sizin fermanı-ı idamınız benim elimdedir” gibi tahkir eden sözlerden oluşan bir dizi tehditlerde bulundu.  Üsttenci, tahkir edici tavrı, bölgede var olan gerilimi daha da artırdı. Binbaşı Halis, Haydar Bey ve bölgedeki diğer kanaat önderlerinin ikazlarına rağmen tehditlerine daha sonra da devam edince; Koçkıri aşireti mensupları Binbaşı ve birliğinin İmranlı’dan ayrılması için İmranlı’da bulunan, Zara Kaymakamı Şakir ile görüşme talebinde bulundular. Ancak Binbaşının yanından ayrılmayan Kaymakam isteklerini geri çevirdi. Bunun üzerine halk, İmranlı nahiye merkezine doğru yürüyüş başlattı.

5 Mart 1921 sabahı, çoğunluğu Koçkıri aşiretine mensup silahlı guruplar İmranlı’ya girdi. Çıkan çatışmada Binbaşı Halis öldürüldü, 6. Süvari Alayı’nın bütün askerleri esir edildi. Esir askerler silahları alındıktan sonra serbest bırakıldılar; ancak daha sonra heyeti nasihaya teslim edilecek olan Zara Kaymakamı ve birkaç subayı rehin tuttular. [11]

Koçkıri’ye karşı daha önce yapılmış bir planlama olmalı ki; 5 Mart olaylarından hemen sonra Merkez Ordusu tarafından Koçkıri aşiretine yönelik tenkil ve tedip harekâtı başlatıldı. Öncelikle Giresun Gönüllü Alayı denilen Topal Osman çetesi bölgeye sevk edildi. General Hüseyin Hüsnü’nün (Abdullah Alpdoğan) kurmay başkanı olduğu Merkez Ordusu birlikleri 1921 baharında tenkil harekâtına giriştiler. Dört ay boyunca bölgede tenkil ve tarama faaliyetleri yapıldı. Tahkik heyeti verilerine göre 1000’i aşkın kişi öldürülmüş, 116 köy yıkılarak yok edilmişti. Köylerde yaşayan Kürtlerin malları yağmalanmış, hayvanlarına el konulmuştu. Resmî belgelere göre sadece Topal Osman, 30.000 baş hayvanı gasp ederek Giresun’a götürmüştü. Günün sonunda hanelerin, köylerin yakılıp yıkıldığı, insanların sorgusuz, yargısız infaz edildiği, kadınların kaçırılarak alıkonduğu, ırza tasalluttun yaşandığı, halk arasında Koçkıri Kırımı adıyla anılan vahim bir kırım/katliam yaşandı.

Koçkıri’de köyler yakılıp katliamlar yapılırken TBMM oturumlarına katılmak üzere Ankara’ya dönen Erzincan Mebusu Emin Bey, geçtiği Zara ve İmranlı’da yaşanan zulüm ve katliamın görgü şahidi olmuştu. Demokrat, erdem sahibi olan bu zat, kontrolsüz güç kullanımı, katliam ve adaletsizliğin yaşandığı askeri hareketi, Ekim ayında meclise taşıdı. Hemşerisi Fevzi Efendi, Dersim Mebusu Hasan Hayri, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni’nin gayretleriyle Ekim-Kasım aylarında meclis gizli oturumlarında Koçkıri meselesi uzun uzadıya tartışıldı; bölgede yapılanlar dile getirildi, tespitler yapıldı, askerî harekât eleştirildi. Askerî harekâtın neden olduğu tahribatın büyüklüğünü idrak eden TBMM, bir heyet oluşturup Koçkıri’ye gönderdi. Abdulkadir Kemali, Yusuf İzzet Paşa, Mehmet Ragıp, Hakkı Hami ve Mehmet Hulusi’den oluşan beş kişi, “Koçkıri’ye Tahkik ve Dersim’i Tetkik Heyeti” titriyle 1921 yılının Kasım ayında Sivas’a intikal etti.[12] Aralık ayı sonlarına kadar incelemelerde bulundular. Seyahatleri esnasında resmî kurumlar arasında yapılmış yazışmaların suretlerini topladılar, yüzlerce görgü şahidini dinlediler.  Olaya karışan zanlılarla, İmranlı köylerinin ahalisi ve aşiret mensuplarıyla bir araya gelerek detaylı bilgiler aldılar. Mağdur durumdaki halktan, tutuklanmış 400’den fazla kişiyi serbest bıraktırdılar. Aralarındaki ihtilafa rağmen bir rapor taslağı (müsveddesi) da oluşturdular. Rapor taslağı uyarınca, Koçkıri aşiretinden tutuklu bulunanların hepsi serbest bırakıldı, firarda olanlar için tecil-i takibat kanunu çıkarıldı, halk evlerine geri dönebildi.

Dersim’in tavrı netleşince Ankara da geri adım atmayı uygun buldu: Seyit Rıza’nın barış girişimlerine karşılık verilerek, Erzincan toplantıları yapıldı, Merkez Ordusu kumandanı Sakallı Nurettin görevden alındı, Alişan Bey diğer Koçkıri ağalarıyla af edilmek şartıyla teslim oldu. Verem olan Tahkik Heyeti raportör ve başkanı Yusuf İzzet Paşa, incelemelerden döndükten dört ay sonra vefat etti, Koçkıri Tahkik heyeti evrakının tamamı onda olduğu için tahkikat net sonuçlan(dırıl)madı. Mustafa Kemal Paşa, Sakallı Nurettin’i ara seçimlerde Bursa’dan mebus yaparak dokunulmazlık zırhını giydirerek garantiye aldı. Tarihin gizemli bu kara deliğine ait evraka ancak 2014 yılında ulaşıldı. Olayların seyri, yaşanan kırım ve katliam 6300 sayfa resmi evraklar kullanılarak, Koçkıri ayaklanması denilen mesele, 2016 yıllında Koçkıri Kırımı [13]adıyla kapsamlı bir çalışma olarak yayınlanmış oldu

1921 Anayasasında Özerkliğe Yapılan Atıf

Ali Şêr’in mümtaz vilayet talebi, aslında çok absürt bir istek değildi. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (1921 Anayasası) 11. ve 12. maddelerinin içeriğinde bunlar ortaya konulmuştu. 11. maddedeki, “Her il yasalar çerçevesinde vakıf, medrese, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında yerel düzeyde idari yetkiye sahiptir. Bu konuların yö- netimi, il şuralarının yetkisine bırakılmıştır” ifadesiyle özerklik tanımlanmıştı. 12. maddede “Vilayet şuraları, vilayetler halkınca müntahap (seçilmiş̧) azadan mürekkeptir (oluşur)” yazıyordu. Şuraların seçimi, 14. maddeye göre il halkına bırakılmıştı. Valiler TBMM tarafından atanacaktı. İhtilaf olmadığı müddetçe valiler şura meclislerinin işine müdahale edemeyecekti. TBMM tarafından atanmış̧ olsalar da valilerin il yönetimindeki etki ve tasarrufu şuralardan daha az olacak, ancak ihtilaf zamanlarında verilen yetkileri kullanacaklardı. Ali Şêr’in istediği mümtaz vilayet talebi biraz farkla böyle bir idareydi.

1937 Öncesi Dersim’de Olup Bitenler

Türkiye kurulurken Ankara ile iyi başlayan Dersim, bir yıl sonra Koçkıri kırımında firari gruplara kucak açınca Ankara ile problemler yaşamaya başladı: Koçkıri’de kırım haberini alır almaz Batı Dersim’in Koçuz, Seyidan, Balan, Maksudan, Keçelan, Aşuran, Kırgan aşiretler Şeytan Köprüsünü geçerek Koçkıri aşiretinin imdadına koşmuşlardı. Bu aşiretler Ovacık ve Çemişgezek’te yerleşikti. İlk haberi de onlar almış, yakın olmaları sebebiyle Koçkıri’ye ulaşmışlardı. Merkez Ordusu kumandanlığı Dersim’den gelen diğer aşiretleri engellemek için Şeytan Köprüsü’nü tutmuş daha fazla girişe engel olmuştu. Kırımın başlamasıyla Ali Şêr ve Refahiye kaymakamı Alişan Bey de kurtulmak için Dersim’e sığınmışlardı. Alevi-Kürt kimliği, özgün sosyolojisi ve tarihi hikayeleri ile az çok bilinen Dersim, artık Ankara için dikkatle izlenmesi gereken bir alana dönüşmüştü.

Dersim her geçen gün daha da hareketleniyordu: Ali Şêr politik kişiliği ile Dersim aşiretlerini etkilemiş, Dersim’de siyasetten bir şekillenme meydana gelmişti. Bugünkü manada muhalif karakterde siyasi bir çizgi oluşmaya başlamıştı. Yıllardır aşiretler arasında umumi bir şef konumuna gelen Seyit Rıza başta olmak üzere, bütün Dersim aşiretleri Koçkıri aşiretine sahip çıkmış ve Seyit Rıza’nın yanında yer almışlardı.

Koçkıri’de süren Kırım’ın durdurulması, akabinde af ve tecil-i takibat kanunun çıkarılması için, Seyyit Rıza’nın Erzincan’da Devlet yetkilileri; Erzincan Mebusları Emin Bey, Feyzi Efendi, Mutasarrıf Ali Rıza ile yaptığı görüşmeler meselenin çözümünün temelini oluşturdu.[14] Daha evvel yek diğerine kol atan, talan eden, çatışan aşiretler, Koçkıri meselesinde ittifak kurup, ortak tavır takınmaları ile Koçkıri daha büyük bir yıkımdan kurtulmuştu. [15]

Erzincan görüşmelerine, Dersim aşiret reislerinin tamamı iştirak etmişti.  Kırıma karşı takınılan ortak tavır, Dersim’in artık siyasal bir kimliğinin şekillendiğinin de göstergesiydi. Süreç Ali Şêr, Alişan Bey ile Koçkırili ailelerin 1920’de Dersim’e sığınması ile başlamış, 1921 Erzincan görüşmelerinde aşiretler arası ittifakla devam etmişti. Çok geçmeden aşiret reisleri dışındaki halk arasında da inanç (Alevi -Kızlbaş) ve etnik (Kürt-Kırmanç-Kırd) mensubiyet farkındalığı yaygınlaşmaya başladı, öteki olma bilinci muhalif karakter oluşturarak politizasyonu ateşledi.

Ali Şêr zamanın şartları içinde dört başı mamur siyasi bir figürdü: Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi, propagandist, Kürt Milliyetçisi idi. Kaynaklara göre Jîn (Yaşam) gazetesini hep yanında taşıyordu.[16] O günün kısıtlı imkanlarıyla gazeteyi İstanbul’dan getirtip, Ümraniye, Zara gibi ilçelerde kahvehanelerde okuyarak, Kürt meselesi ve hakları konusunda insanları bilgilendiriyor, Kürdistan Teali Cemiyetinin propagandasını yapıyordu. Dersim’e gelirken Ali Şêr siyasi karakterini de Dersim’e taşımıştı. İlk işi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının liderliğini yaptığı Kuvvacılara cephe açmak olmuştu. Ankara’da oluşan yeni hükümette karşı tavır takınmaya başlamış; “İttihatçı, Kuvvacı çeteler” diyerek aleyhte propaganda yapıyordu. Aşiretlerin orduya asker vermesine mâni olmak için köy köy geziyor, engel oluyordu. Şair, hatip, Kirdî (Zazaki) ve Kurmanciye hâkim, Alevi inancının bilgelerinden, saz çalan ve Zakir de olan Ali Şêr Efendi, çok yönlü kişiliği ile kısa zamanda Dersim’i etkiledi, çalışmaları karşılık buldu. Koçkıri kırımı sebebiyle gelişen hadiselerin yarattığı toplumsal tedirginlik, tehcir edilme korkusu ile yaşanan güvensizlik, halkın moral değerlerini alt üst etmiş mutsuzlaştırmıştı, fakat sinmeyi de düşünmüyorlardı.

Bu psikolojinin tarafları gerdiği bir dönemde, Büyük Millet Meclisi’nde (T)BMM Koçkıri olaylarının görüşüldüğü gizli oturumların birinde, Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey’in sert çıkışları, hatta bir oturumda Mustafa Kemal’i, Enver Paşa’ya benzeterek; Enver’in sonunu hatırlatması, zıtlaşmanın en üst doruğuydu. Meclise, Gazi tarafından, Kürt milli kıyafetleriyle gelmesi rica edilen Hasan Hayri Bey, bunun bedelini 26 Kasım 1925 tarihinde Elazığ’da kurulan idam sehpasında ödedi.[17]

Sonuç itibariyle 1920 Koçkıri’den 1938 Dersim’e kadar, “Devlet-Dersim (Alevi-Kürt)” ilişkileri tetkik edilirken, gözardı edilmeyecek derecede mühim, üzerinde düşünülmeye değer arka plan oluşturmuştu.

1923’te Aşiretler Hozat’a Yürüyor

1920-21’den sonra artık Dersim iyiden iyiye Ankara’nın ilgi ve çekim alnındaydı. 1923’te Dersim’de Ankara’yı tedirgin eden başka bir olay yaşandı. Birinci Meclisin feshi ile Dersimli bütün mebuslar tasfiye edilmişti. Ağustos’ta yapılacak seçimlerde Hasan Hayri Bey’in aday gösterilmemesi üzerine, Seyit Rıza’nın öncülüğünde Aşiretler, bu tercihe tepki göstererek Hozat’a yürüdüler. Amaç Hasan Hayri’nin, Ankara tarafından kabul görmesini sağlamaktı. Aşiretler ayrıca, Cumhuriyet Halk Fırkasından Feridun Fikri Bey’in adaylığını kabul etmediklerini deklere ettiler. Olayların Hasan Hayri ve Baytar Nuri’nin organize ettiğine dair kanaat yaygın olması sebebiyle olsa gerek talepleri karşılık bulmadı. Çıkan kargaşada Feridun Fikri yaralandı.

Hasan Hayri Bey, ikinci bir Koçkıri yaşanmaması için Seyit Rıza ve diğer hemşerilerini ikna etmesiyle olaylar yatıştırıldı. Fakat Ankara için mesele bir kargaşadan ibaret değildi. Olaylardan hemen sonra Gazi Mustafa Kemal, Hasan Hayri ve Baytar Nuri’nin Dersim’den çıkarılması (öldürülmesi) emrini verdi. Fakat onlar Seyit Rıza’ya sığınarak Dersim’de kaldılar. Bir buçuk yıl sonra bu kez Şeyh Sait hadisesi patlak verdi (1925). Dersim Kürtlerini bu isyanın dışında tutabilmek adına olsa gerek ki; hükûmet bu tavrında ısrarcı olmadı. Fakat bu olaylar Hasan Hayrı Bey gibi Seyit Rıza’nın da hanesine eksi olarak kaydediliyordu.[18]

1925 Şeyh Said Meselesinin Dersim’e Yansımaları

Hozat olaylarından iki yıl sonra Şeyh Said ayaklanmasında yine dikkatler Dersim’e çevriliydi. Ayaklanmanın ilk anından itibaren, Dersim Kürtlerinin tepkisi ne olacağına, kimden yana tavır takınacaklarına odaklanılmıştı.

Devlet, Dersim aşiretlerinin ayaklanmaya destek vereceklerine dair bir sanı içindeydi.  Başlamasından iki ay sonra nihayetlenen olayların, ayaklanmanın kışın ortasında başlaması sebebiyle, Batı Dersim aşiretleri içinde, ayaklanmayı desteklemek isteyenler olsa bile, toparlanıp güçlerini sevk etmeye zamanları ve fırsatları olmamıştı. Doğu Dersim aşiretlerinde ise durum daha farklıydı. Hormekan ve Lolanların Varto’da yaşayan akrabaları, ayaklanmada birincil rol oynayan Cıbıran Aşireti ile kan davalıydılar. Cumhuriyet güçlerinin Cıbıranları ezeceklerine inandıkları için iş birliğine girmiş, milis gruplar oluşturmuş, asker ile birlikte Kürt Köylerini basıyor, rehberlik ediyorlardı. Bu aşiretlerin Dersim’deki akrabaları paralel tavır geliştirmişler ve milis olmuşlardı.

Devlet aklı o gün, Dersim’i olayların dışında tutmak, mümkünse mezhebi ayrımı kaşıyarak (nitekim öyle de yapıldı) bunu fırsata çevirmeyi düşünmüş olmalı ki: Dersim Aşiretleri üzerinde etkili olduğu bilinen Ağuçan Ocağı Dedelerinden Hüseyin Doğan Dedeyi[19] kullanmakta gecikmedi. Hüseyin Doğan Dede apar topar bölgeye gönderildi. Dede, Doğu Dersim aşiretlerinin bir kısmının devletten yana tavır almasını sağladı, milis grup oluşturarak Elazığ’dan dönen, Şeyh Şerif kuvvetlerine saldırdı.[20]

Hedeflenen şey Dersim aşiretlerinin Devlet’ten taraf olduğu görüntüsü verilmek istense de asıl amaç Kürtler arsında Alevi-Sünni çatışması yaratarak gelecekte de bu fay hattını derinleştirmekti. Nitekim başarılı da olundu. Günümüze kadar yaratılan bu hizip ve fesat devam edegeldi. Birileri bununla da yetinmeyerek mitler yaratıp; Şeyh Said ile Seyit Rıza arasında yaşanmış gibi anlatılan; “misafir olduğunda ev sahibinin kestiğini yemediği” yalanı, gerçekmiş gibi irsal ediliyordu. Her şeye rağmen Dersim’in batısındaki aşiretler meseleye farklı bakıyorlardı. Hormekân ve Lolanların devletle iş birliği yapması da, Hüseyin Doğan Dede’nin telkinleri de Batı Dersim aşiretlerini etkilemeye yetmedi.

Koç Uşağı (Koçan-Koçız) Çemişgezek Baskını (1925-1926)[21]

1925’te Şeyh Şerif, Elâzığ’a girdiği sırada, Koçanlar Çemişgezek ilçesine saldırmış̧ fakat geri püskürtülmüşlerdi. Bölgedeki tansiyon, 1926 yılında iyice yükselmiş; Çemişgezek, Ovacık ve kısmen Hozat bölgesinde ciddi çatışmalar yaşanmıştı. Çatışmaya girenlerin çoğu Kocanlardan oluşuyordu. Koçanlara Baluşağı (Balan), Şemkan aşiretlerinden katılımlar olunca başkaldırı genişledi. Elâzığ̆ Valisi Ali Cemal (Bardakçı), Koç Uşağı’na acilen müdahale edilmezse, isyanın Dersim’in dört bir tarafına yayılacağının bilincindeydi. Valinin bölgeye dönük ciddi istihbarat çalışmaları vardı. Bardakçı tereddütsüz tenkil kararı aldı.  Koçan bölgesine Mustafa Muğlalı emrinde büyük çapta askeri birlikler sevk etti.

Bu askeri harekatla beraber Koçkıri’de uygulanan hukuksuzluk, Biçar, Zilan, Sason ve Dersim’de yeni bir eylem planı ile uygulamaya konmuştu. Firari konumunda olanları teslim olmaya mecbur etmek için evleri, köyleri yakılıyor, mallarına el konuluyordu. Eşleri ve çocukları karakollara götürülerek nezarethanelerde, asker koğuşlarında soğuk zeminler üzerinde gözaltında tutuluyordu. Doğu Anadolu’nun sert iklim koşullarında firarilerin ailelileri açlığa mahkûm edilerek, teslim olmalarıı için her çeşit baskı uygulamaya konuluyordu. Mahkemeler de, kolluk kuvvetlerinin bu uygulamalarına yasal dayanak oluşturmak için seferber olmuşlardı. Yargılanan veya hakkında hüküm verilen firarilerin kararlarına, “Hukuk-u medeniyeden bilskat emvâl-i mahcuzesinin usulen idare ettirilmesine, şeklinde bir ek madde koydular, böylelikle kaçakların mallarına el konulmasını ve ailelerinin çaresizliğini meşrulaştırdılar. Uygulamanın hayata geçirilen ikinci sahnesi Koçan mıntıkasındaki aşiretlerdi.

Çatışmalar sırasında yakalanan eylemcilerden; Koçan, Seyidan, Balan, Karabalı, Şemkan, Maksudan aşireti mensupları, Elâzığ’daki Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandılar. Toplam 183 kişi idama mahkûm edildi. Onlarca köy yakıldı. Yakılan köylerden kaçmayı başaran insanlar, Ali Boğazı ve Tagar Vadisi’ndeki ormanlık alanlara kaçıp, bu bölgedeki mağaralara sığındılar. Savunmasız insanlar, yapılan askeri operasyonlarla yakalanıp Elazığ’a götürüldü. Kadın yaşlı ve çocuklardan oluşan grubun hemen hemen hepsi, haklarında idam kararı verilen kişilerin aileleriydi. Köyleri ve evleri yakılmış olan insanlar, Kayseri’ye sürgün edilip mecburi iskâna tabi tutuldular. [22] Yetim bırakılan çocuklar, dul kalan kadınlar, kimsesiz ihtiyarlar bile bölgeden uzaklaştırıldı.  İlk etapta gönderilen kişi sayısı 83 kişiydi. Kadın ve çocuklardan oluşan, ayaklarında ayakkabı, sırtlarında doğru dürüst elbise olmayan bu kafile Ocak 1927 kışında Elazığ’dan Kayseri’ye götürülmek üzere yola çıkarıldı. Yeteri kadar ödenek olmayınca kafile Malatya’da bir aydan fazla çok zor şartlar altında aç açık ve sefalet çektikten sonra Malatya Valisinin gayreti neticesi İskan Umum Müdürlüğünden alınan ödenekle Kayseri’ye gönderildiler. Kafileden Kayseri’ye yetişen insan sayısı 50 civarındaydı, gerisi yolda donarak veya hastalıktan ölmüştü.

Çemişgezek olaylarının bastırılmasında Dersim, Alevi Kürt katilleri olan Topal Osman ve Sakallı Nurettin’den sonra, yeni bir ölüm ve zulüm makinesiyle tanıştı. Bu kişi; köy yakmaları, dağlardaki keyfi infazları, zulüm ve işkenceleriyle kısa sürede adını duyuran Mustafa Muğlalı idi. Muğlalı, Biçar katliamından, Van-Özalp olaylarına kadar, bölgede yıllarca devlet adına Kürtler üzerinde terör estirdi.

Koçanlara isnat edilen suça gelince: Şark İstiklal Mahkemesi kararlarında “Dersim’in Koçuşağı Işıyanına iştirak ve isyan-ı mezkûrun sergerdelerinden ölmek ve bil müsademe derdest olunmak ve usta yataklık etmek ve keza Şeyh Said İsyanı zamanında Çemişgezek’e ve kurasına hücumla … …” ifadeleri ile yer alıyordu.[23]

Vali Ali Cemal’in  (Bardakçı)[24]  Dersim’e yönelik  Faaliyetleri

Devlet katındaki olumsuz düşünceler sebebiyle, Kürtlerle meskûn her coğrafyada çıkan olaylarda, gözler önce Dersim’e çevriliyordu.  Operasyon yapmaya müsait olmayan sert coğrafyası, aralarındaki kan davalarına rağmen, kendilerine yönelik devlet eylemlerinde, aşiretlerin ittifak oluşturabilme kabiliyeti (Koçkıri olaylarında olduğu gibi) sebebiyle devlet, Dersimliyi; gözetilmesi, kontrol altında tutulması gereken Kürtler olarak görmekteydi.

Şeyh Said hadisesinden hemen sonra, Dersim’in idaresini de içine alan yetkilerle, eski ittihatçı Ali Cemal (Bardakçı) Elâzığ valiliğine atandı. Pragmatist, toplumla adaptasyonu oldukça iyi olan, halkın seviyesine inebilme kurnazlığı kabiliyetine sahip, ikna edici bu vali vasıtasıyla artık Dersim kontrol altına alınmıştı. Ali Cemal (Bardakçı) Dersim aşiretleri arasında geziyor, her birine misafir oluyordu. Kendini Alevi- Bektaşi olarak tanımlıyordu. İnandırıcılığını artırmak için bir Alevi gibi davranıyor, gittiği her yerde içki sofrası kurduruyordu.

1925 Şeyh Said hadisesini takiben önce Becar’da (Genç, Palu, Lice Hani arasındaki bölge) hemen arkasında ise 1926’da Koçan aşiretlerinin yaşadığı infaz, ev yakma, köy boşaltma, sürgün ve idamlarla devam eden olumsuz korku dolu iklimde; Dersimli aşiretler için Ali Cemal (Bardakçı) kurtarıcı olarak görülüyordu.  Bardakçı bu ilişkilerini maalesef Nuri Dersimi üzerinden yürütmekteydi. 

Yarattığı ortam sebebiyle Ankara ile arası oldukça iyiydi. Reisicumhuru, Alevilik üzerinden Dersimlileri Sünni Kürtlerden uzaklaştırmanın mümkün olduğuna ikna etmiş olmalı ki; Dersim aşiret reislerine, Ankara’ya götürüleceklerini, Reisi Cumhur ile görüşecekleri haberini gönderdi.

Aşiretler arasındaki organizasyonu, gideceklerin listesini Nuri Dersimi hazırladı. Ankara seyahat ve Gazi ile görüşmenin ön şartı ise telkin edildiği üzere: “Dersim’in devlete bir daha problem çıkarmamasıydı”. Katılacak aşiret reislerinden beşer bin lira da seyahat gideri alındı. Nuri Dersimi, Vali Ali Cemal ile 17 aşiret reisi Ankara’ya gitmek üzere yolla çıktı. Ankara’ya vardıklarında hayal ettikleri görüşme olmadı. Gazi’nin sıkça uyguladığı bir stratejiydi bu. Buna göre ekâbir grup ayağa getirilip görüşme yapılmaksızın gönderiliyordu. Burun sürtme, itaat altına alma, onurlarını kırarak pasifize etme politikası izleniyordu. Gazi’nin rahatsızlığı bahane edilmişti.[25]

Şark Raporlarında Dersim[26]

1924’ten 1932 yılına kadar devam eden Şark (Kürt) Raporlarının amacı bölgedeki Kürt nüfusun nasıl eritileceği esasına göre inşa edilmişti. Celal Bayar’ın Şark Raporu, İnönü’nün Kürt Raporu, İbrahim Tali, Şükrü Kaya, Ali Cemal Bardakçı, Hamdi Bey, Abidin Özmen, Kazım Karabekir, Jandarma Genel Komutanlığı Dersim raporu ve yine Komutanlık tarafından yayımlanan Aşiretler Raporu, Nazmi Sevgen ve Naşit hakkı Uluğ’un çalışmaları bu amacın tahakkuku için yapılan dikkat çekici çalışmalardı.[27]

İsmet İnönü ve Umum Müfettişi Abidin Özmen dahil birçok raportör, Türkleştirmek ve asimilasyonu birinci çözüm olarak takdim etmişken, Kazım Karabekir gibi askeri zevat tarafından yazılan raporlarda ise mesele askeri mantıkla çözümlenecek bir asayiş olayı olarak görülmüştü. 

Maalesef hiçbir raporda bütünlükçü ekonomik, siyasi ve sosyal çözümler üretilememişti. Çünkü rol model İngiltere’nin sömürge anlayışı idi. Umum müfettişlik kurumu da İngilizlerden alınmış, ilk umum müfettiş İbrahim Tali, sömürgeci idareyi tetkik için Hindistan’a gönderilmişti.  Döndüğünde gördüklerini tatbik için 1.Umum Müfettiş olarak Diyarbakır’a atandı, Kürt Vilayetlerinin idaresinin tamamı 1.Müfettişliğe bağlandı.

Şeyh Sait olayı ile sünni Kürt nüfus yeterince tedip ve tenkil edilince, Devletin ilk eylemi Kürtlük müesseseleri olarak görülen ve Kütler arasında asimilasyona engel teşkil eden aşiret yapısının çözmekti. Şeyh, ağa ve seyitlerin halk üzerindeki hâkimiyetlerini kırmak ve onları bölgeden uzaklaştırmak öncelikli çözüm olarak görülüyordu. 1927’de nüfus dengesini Türkler lehine değiştirmek için buradaki Kürt nüfusu Anadolu’ya sürmek, yerlerine Karadeniz ve Kafkasya’dan getirilecek yerleşimcileri iskân etmek düşüncesi kabul edilmişti.[28] Nitekim Kürt ayaklanmaları vs gibi siyasi olaylar bahane edilerek devletin tedip politikalarında bu strateji günümüze kadar hep gözetildi.

Şark Raporları artık rutin bir devlet göreviydi. Dersim başta olmak üzere Şark tabir edilen Kürt yerleşim coğrafyasından sürekli istihbarat raporları hazırlandı. İstihbarat raporlarını bir kısmı bölgede devşirilen ispiyoncu ve ajanlar marifetiyle yapılıyordu. Bu kişiler “seyyar istihbarat elamanları” kategorisinde idi. Raporlar devam ederken 1928’de Ağrı’da ayaklanma başlamıştı. Zilan katliamının kamuoyuna yansıması ile, bütün Kürt bölgelerinde tedirginlik kara bulut gibi çöktü. Raporların içeriklerinden haberdar olmasalar bile, Kürtler özelde Dersimliler aleyhlerine bir şeyler yapılacağının farkındaydı.

Zaten devlet 1938’den takriben 8 yıl önce Jandarma Umum Komutanlığı raporunda, “Hariçtekilerle münasebetinden şüphe edilen ve Koçkıri’ye kadar nüfuzu şamil olan ve hariçteki katil ve hırsızları da himaye ederek silahlı kuvvetlerini ve adamlarını artıran bu adam kati tedbirler alınmazsa istikbalin Dersim için hazırlanmış̧ bir şefidir,” şeklindeki açıklaması ile Seyit Rıza’nın geleceğine dair yapılacakları adeta not düşmüştü. Çünkü onlara göre bölgede sorun teşkil eden aşiret reislerinin başında Seyit Rıza geliyordu: “Seyit Rıza varken, bunların ne Türklüğü ne de insanlığı kalır.”[29] ifadeleri yok edilmesi için verilen bir icazet hükmündeydi.     

Diğer tarafta, Cumhuriyet’in Dersim’de otoritesini tesis etmesi, Seyit Rıza’nın otoritesinin bitmesi anlamına gelecekti. Seyit Rıza da bunun farkında olmalı ki: Elâzığ̆ Valisi Ali Cemal Bardakçı’nın, Elâzığ, Sürsürü Köyü’nde metruk Ermeni mülklerinden biraz arazi verilerek Dersim’den uzaklaştırılmasını kabul etti. Birçok Dersim ağası da bu politika çerçevesinde Elazığ’da muhtelif köylere dağıtılarak yerleştirildiler. Nuri Dersimi de H(X)ulvenk Manastırı arazisine bu sırada sahip oldu. Şeyh Said ayaklanması ile başlayan süreç, Zilan katliamı ile son bulunca, Kürtlerin mukavemeti kırıldığında politikalar da yeniden şekillendi. Ali Cemal valilikten alındı, yerine atanan Vali Fahri Bey, Dersim Aşiret reislerine verilen arazilerin tümüne el koydu.  Çaresiz ve geçimsiz kalan Dersim aşiret reisleri geldikleri gibi Dersim’e geri dönmek zorunda kalmışlardı. Seyit Rıza o günden sonra olacakların farkında olarak tedirgindi.

1930 Pülümür Askeri Harekâtı

Dersim, Ulus Devlet kurucularının hep çekim alanındaydı. Zilan katliamı sıcaklığını korurken, Hoybun Örgütü’nce 6. Bölge olarak belirlenen Zilan bölgesinde, Kürtçülük faaliyetlerinden endişe duyuluyordu. Bu sırada, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Erzincan’da incelemelerde bulundu. Bölgede korku iklimi yaratarak olayların buraya sirayetini önlemek için, kıştan önce Erzurum ve Erzincan’ın tespit edilen bazı mıntıkaları ile Pülümür’de esaslı bir tedip harekâtı ön görülmüştü. İşin doğrusu Ağrı’da devam eden çatışmalardan başka Dersim’de hareket gerektiren hiçbir sebep yoktu.[30] Fevzi Çakmak’ın ziyaretinden bir müddet sonra Pülümür Kaymakamı’nın evine bir gece kimliği belirsiz kişilerce mermi sıkıldı. Muhtemelen Fevzi Paşa’nın öngördüğü hareketi başlatmak için yapılan bir provokasyondu. Bu olayın ardından hazırlıkları ikmal edilmiş olan harekâtın icrasına karar verilerek Pülümür’e askeri harekât başlatıldı.[31]

Uçakların katılımıyla Ekim 1930’da icra edilen Pülümür harekâtı esnasında bazı köyler yakılarak tahrip edildi. Gerçek zayiat konusunda herhangi bir resmi malumat olmamakla beraber, Jandarma Umum Kumandanlığının Dersim Raporu kitapçığında,[32] tahmin edilen ölü sayısının 1500’ün üzerinde olduğu yazılıdır. Yapılan sözlü tarih çalışmalarında ölü sayısının 2500 ile 3000 arasında olduğuna işaret eden oldukça fazla söylem ve emareler var.

 

Seyit Rıza’nın Sin Baskını (1933)

Düşünülen tedip, Pülümür harekâtı ile sonlanacak değildi.  Tertele harekâtı için bunlar prova mahiyetinde eylemlerdi. Sin baskınından önce, istihbarat ve asayiş raporlarında, başkaldırı niteliği taşıyan ciddi bir vaka söz konusu olmamasına rağmen Seyit Rıza’nın ismi oldukça öne çıkmış̧, zorbalık yaptığı, Kürtçülük faaliyetlerinde bulunduğu yönünde iddialar ortaya atılmıştı. 

Seyit Rıza’nın her hareketinin özel önem arz etmesi, onun bu tarihlerden çok daha önce bölgede edindiği saygınlık ve otoriteden kaynaklanıyordu. 1931 yılında hazırlandığı tahmin edilen Jandarma Genel Komutanlığı’nın Dersim adlı raporunda, Seyit Rıza’dan sıkça bahsediliyordu.[33] Bölgeden çıkarılması gereken reislerin listesinde Seyit Rıza, çocukları ve kardeşinin çocuklarına birinci sırada yer verilmişti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 tarihli raporunda; Seyit Rıza’nın nüfuz alanının arttığını ve tedbir alınmaması halinde ileride “Dersim için hazırlanmış̧ bir şef” olacağı ifadesi kullanılıyordu.[34] Seyit Rıza’yı kim hazırladı, nerede, nasıl hazırlandı konusunda tek bir kelime edilmiyordu. Resmi söylemlere bakılırsa, bu feodal güç̧ otorite tanımaz bir hale gelmişti.  Sin baskını, Seyit Rıza’nın geldiği noktadaki gücünü göstermekteydi.

1933 yılının yazında Seyit Rıza’nın oğlu Babo (Baba) İbrahim, Kırganlı Mehmet tarafından Sin köyünde öldürüldü. Seyit Rıza, oğlunun intikamını almak için Sin Köyünü bastı,[35] köyde Kırganlı Mehmet ailesi ile irtibatlı bütün ailelerin eli silah tutan erkeklerini öldürttü̈ ve köye oturdu, yani el koydu.  Buradan anlaşıldığı kadarıyla Cumhuriyet, Dersim’e istenilen şekilde nüfuz etmeyi başaramamıştı. 1935 yılında İsmet Paşa, geniş̧ kapsamlı bir “Şark Vilayetlerini inceleme” gezisi’ ne çıktı. Döndüğünde, bu konuda bir rapor hazırlamakla kalmadı, olayları daha iyi tetkik etmesi için Umum Müfettişi Abidin Özmen’i de görevlendirdi.Bunların neticesinde ortaya çıkan değerlendirmeler Cumhurbaşkanı’na sunuldu. Raporunda, Dersim’e bir harekât yapılmasının gerekliliği vurgulanmıştı. Hatta, bu harekâtın tarihi ve yol haritası bile o tarihte şekillenmişti.

Musul meselesi bütün iç̧ kargaşalara ve isyanlara rağmen kendilerince halledilmişti. Hatay meselesi için diplomatik hamleler ve ataklar yapılırken, Dersim’de çıkacak olası bir kargaşadan Fransızların istifade edeceği endişesi hükûmeti rahatsız etmekteydi. Avrupa’daki olaylar neticesinde, Dünya’nın hassas bir döneme girmesi de ayrı bir tedirginlik yaratıyordu. Bu ahval içinde: Başvekil bizzat ülkenin doğusunu ziyaret etmiş ve tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden bir tanesi de Dersim’in tedibi ve ıslahıydı. Dersim sorunundan mümkün olduğunca çabuk kurtulmak gerekiyordu.

Almanya’da başlayan nasyonalist akım, yalnızca Avrupa’yı etkisi altına almadı. Bütün dünyada yükselişe geçen milliyetçilik, Almanya’da iktidar olmayı başarmıştı. Hitler önderliğindeki Nazi iktidarının saldırganlığı ile Avrupa’da çatışmalar başlamış, Dünya yeni bir savaşın eşiğine gelmişti. Türk devleti, henüz I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş̧ Savaşı’nın yaralarını sarmadan yeni bir maceraya atılmaya niyetli değildi. Hatay meselesi ise, I. Dünya Savaşından beri çözüm bekleyen konulardan biriydi. Devlet mevcut ortamdan istifade etmeyi de becermişti. Hatay meselesini gündemde tutarak, Fransa’nın zayıf olduğu bu dönemde meseleyi çözmek için hamleler yapılıyordu.

Fransa, Avrupa’daki kargaşadan etkilendi ve 1936 yılında Lübnan ve Suriye’ye bağımsızlık verdi. Türk hükûmetinin baskısıyla Sancak bölgesine de bağımsızlık verildi, arkasından bölgeye Hatay adı verilerek cumhuriyet ilan edildi. Türk hükûmeti, Hatay’ın ilhakı için fırsat kollarken, Dersim meselesinin sorun oluşturmamasını, kısa zamanda halledilmesini istiyordu.

Dersim bölgesi ile ilgili o güne kadar yapılan istihbarat, inceleme ve tetkikler sonucu hazırlanan raporlar genel bir kanaat oluşturmuştu. Gerekçeler hazırlanarak, uygun bir zamanda, etkili askeri harekât yapılacağı 1935’te netleşmiş, Seyit Rıza hedef tahtasına konmuştu. İsmet Paşa, Dersimlilerin düşünülen harekât tarihinden önce bir başkaldırıya girişmeleri ihtimalini de öngörmüş “Dersimliler bizim düşündüğümüzden evvel harekete kalkarsa programı hemen tatbik etmek zaruridir” ifadesiyle, baskılardan dolayı bölgenin patlamaya hazır halini ortaya koymuştu. Paşa, düşüncesinin ve eylemlerinin ifşa olmaması için uygulamaların gizlilik içinde yapılması talimatını verdi. Planları sadece icra vekilleri, Genelkurmay Başkanı, Meclis Başkanı, Vali ve iki Genel Müfettiş ile 3.Ordu Müfettişi şahsen bileceklerdi. Maiyet memurlarına bile bunlardan söz edilmeyecekti. Bu ifadeler, devletin Dersim meselesiyle ilgili tedip ve tenkil hususunda ne kadar kararlı olduğunun göstergesiydi. Dersim’e yönelik harekâtın, artık hiçbir somut olay olmasa da icra edileceği kesinleşmişti. “Dersim Vilayeti teşkili ile askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır,” ifadesi gelinen noktayı özetliyordu.

1937 Askeri Harekatı ve Tenkil

Bölgedeki aşiret reislerinin merkezi otoriteyle tanıştığı 1840 yılından, 1930’lu yıllara kadar maslahatçılıkla durum idare edilmişti. Cumhuriyet rejiminin güçlenmesi ile birlikte devlet bu bölgeye el uzattı. Yeni rejim kendi hâkimiyetini tesis etme sürecinde, ağa ve dedelerin egemenlik alanlarını sınırlandırmak istiyordu. Bu yaklaşım, bölgeyi yöneten unsurlarda ciddi korku ve rahatsızlıklar yarattı. Devlet, bilimsel ve programlı biçimde bölgeye yerleşmeye çalışıyordu. Yolların, köprülerin, karakolların ve özellikle okulların inşası, Dersim’deki feodal yapı tarafından tehdit olarak algılandı. Bu feodal yapı içerisinde söz sahibi olan kişiler; ağalar, aşiret reisleri, seyitler, dedeler, aralarında bir birlik oluşturmuş̧ durumda değildiler. Dersim’de tarih boyunca devam eden, aileler arasındaki üstünlük çekişmesi, ağalar arasında devlete yakın olma refleksini geliştirmişti. Kimileri devletten uzak durmayı seçerken, kimileri devletin gücünü idrak ederek, devletten yana olmanın daha akıllıca olduğuna inanıyordu.

Seyit Rıza ise hem ağa hem de seyit olması nedeniyle bölgenin tek hâkimi durumundaydı. Bu durum resmi otoritenin hoşuna gitmiyordu. Nitekim Naşit Hakkı Uluğ̆, 1925-1928 yılları arasında bölgeye yaptığı ziyaretlerde Seyit Rıza’nın gücünü kavramış “Bu adam Dersim’in karanlık vicdanında bir urdur[36] diyerek, bölgedeki asıl tehlikenin Seyit Rıza olduğuna açıkça ifade etmişti.

Seyit Rıza, 1926 yılından itibaren Dersim’in selameti için yok edilmesi gereken bir hedef haline geldi. Tehlikeyi sezen Seyit Rıza, hükümet erkânının toplantılarına katılmayarak, kendisini korumaya çalıştı. Seyit Rıza kurtuluşu ortak çıkarlara dayanan feodal bir ittifak olarak gördü. Demenan, Hayderan, Kureyşan, Yusufan, Bahtiyar ve Abasan aşiretleri ile mutabıktı.

Dönemin Cumhuriyet kadrolarının Dersim’e bakışı, “tek ulus” yaratma projesiyle bağlantılıydı. 1930’lu yıllarda Almanya ve İtalya’daki ulusal karakterli hareketler, Fransız İhtilali sonrasında gelişen ulusçuluk fikrinin doruk noktasını oluşturuyorlardı. Türk devletinin kurucuları da bu akımlardan etkilendiler. Bazı savlara göre bu akımın öncüsü İttihat ve Terakkiden gelen Mustafa Kemal’in kendisiydi. Avrupa’da ırkçılık henüz o kadar yükselmemişken 1924 Anayasası’na “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresi konularak zaten öncü modeli oluşturmuştu.

İlk bakışta Türklük tanımı, yaratılacak yeni ulus için yeterli tanımdı. 1924 Anayasası’nın açık hükmüne rağmen, raporların hemen hepsinde; Türkleştirme, Türk örfüne bağlı insanlar yetiştirme gayretleri öne çıktı. “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı Türk camiasının içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen Öz-Türk hukukuna mazhar kılınmalı.”[37] görüşü, devletin resmî ideolojisi olarak raporlara yansıdı. Faşizm başka nasıl olabilirdi.

Yapılacak harekâtın şekli, sertlik derecesi de raporlarda açıkça ifade ediliyordu: “....Dersim okşanmakla kazanılmaz. Müsallah kuvvetin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder.” [38] Bu raporlara göre Devlet ideolojisinin tahakkuk etmesi esas alınırken, Dersim’e yapılması planlanan harekâtın Cumhuriyet’in şanına layık olması ve kesin sonuç vermesi gerektiği savunuluyordu. Umum Müfettişi İbrahim Tali, bu düşünceyle, 1931’de devletin yeterince güçlü olmadığına inandığı için, harekâtın daha sonraki yıllara bırakılması gerektiği düşüncesindeydi.[39]

Esasına bakıldığında Dersim meselesi, raporlara yansıdığı kadar vahim bir mesele değildi. Aşiret ağalarının ve bölgenin ileri gelenlerinin il yönetimine katılmaları, entegre olma noktasındaki sıkıntıları hafifletmişti. Birinci Meclis’e seçilen Dersim mebuslarından Mustafa Ağa (Mıçe Ağa), Dersim İdari Mahkemesi üyesiydi. Diyap Ağa hariç Birinci Dönem mebuslarının beşi de aydın insanlardı.

1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskân Yasası, yeni bir ulus yaratmanın finaliydi. Bu yasaya göre, Dersim, 4 bölgeye ayrıldı, “yasak bölge” olarak tanımlandı. Bölge halkının,1-2 numaralı bölgelere nakledilmesi planlandı. Yasa gereği, Türkçe konuşmayan ve Türk olmayanlar, iskâna uygun Türk köylerine yerleştirilecekti. İskân Yasası, harekât öncesi bölgeyi boşaltmayı öngörerek hazırlanmıştı fakat istenilen sonuç alınamadı. Uygulamadaki güçlükler neticesinde, infialden de çekinilerek, boşaltma işlemi tamamlanamadı.

İsmet Paşa’nın, Atatürk’ten onay aldığı 1935 raporundaki fikirlerini hayata geçirmek için bir eylem planı hazırlandı: Buna göre; Kürtler tamamen korkutulup sindirilecekti. Bu çerçevede kanuni düzenlemelere gidildi. Tunceli Vilayeti Teşkili Kanunu, 25. 12. 1935 tarihinde meclisten geçirildi. 1940 yılına kadar yürürlükte olacak kanun, 2 Ocak 1936 yılında Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi, 6 Ocak 1936’da Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elâzığ̆, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elâzığ̆ merkezli Dördüncü̈ Genel Müfettişlik kuruldu, müfettiş, vali ve kumandan sıfatlarıyla Korgeneral Abdullah Alpdoğan atandı.[40] Tunceli Vilayeti Teşkili Kanunu yürürlüğe girdikten tam 15 ay sonra 1937 harekatı başlatıldı.

1937 Askeri Harekat Öncesi Kürtlere Yönelik İlk Yargısız İnfazlar.

Dersim’e operasyon için yapılan bir dizi hazırlığın içinde Diyarbakır toplantısı oldukça dikkat çekiciydi. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın başkanlığında; 1.Umum Müfettiş Abidin Özmen, 4.Umum Müfettiş Tunçeli Vali Kumandanı Abdullah Alp Doğan, Diyarbakır Bölge Jandarma Kumandanın Nazmi Sevgen ile yapılan toplantıda alınan karara göre bölgede yargısız infaz, toplu katliamlar başlatılmıştı. Kanaat önderi olarak belirlenen Kürtler evlerinden, köylerinden alınarak infaz ediliyordu.[41] Amaç, yapılacak Dersim harekâtında bölgeden olabilecek tepkileri engellemek, psikolojik bariyer oluşturmak ve Dersim’i yalnız bırakmaktı. Yıllarca aydınlanmayan bu mesele 1952 yılında Diyarbakır Milletvekili Hasan Ekinci’nin gayretleriyle, Koçkıri meselesi gibi TBMM’de araştırma komisyonu kurularak ifşa oldu. Ortaya çıkan evraka nazaran: Diyarbakır, Mardin, Siirt, Batman, Muş bölgesinde meşhur Seyithan’ın oğlu Selahaddin, Şeyh Misbah, Cemil’e Çeto ailesinden Genco İbrahim, Pencinar aşireti reislerinden Felemez, üç kardeşi ile birlikte öldürülen insan sayısı 93 kişiydi. Gerçek rakam kaydı tutulanın birkaç misliydi, öldürülen fakat 93 kişilik listede yer almayanlar arasında Şeyh Abdürrahim ile 12 arkadaşı da vardı.

Şeyh Abdürrahim Dersim’e Giderken Öldürüldü

Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in küçük kardeşidir. 1925 yılında ağabeyi idam edilip isyan bastırılınca, Piran, Çapakçur, Karlıova ve Hasenanlı firarilerle birlikte, 1927’de Suriye’ye kaçtı. Bu grup yıllar boyunca, kış aylarında Suriye’de, yaz aylarında ise Bingöl, Palu, Gökdere, Karlıova, Hınıs, Tekman, Malazgirt, Bulanık bölgelerinde gerilla mücadelesini sürdürdü.

1930 Ağrı Ayaklanması ve Hoybun’un güç kaybetmesinden sonra, grubun çoğu çıkarılan aftan istifade ederek geri dönmüştü. Şeyh Abdürrahim sadık arkadaşlarıyla Suriye’de kalmayı tercih ettiler. Seyit Rıza’nın isyanının haberleri Suriye’ye ulaşınca, Hoybun bünyesinde siyaset yapan Şeyh Abdürrahim on bir arkadaşı ile Dersim’e geçip, Seyit Rıza’ya yardım etmek için Türkiye’ye girdiler. Kafilede olan ordudan tart edilmiş Yüzbaşı Ziya’nın ihbarı sonucu, Şeyh Abdürrahim ile arkadaşları Bismil’in Salat köyü yakınlarında öldürüldüler.[42]

Harekat Öncesi Hazırlıklar

Harekât için yol şarttı. Alpdoğan yol yapımına öncelik verdi. Dersim, Elâzığ arasına Pertek Köprüsünü, Elâzığ’ı doğuya bağlamak niyetiyle de Gülüşkür Köprüsü’nü yaptırdı. Pertek-Hozat yolunu işlevsel hale getirmek için Singeç Köprüsü’nün inşaatını da başlattı. Aynı yıl, Ovacık’ta kışla ve hükûmet konağı inşaatları başlatmıştı. Dersim’in; Amutka, Kahmut, Karaoğlan, Sin, Hayderan, Danzik ve Pah gibi stratejik merkezleri bucak yapıldı; bu bucakların her biri için karakol inşaatına başlandı. Mamiki köyünün adı Tunçeli olarak değiştirilerek, Tunçeli Vilayeti ve 4. Genel Müfettişlik Komuta Merkezi oldu. Mamiki köyü (Kalan) daha sonra tedip ve tenkil harekatlarının idare ve komuta merkezi olarak da hizmet gördü. 4 Genel Müfettişlik, 1936 yılında aşiretlerin silahlarını teslim etmeleri yönünde bir bildiri yayımladı. Bu bildiride, silahlarını teslim edenlerin cezalarının erteleneceği duyuruldu. Aşiretlerden bir kısmı bu çağrıya uyarak silahlarını teslim etti. Adli kayıtlara geçen 3.700 suçludan 2.000’inin silahlarını teslim etmesi, Alpdoğan için ciddi bir başarıya denk düşüyordu.

Demenan ve Hayderan aşiretleri ise, kendi bölgelerindeki inşaat halindeki karakollara taciz ateşinde bulunarak baskınlar düzenlediler. Baskınlar 1937 olaylarına giden sürecin ilk silahlı çatışmalarıydı. Hükûmet, taciz ateşlerine karşılık vermek suretiyle işi geçiştiriyordu. Herhangi bir takip veya askeri operasyondan kaçınmaktaydı. Gerekli hazırlıkların tamamlanmaması ve Musul, Hatay gibi dış sorunlar nedeniyle, planlanandan önce yapılacak bir harekâtın başarısız olma ihtimali de göz önünde bulundurularak, uygun zaman bekleniyordu.

Bu süreçte çatışmaya girmekten imtina edildi. Planlanan genel hazırlıklar yapılmaktayken, 1937 yılının Mart ayında aşiretler arasında kıpırdanmalar başladı. 21-22 Mart gecesi, Demenan ve Hayderan aşiretleri, Kahmut ve Pah nahiyeleri arasına yapılan, çelik halatlı asma köprüyü yakıp telefon hattını kestiler. Naşit Uluğ’a göre, “Dersimliler büyük eylemlerini genellikle 22 Mart sabahı başlatırlardı”. Bu tarih, güneşe tapılan devirlerden kalan bir inanç gereği kutsal kabul ediliyordu. Nitekim Pah Köprüsü’nün yakıldığı tarih de 21’i 22 Mart’ta bağlayan geceydi.[43] O gece ilkbaharın da başlangıcı, Newroz günüydü. 4.Genel Müfettişlik, bu olaylara sert bicimde yanıt vermektense, planlanan büyük operasyonun hazırlıklarını hızlandırmayı tercih etti. Karakollar yeni birliklerle takviye edilirken, köprüler ve yolların emniyete alınması için, ek silahlı birliklerle korumaları güçlendirildi. Genelkurmay operasyonun çapını belirlemiş, yedi uçaklık ek bir Tayyare bölüğünü daha Elazığ’a sevk etme kararı almıştı.

Hava Saldırıları ile Sindirme Operasyonları

Abasan, Demenan, Yusufan, Hayderan ve Kureyşan aşiretleri 24 Mart’ta Sin Karakolu’na baskın düzenlediler.[44] Muhalif aşiretlerin çatışmalarda başarılı olmaları halinde diğer aşiretlerin de onlara katılmaları ihtimal dahilindeydi. 22 Nisan’da 150 kadar silahlı adamın Sin’in kuzeyinde Haçeli- Zeynıkan’da bulunan Seyit Rıza’nın evinin önünde toplandığı bilgisi de alınınca[45] bölgeye 24 Nisan 1937’de hava saldırısı düzenlendi. 

Harekat artık fiilen başlatılmıştı. Seyit Rıza’nın evinin çevresi bombalandı, bombardımanda Seyit Rıza’nın küçük oğlu Sah Hüseyin’in kolu kopmuştu.Seyit Rıza’nın yeğeni Rehber milisti, Rıza’nın ilk karısı Elif’e, Reber vasıtasıyla oğlunun tedavi edileceği sözü verildi. Teslim alınan Şah Hüseyin, Elâzığ’a götürüldü, tedavisi yapıldıktan sonra sorguya alınarak tutuklandı. Elâzığ̆ Vilayeti şifrelerinde, Seyit Rıza’nın büyük oğlu Şeyh Hasan da Sin’den gönderdiği bir mektupta, “Babasının işlerine karışmadığını, harekâttan mesul tutulmamasını” talep ettiği yazılmıştı.

Hava harekâtlarıyla muhalif aşiretler psikolojik baskı altına alınması amaçlanıyordu. Ancak, karakollara ve askeri birliklere yönelik saldırılar bitmemişti. Müfettişlik ise kara harekâtı hazırlıklarını tamamlamıştı. 26 Nisan’da, Askisor’da ve Pah’ın kuzeyindeki 9. Seyyar Jandarma Taburu Süvari Bölüğü’ne bir saldırı daha yapıldı. Alınan istihbaratlar, “asiler Mazgirt, Pah, Kahmut, Sin’e saldırmaya devam edeceği ve Pertek Köprüsü ile Mazgirt Köprüsü’nü yıkmaya teşebbüs edecekleri” yönündeydi. Bölgeye takviye birlikler sevk edilmeye başlandı.

Kararlaştırıldığı üzere, Eskişehir’de konuşlanan Hava Kuvvetleri uçak bölüğü bölgeye sevk edildi. Ankara’dan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da bölgeye intikal ettirildikten sonra operasyon başlatıldı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bölgeye gelerek harekâtı bizzat yönetiyordu. [46]

İlk hedeflenen, asilerin Nazımiye, Keçiseken, Sin, Karaoğlan’dan oluşan hattını kuzeye sürmekti. Nitekim, bu plan uygulamaya başladıktan kısa bir süre sonra hedefine ulaştı ve söz konusu hat tutuldu. Hattın güneyinde ise silah toplama ve temizlik isleri devam ediyordu. Seyit Rıza’nın bütün çabalarına rağmen, devlete karşı silaha sarılan aşiret sayısı altıyı geçmedi. Muhalif ittifak, Abasan, Hayderan, Demenan, Kureyşan, Bahtiyaran ve Yusufan aşiretlerinden oluşmaktaydı. Bu aşiretler, Halvori-Venk civarında birlik ve sadakat yemini etmiş ve topluca direnişe geçmişlerdi. 26-27 Mart tarihli 1144-1146-1169-1171 sayılı şifre suretlerinde aktarılan bilgiye göre, Demenan ve Hayderanlar Pah ve Kahmut bucakları ile Harçik Deresi’ne, Kureyşan, Yusufan ve Abasanlar Sin bucağı bölgesine, Hayderan ve Abasanlar Askisor Karakolu’na saldırılarda bulunurken, devlet hava bombardımanı yapmak, stratejik bazı noktaları tutmakla yetiniyordu.

Tenkil Harekatı

İçişleri Bakanlığı, 28 Nisan 1937 günü, Dersim aşiret reislerinin hükümet kuvvetlerini kendi bölgelerinden uzaklaştırmak için birlik oluşturup karakollara baskın yaptıklarını öğrenince daha fazla beklemenin iyi sonuç vermeyeceği kararına varılmıştı. 8 Mayıs 1937’de Genelkurmay, Bakanlar Kurulu’nun tenkil harekâtına dair kararını Dördüncü Genel Müfettişliğe bildirdi. Harekât bu bilgiyle resmen başlatılmış oldu. Muhalif aşiretler köylerini boşaltıp sarp yerlere ve mağaralara çekilirken, hükümet birlikleri alan hakimiyeti için baskınlar düzenliyordu. İlk kuvvetli baskın 26 Mayıs’ta Bahtiyar aşiretine ait köylere yapıldı. Operasyon öncesi boşaltılan Reşkan, Gözerek, Varuş, Çökerek ve Çat köyleri yakıldı. Devlet kararlılığını, köy yakmalar, kuvvetli takip ve baskınlar marifetiyle gösterdi. Böylece muhalif aşiretlerin ittifakında çözülmeler başladı. Mayıs sonu ve Haziran ayının ilk haftasında, Hayderan, Demenan, Yusufan aşiretlerine mensup bazı isyancılar teslim oldular. Bu çözülme sureci Seyit Rıza’nın ailesine de sirayet etti.

Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber devlete dehalet edip milis olanlardandı. Rehber, Seyit Rıza’nın oğlu İbrahim’in 1933 yılında Sin’de öldürülmesi olayının şüphelisi konumundaydı. Amcasının bunun hesabını soracağını bildiğinden devletle işbirliği yapmıştı.[47] Yanında, iyi silah kullanan bir grubu da vardı. Rehber ve arkadaşları, askerlerle birlikte hareket etmeye başlamış̧ ve istihbarat faaliyetlerinde orduya yardımcı olmuşlardı. Seyit Rıza’ya doğrudan yanaşamayan Rehber’in en önemli icraatı bu sırada gerçekleşti. Ziyaret bahanesiyle, Ali Şêr ve karısı Zarife’nin saklandıkları mağaraya girdi ve onları öldürdü (9 Temmuz 1937). Kesik başlarını General Abdullah Aldoğan’a teslim etti. Askeri birlikler gerek arazi yapısı gerekse Seyit Rıza’nın güçleriyle ilgili temel bilgileri, Rehber gibi gönüllü yerli ihbarcılardan veya para karşılığı edinilmiş bu bilgiler üzerinden harekât şekillenmişti. Kürtleri sindirme düşüncesinde olan hükûmet katında Dersim meselesi ciddi bir meseleydi. Başbakan İsmet İnönü, 18 Haziran’da trenle Elâzığ’a gelip oradan Dersim’e geçerek harekâtı yerinde izliyordu. (İsmet İnönü- Sincik Dağı Fotoğrafı)

22 Haziran’da, Sincik Dağı’nı, Potur ve Ortadağ’ı almak için hükümet kuvvetleri tarafından büyük bir saldırı başlatıldı. Muhalif aşiretleri ciddi kayıplar veriyorlardı; ailelerinin can güvenliğini sağlayabilmek için onları Kalan ve Kutu Derelerindeki mağaralara götürdüler. Abasan, Bahtiyar ve Yusufan aşiretleri, Kalan Deresi ve Tujik Dağı’nın eteklerindeki İksor, Şıkeftan bölgesindeki mağaralara yerleşirken; Demenan, Hayderan ve Kureyşanlar, Kutu Deresi’ne sığındılar. Bu bölgelere ulaşamayan birçok aile ve aşiret mensubu silahlarını devlete teslim etmekteydi. Devlet, halkı ikna etme çalışmalarına hız verdi, bu amaçla uçaklardan bölgeye bildiriler atmaya başlandı. Askeri güçlerin saldırıları ise aralıksız sürmekteydi. Kalan, Şıkeftan ve Kutu Deresi havadan bombalandı, bu bölgedeki mağaralara sığınan sivil halktan insanların çoğu öldürüldü. Temmuz ayı sonuna gelindiğinde, itaat etmeyen aşiretleri iyice sıkışmış durumdaydılar, çaresiz teslim olmaya başladılar. Seyit Rıza ve Bahtiyarlı Şahin Ağa hariç diğer aşiret liderleri devlet güçleri tarafından ele geçirilmişti.

Seyyit Rıza ile en son 16-17 Ağustos gecesi Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeni) Birdo bölgesinde çatışmaya girildi. Seyit Rıza kurtuldu ama ikinci eşi Bese ve üç torunu bu çatışmada öldürüldü.[48] Bu çatışmadan sonraki hedef, direnişin kalesi konumundaki Tujik Dağı oldu. Tujik Dağı ve eteklerindeki vadilere yönelik saldırılar başlatıldı. Hava saldırılarıyla vadiler ve açık alanlar bombalandı. İksor mağaralarına tahrip kalıpları atılarak saklananlar imha edildi. Mağaraların ağızları kapatılarak içeriye gaz sıkıldı, yaşanmaz hale getirildi. Ancak, bir türlü Seyit Rıza’ya rastlanmıyordu.

Seyit Rıza’nın oğlu Şeyh Hasan çatışmalar sırasında öldürülmüş, diğer oğlu Şah Hüseyin de devlet güçlerine esir düştü. 26 Ağustos’ta Bahtiyar aşireti reisi Sahin’in de öldürdüğü haberini alan Seyit Rıza, tamamen yıkıldı. Tujik Dağının güneyindeki mağaralarda bir müddet saklanmayı denedi, buraya yönelik harekâtın başlaması üzerine; aile fertlerinin de dahil olduğu ihanetlerden yeteri kadar ders çıkarmış olacak ki, Cumhuriyet’le baş edilmeyeceği kanaatine vararak teslim olmak/görüşmek için Erzincan’a gitmeye karar verdi.

Elazığ yerine Erzincan’ı seçmesinin onun için özel bir anlamı vardı. 1918 yılında, Rus ve Ermeni güçlerinden kurtardığı Erzincan’ın şimdi kendisini kurtaracağını ümit ediyordu. Ayrıca yaşadıklarından dolayı, Erzincan’a, Elâzığ’dan daha sıcak bakıyordu. Çünkü küçük oğlu Şah Hüseyin’in eli kopmuştu, Elâzığ’da hastanede yatmaktaydı. Diğer oğlu İbrahim 1933’te Elâzığ dönüşü öldürülmüştü. Elâzığ’da, 4.Umum Müfettişliğine yaptığı ziyaretinde General Abdullah Aldoğan’ın kendisini aşağılayan hitapları ve davranış biçimi feodal gururunu incittiği için Elâzığ’a gitmeyi düşünmemişti. Elâzığ̆ onun için acı, ıstırap, aşağılanma, tedirginlik ve hayal kırıklığıydı. Erzincan ise zafer, başarı, kahramanlık ve mutluluk demekti. Esasen Ankara’ya gitmek istiyordu ve bu uğurda Erzincan onun açısından daha uygun bir durak olacaktı. Muhtemelen eski Elâzığ valisi, iki önceki dönem Erzincan mebusu Kemahlı Sabit Sağıroğlu vasıtasıyla bir uzlaşma arama çabasındaydı. Bunun için önce Erzincan’a ulaşması gerekiyordu, fakat düşündüklerini tahakkuk etmeden yakalanmıştı.    Mercanı aşarak ulaşmak istediği Erzincan’a 15 km kala, Molla Köy yakınlarındaki Ekrek Köprüsünden geçerken, 5. Jandarma Bölük Komutanlığına bağlı nöbetçilerin kimlik sorması üzerine ifşa oldu, karakola götürüldü, üst araması yapılıp tutuklandı.

Üst arama tutanağına göre: Üzerinde Zaza marka çift ağızlı bir cep bıçağı, sakal tarağı, üzerinde Osmanlı harfleriyle “Nureddin’in Hediyesi” yazılı bir Dürbin (Dur-bin), bir de balmumu beze sarılı Enam-ı Şerif çıkmıştı.[49] Bölgede Alevi Zazalar ile Sünni Türkler birçok köyde birlikte yaşıyorlardı, dolayısıyla tercüman bulmak sıkıntı olmadan ifadesi alındı (10 Eylül 1937). Önce Erzincan’a, oradan da Kemaliye, Ağın, Keban güzergahı takip edilerek bir kamyonla Elâzığ’a gönderildi.[50] Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler manşetlerinden duyurdular. Dönemin basını ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi” olarak bahsediyordu. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü̈ Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, Abdullah Alpogan’a kutlama mesajları gönderdiler, harekâtın isyan liderlerinin tamamen yakalanması ile son bulmasını da Abdullah Aldoğan’ın tarihi başarısı olarak tanımladılar.

Harekâta temizlik ve silahların toplanması işlemleriyle devam edildi. Son safhaya kalan Koçan ve Kalan bölgelerinde silah toplama işlemi Ekim ayının ilk haftasında tamamlandı, birlikler asıl görev yerlerine geri gönderildi.

Seyit Rıza Ekim ayı ortalarına kadar Erzincan’da tutuldu, Dersim’de tenkil hedefine ulaşırken Seyit Rıza kimsenin tahmin edemediği farklı bir güzergahta Erzincan’dan Elâzığ’a götürüldü ve orada toplanmış̧ bulunan diğer Dersimli aşiret mensuplarıyla birlikte (kayıtlara göre 58) Askeri Mahkeme’de; Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılandı. Ekim ayı ortasında başlayan yargılama 15 Kasım’da bitti. On dört kişi beraat etti. Seyit Rıza da dahil yedi kişi idama, otuz yedi kişi ağır hapis cezalarına mahkûm edildiler. 16/17 Kasım gecesi Seyit Rıza ve diğer altı kişi, Elâzığ̆ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte idam edildiler. Meydanında çınlayan “Evladı Kerbelayıx, bi hatayıx, ayıptır, zulümdür, cinayettir” cümlesi onun son sözleri oldu. Diğer idam edilenler : Seyit Rıza’nın oğlu Şah Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Kureyşan reisi Use Seydi, Demenan reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Hasan ve Hayderanlı Kamer Ağa’lardı.

Dersim harekâtı, resmi kayıtlara göre, bu idamlarla birlikte sona ermişti. Zamanın Başbakanı İsmet İnönü, Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık... Dersim müşkülesinden kurtulduk” derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair” başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli makalesinde, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış̧ ve ebediyen ölmüştür,” yazmaktaydı.

1938’de Katliama dönüşen Askeri Harekat ve 3. Ordu Manevrası

Başbakanın Dersim Müşkülünden kurtulduk sözleri kabul görmemiş olmalı ki, 1937 sonbaharında hükûmet değişti, İsmet İnönü hükûmeti yerine Celal Bayar hükûmeti kuruldu. Yeni Başbakan Celal Bayar, mecliste yaptığı konuşmada, “Bu yıl Dersim denilen işi kati surette tasfiye etmek için devletin bir tedbiri daha olduğunu ve ordumuzun Dersim havalisinde vazife alacağını ve umumi bir tarama hareketiyle kuvvetlerine müzahir olaraktan bu meseleyi kökünden söküp atacağını” söylüyordu. Yapılan askeri hazırlıklar Başbakan’ın söylediklerini doğruluyordu; harekât 1938’de devam edecekti.

1937’de öncelikli olarak devlete karşı silah kullanan muhalif altı aşiret hedef alınmıştı. Yapılan operasyonla altı aşiret sindirilmiş̧ reisleri ve ileri gelenleri öldürülmüştü.Bundan sonraki operasyon ise, daha önce yapılmış olan, tenkil (tepeleme, cezalandırma) ve tedip (terbiye) etme harekâtının devamı niteliğindeydi. Bu hareketin birinci aşaması Ekim 1937’de son bulmuştu. İkinci aşama için 1938 baharı beklenmekteydi. 4.Umum Müfettişliği, 1937 tenkilinde yok edilememiş muhalif aşiretlere mensup isyancıların baharla beraber tekrar harekete geçeceği düşüncesindeydi ki, hazırlıklarına kıştan itibaren başlamıştı.

Genelkurmay’ın 21 Mart 1938’de yayımladığı emirde, “Bu yıl hazirandan itibaren Tunceli’de geri kalan tenkil ve silah toplama harekâtı yapılması hükûmetçe karar altına alınmıştır” deniliyordu.[51]

21 Mart’ta yayımlanan emrin devamında, harekâta katılacak kıta ve birlikler sıralanmıştı. Hükumetçe alınan karara göre, operasyonun hedefleri şunlardı: Maksut, Keçel Uşakları, Hemzik ve Külhan olaylarını yapanlarla bunlara yardım edenlerin tedipleri, 1937 yılı muhalefet bakiyelerinin takip edilmesi, asker bakaya ve kaçakların takibinin yapılması ve silah toplanması. Emre göre, 5.000 kişi Tunceli’den çıkarılıp başka yerlere yerleştirilecek, yasak bölgelerin sınırları tespit edilecek, bu bölgeden yararlanma koşulları düzenlenecek, yol, köprü̈, kışla, okul ve hükümet konaklarının inşasına devam edilecekti.

1938 yılının ilk asayiş olayı 2 Ocak’ta meydana geldi. 4. Genel Valiliğin, Munzur-Merho-Mercan Dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararının uygulanmasıyla olaylar başladı. 1937’de devlete karşı silah kullanmayan Kor Abas, Keçel ve Balan aşiretleri sıranın kendilerine geldiğinin farkındaydılar toplanıp direnme kararı almışlardı. Ovacık’tan bölgelerine gönderilen Jandarma birliği ile silahlı çatışmaya girdiler. Askerlerden yedisi öldürüldü, akabinde Mercan Karakolunu bastılar, baskın iki asker daha öldürüldü. Bu iki olay kayıtlara, “Maksut ve Mercan Deresi olayları” olarak geçti.

18 Ocak 1938 tarihli raporda, “Maksut Uşağı ve Mercan Deresi olaylarından sonra eski propaganda tekrarlanmakta, ağaların sürüleceği, halkın hayatı yok edileceği tecil edilen cezaların uygulanacağı, beraber hareket edilmese de bütün aşiretlerin kırılıp mahvedileceği propagandaları yapılmaktadır” [52]yazıyordu. Ne yazık ki operasyonlar bittiğinde ağaların propaganda yapmadığı, gerçeği gördükleri için feryat ettikleri hakikati ile Dersim Tertele, acı ve kırım ile yüzleşmişti.

Son olaylar yapılan propagandalar yeni bir harekâtın yapılmaması halinde, 1937 harekâtında alınan neticenin bıraktığı tesir yok olacak, her şey eskiye dönecekti. Akıbetlerinden kuşku duyulan Demenan, Hayderan, Bahtiyaran, Kureyşan ve Yusufan aşiretlerine mensup eski isyancıların, bölgede saklandıkları tahmin edilmekteydi. 4.Umum Müfettişliği, Koçan, Körabas, Balan ve Aşuran ağalarının eski güçlerini kazanmakta olduklarına inanıyordu. Aktarılan istihbarat raporları bu düşünceleri teyit etmekteydi.

  1. Umum Müfettişlik planlanan harekâtın en geç 1 Haziran 1938’de başlamasını istiyordu. Harekât için Tunceli’ne gönderilecek kuvvetlerin bu tarihe kadar Tunceli civarında hazır bulunmasının faydalı olacağını bildirmesi ile bölgeye askeri sevkiyat başlatılmıştı. Hükümet 4.Umum Müfettişlik kuvvetlerince yapılacak operasyona ek olarak, 3. Ordu’nun 1938 yılında yapacağı manevranın da bu bölgede icra edilmesini kararlaştırıldı. 3.Ordu, kendi ülkesinde manevra yaparken; savaş, işgal, arama, tarama faaliyetlerini, kendi vatandaşları olan canlı hedeflere yönelik olarak tatbik edecekti. Türkiye’de bir ilkti, zaten dünyada da benzeri olmayan bir uygulamaydı.        
  1. Umum Müfettişlik Birliklerinin Başlattığı Katliam

İlk iş 4. Umum Müfettişlik Birliklerinin tenkil harekâtının yapmasıydı. 2 Mart 1938’de birlikler, operasyon bölgesindeki öngörülen mahallere intikal etmeye başlamışlardı. Bölgenin coğrafi şartları askeri harekâtı zorlaştırıyordu her zamanki gibi. Bu nedenle, 1937 harekâtında belirleyici olmuş̧ olan hava saldırıları yine gerekli görülüyordu. Üç bölük, on sekiz adet uçak bölgeye intikal ettirilmiş önce Diyarbakır oradan da Elâzığ’da konuşlandırıldı.

1937 harekâtına benzeyen askeri bir planla işe başlandı. 12 Haziran 1938’de başlayan operasyon iki aşamalıydı. Birinci aşamada, 4.Umum Müfettişliği emrindeki birlikler tedip ve tenkile devam edeceklerdi. İkinci aşamada ise 5 Ağustos itibariyle, 4.Umum Müfettişliği emrindeki birliklerin harekâtına son verilecek, 8 Ağustos’tan[53] itibaren Tunceli harekâtı, 3.Ordu’nun emir ve komutasına geçecek, operasyona 10 Ağustos’ta başlanacaktı. 3. Ordu, manevra konumunda olan birlikleriyle arama ve tarama yaparak tenkile devam edecekti. Ordu güçleri, bölgeye her yönden aynı anda müdahale edecek; “girilmedik köy, inilmedik dere, bakılmadık mağara ve ağaç̧ kovuğu bırakılmayacak” şekilde genel arama ve tarama yapacaktı. Harekât, 26 Ağustos’tan önce bitirilecekti.

Bu plan çerçevesinde harekât başlatıldı. 4.Umum Müfettişliği emrindeki kuvvetler planlandığı şekilde harekete geçti, Uçaklar Tez Dağı, Tujik Baba, Merğo-Kutu Deresi bölgesinin bombalayarak piyade birliklerinin işini kolaylaştırıyordu. Harekâtın giderek şiddetlenmesi ile 1926 Koç Uşağı tenkilinden beri sükûnetlerini koruyan, 1937 olaylarına müdahil olmayan. Batı Dersim aşiretlerinden Seydaların; Şemkan, Koç̧ ve Reskan aşiretleri korkuya kapılarak, kendi aralarında savunma ittifakı oluşturup, Osmanlıdan beri hep sığındıkları Tagar Deresi, Ali Boğazı mevkiine ailelerini ve hayvanlarını sevk etmeye başladılar. 4.Umum Müfettişliği ise bu aşiretleri baskı altında tutarak doğuda Kalan tedibini bitirmek istiyordu.

19 Haziran’da Seydanların da Kureyşan, Abasanlar ve Hayderanlara katıldıkları istihbaratı alındı. Bu katılımlarla birlikte olaylar, Dersim geneline yayılmış̧, halk can güvenliği için çaresizlik içinde bir başkaldırıya, devlete karşı silahlı mücadeleye başlamıştı. 21 Haziran’da uçak filoları Koçan, Reskan ve Şemkan köylerini, Amutka bölgesi ve Tagar Vadisi’ni bombalamaya başladı. 24 Haziran’a kadar aralıksız sürdürülen hava harekâtına katılan uçaklar, bölgede canlı olan her şeye makineli tüfek ateşi acıyor, bomba yağmuruna tutuyordu. Tagar Deresi, Askisor, Ahpanos, Horan bölgesi, Piter, Kafat ve Laç Deresi’ndeki mağaralar, operasyondan kaçan aşiretlere mensup kadın ve çocuklarla dolup taşmıştı.

Savaş psikolojisine giren askerler, gördüğü her topluluğa ateş açmaktan imtina etmiyor, her canlıyı kendine düşman sayıyorlardı. Temmuz ortalarında, mukavemeti kırmak için, uçaklarla bir kez daha Zazaca ve Kürtçe bildiriler atıldı ve halk teslim olmaya çağrıldı. 12-16 Temmuz’daki taarruzda, en önemli direniş noktası olan Laç Deresi’ndeki savunma hattı da kırıldı. 22-23 Temmuz’da mağaralarda saklananlara karşı, 1937 yılında olduğu gibi, tahrip kalıpları kullanıldı, kimyasal gazlarla mağaralardaki tüm canlılar imha edildi. Hayderan bölgesi dışında, direniş tamamen kırılmıştı.

21 Temmuz’da İçişleri Bakanlığı, 7000 kişinin batıya sürülmesine ek olarak, olaylara fiilen katılanların dışında, fikren destekleyenlerin de tutuklanmalarına karar verdi. Tunceli harekâtı sertleşerek devam etti. 24 Temmuz’dan sonra, harekât tamamen Hayderan bölgesine kaydırılarak 5 Ağustos’a kadar sürdü.  Resmi makamlarca verilen bilgilere göre, 1 Ağustos itibariyle 4.Umum Müfettişliği birliklerince yapılan harekâtta, ordunun zayiatı şöyleydi: 104 er şehit, 12 subay ve 162 er yaralı. Bu sayı aslında ne kadar korkunç bir orantısız güç kullanıldığının da göstergesiydi. 7 Ağustos aksamı, 4. Umum Müfettişliğine bağlı birlikler verilen görevi tamamlayarak toplanma bölgelerine intikal ettiler.

  1. Ordu Manevra Kapsamında Dersim’e Giriyor

8 Ağustos’ta 3. Ordu manevra konumunu aldı ve 10 Ağustos’ta manevranın birinci safhası kapsamında Tunceli harekâtının üçüncü aşamasını icraya başladı. 3.Ordu birlikleri Dersim’de manevra tatbik ediyordu.[54] Dahası; Dünya tarihinde ilk defa bir devlet kendi vatandaşını, halkını manevra kapsamında canlı hedef olarak kullanıyordu.[55]

10 ile 31 Ağustos tarihleri arasında 3. Ordu birlikleri arama ve tarama operasyonuna girişti. Bu harekât, 4. Umum Müfettişliğince uygulanan tedip ve tenkilin devamıydı. Bu tarihlerde, Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiçbir yer bırakmamak” olan genel bir operasyon yapıldı. 31 Ağustos itibariyle, harekâttan planlandığı gibi sonuç alınmayınca, 3. Ordu’nun tarama faaliyetleri 16 Eylül 1938’e kadar uzatıldı. Tarama bölgesindeki köyler, mezralar, komlar, tarla ve meşelikler yakıldı. Çocuk ve kadın grupları yakalandı.

Koçkıri’de olduğu gibi kırım, katliam bir başka Alevi Kürt coğrafyasında yeniden uygulamaya sokulmuştu. Bu aşamada, tarama bölgelerinde 7.954 kişi ele geçirilerek sürgün edildi. Öldürülen insan sayısı resmi kayıtlara 13.160 kişi olarak geçmişti ancak daha sonra yapılan saha araştırmalarında  bu sayının 20 ile 25.000 civarında olduğuna işaret ediyor.  3. Ordu Müfettişliğinin verdiği raporda durum şöyle izah edilmekteydi: “...Tunceli’de ayaklanma tertipçisi olan reis, kolbaşı, şerir ve seyitler ele geçirilmiş̧ ve bölgeden çıkarılmıştır. Bundan sonra Tunceli’de genel bir ayaklanma tertip edecek, halkı teşvik ve tehdit ederek bunu gerçekleştirecek cüret ve böyle bir teşvik ve tehditte uyacak cesaret kalmamıştır.” Böylece, iki yıl süren Tunceli tedip ve tenkil harekâtı sona ermişti.

Harekât sonrasında, yasak bölgelerin içinden ve dışından 7000 kişi (aşiret reisleri, Kolbaşları, seyitlerin aileleri) Batı illerine nakledilerek zorunlu iskâna tabi tutuldu. 4. Genel Müfettişliğinin önerisi ve İçişleri Bakanı’nın onayıyla, Kutuderesi- Kırmızıdağ -Haçeli dere hattından Mercan Dağları eteğindeki Karacakale’ye kadar olan bölge ve Ali Boğazı, Tagar Vadisi çevresi (Koçan bölgesi) yasak bölge ilan edilerek yerleşime kapatıldı.[56]

Dersim Üzerinden Kürtlere Ders Verildi (Tedip Edildi)

Şeyh Said hadisesinde Kürt olmayan Nakşi ve Sünni gruplar olaya destek vermişlerdi nitekim; Üsküplü Cemil Rıza, Ankaralı İbrahim Ethem Hoca, Silifkeli Hoca Askeri, Çerkes Binbaşı Mehmet Nuri, Erganili Şevki Efendi gibi Kürt olmayan onlarca insanın rejim muhalifi olması sebebiyle Şeyh Sait cephesinde yer aldılar. [57] Katılımı engellemek için Banklar kurulu toplanıp o bilinen kararı almıştı: Bakanlar kurulu kararında içeride olayın Kürt, Kürtçülük davası olduğu vurgusu yapılması talimatı verilmişti. Amaç Kürtleri yalnızlaştırmaktı.  Buna rağmen Sünni Kürtlere karşı daha sert bir tavır takınmak kolay değildi, toplumun diğer bileşenlerini memnuniyetsizlikleri buna engeldi. Fakat Dersim farklıydı.

Devlet Dersim üzerinden Kürtlere planlanan bir strateji ile bir ders vermeyi düşünmüştü. Bu tasarıma göre Alevi Türkler için, Dersimlilerin Kürtlüğü öne çıkarılacak, Sünni Kürtler için ise Dersimin Alevi Kızılbaş kimliği üzerinden propaganda yapılacaktı. “Dinsiz, Rafızi” olarak propaganda ediliyordu. Alevilikleri öne çıkarılarak Sünni Kürtler tarafından yalnız bırakıldılar, Kürtlükleri öne çıkarılmak suretiyle, Türk Alevilerin desteğinden mahrum edilerek, yalnızlaştırılarak katliamla tedip yapıldı. Tedibin bu kadar sert ve ders verici olmasının sebebi onlar üzerinden Kürtlere ders vermekti. Aslında Dersim Kürtlere ders vermek için özel olarak seçilmiş bir coğrafyaydı.  Devlet düşüncesine nazaran, Kürtlerin Dersim üzerinden katliam, kırımla tedip (terbiye) edilmesi başarılı da oldu. Nitekim 1938’den 1968’e kadar Kürt coğrafyasında korku ve sessizlik hâkim oldu, ta ki 1968’de dünyada başlayan özgürlük hareketinin Türkiye’yi etkilemesine kadar.

      

Çavkani

[1] Mahmut Akyürekli, Koçkıri Kırımı, Tarih Kulübü Yayınları, İstanbul 2016, S.43

[2] TBMM Koçgiri’yi Tahkik ve Dersim Tetkik KomisyonuKoçgiri Hadisesine Dair Heyet-i Tahkikiye    Rapor Müsveddesi Osmanlıca Metin transkripsiyonu, S.7

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk- Söylev, Kültür Bakanlığı, 1. Cilt Dokuzuncu baskı, Ankara 2012, S.112

[4] TBMM Arşivi, Rumuz İ. Dosyası No.8, Koçkıri Hadisesine Dair Heyet-i Tahkikiye Raporu Müsveddesi, S.4. Nureddin Paşa’nın savunma metni.

[5] Zalim Çavuş Koçkıri, Refahiye, Koçhisar (Hafik) bölgesinde Yaşayan Şadyan (Şadıllı,) aşiretinin ileri gelenlerinden Hüseyin ağadır. Erzincan, Sivas Bölgesindeki Şadyan Aşireti gibi o da Mustafa Kemal’i Hilafette karşı İhanet içinde olan bir ittihatçı olduğuna inanıyordu.1920 idam edildiği Nisan 1921’e kadar bölgede Kongre (Ankara Hükümeti) karşıtı her ayaklanma ve çatışmanın içinde yer aldı

[6] TBMM Koçgiri Hadisesine dair Heyeti Tahkiki Raporu Müsveddesi.S.8

[7] TBMM Koçgiri’yi Tahkik ve Dersim Tetkik Komisyonu. Koçgiri Hadisesine Dair Heyet-i Tahkikiye        Rapor Müsveddesi Osmanlıca Metin transkripsiyonu, S.7(Mahmut Akyürekli Arşivi)

[8] TBMM Arşivi, Rumuz İ. Dosya No 1, Dosya Evrakı, 1.sıra.

[9] TBMM Arşivi Rumuz İ, Dosya: 3.  Ali Şêr Mektubu.

[10] TBMM Gizli Oturum Zabıtları, Devre 1 Cilt: 2, İçtima 2-4 Ekim 1337(1921) 86.İnikat.2. Celse, s.269.

[11] TBMM Arşivi, Heyet-i Tahkikiye Rapor Müsveddesi, s.9-10.

[12] TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre 1 Cilt 2.İçtima.

[13] Mahmut Akyürekli Koçkıri Kırımı. Tarih kulübü Yayınları, İstanbul 2016

[14] Mahmut Akyürekli Koçkıri Kırımı, Tarih Kulübü Yayınları, S.147

[15] TBMM ArşiviKoçkıri Tahkik Heyeti Evrakı,18.06.1337 tarihli, 2231 numaralı, Dahiliye Vekaleti ve        HUR’a gönderilen Merkez Ordusu şifresi.

[16] 7.11.1918 tarihinde yayın hayatına başlayan Jin dergisinin ismi Kürtçe “yaşam” anlamına gelir. Kurdîstan Teali Cemiyeti’nin kapanmasıyla birlikte yayın hayatı 2.10.1919’da sona ermiştir.

[17] TBMM Şark İstiklal Mahkemesi Kara defteri Dosya No.317, Kara İlamı No.145.

[18] Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi-1937-1938, S.59

[19] Hüseyin Doğan Dede, Cem Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan Dede’nin babası olup Ağuçan ocağı Dedelerindendi.

[20] Dersim Kürt Tedibi, S.59

[21]

[22] TBMM Arşivi Şark İstiklal Mahkemesi Karar Defteri, İlam 670, S.995

[23] Mahmut Akyürekli Şark İstiklal Mahkemesi 1925-1927, Tarih Kulübü Yayınları 2. Baskı. S.102

    -Şark İstiklal Mahkemesi Karar Defteri. İlam 670, S.994

[24] Ali Camal Bardakçı, 1926 yılında Diyarbakır Valiliği, aynı yıl Elazığ valiliğine getirildi.  Dersim aşiret reislerini Ankara götürürken hakkında yolsuzluk suçlaması ila soruşturma açıldı, Mustafa Kemal Paşa’nın sahip çıkmasıyla soruşturma kapatılarak Çorum mutasarrıflığına atandı.

[25] Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi. S.113

[26] Şark raporları konusunda Okuma Önerisi, Faik Bulut, Dersim raporları Evrensel yayınları, İstanbul 1992

[27] Mahmut Akyürekli Dersim Kürt Tedibi. S.96-97

[28] Jandarma Genel Komutanlığı. Dersim Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000 S. 168.

[29] Naşit Hakkı Uluğ̆, Derebeyi ve DersimKaynak Yayınları, İstanbul 2009.S.49

[30] Genel Kurmay Başkanlığı yayınları Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, Ankara 1972, S.75

[31] B. C. A..03010. 127-913-18.

[32] Jandarma Genel Kumandanlığı, Dersim Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000

[33] Jandarma Genel Komutanlığı, Dersim Raporu. s. 183

[34] Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi, S.164

[35]Cumhur Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi B. C. A. 030. 10. 110. 741. 21

[36] Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim, s.34

[37] Jandarma Umum Kom. Dersim, s.184

[38] a.g.s                                       

[39] 1. Umum Müfettiş İbrahim Tali Raporu

[40] Tunçeli Kanunu: TBMM Zabıtı Ceridesi, Devre 5, Cilt.7 s.175.

[41] TBMM Araştırma Komisyonu 1952 Kara Köprü Evrakı Dosya No.68.(Mahmut Akyürekli arşivi)

[42] TBMM Araştırma Komisyonu evrakı,1952 Kara Köprü Dosyası. Dosya No 68/1952

[43] Reşat Hallı Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, s.379

[44] B.C.A 03010.11.744-3

[45] Türkiye Cumhuriyeti’nde ayaklanmalar. S.380

[46] Naşit Hakkı Uluğ Dersim Medeniyete Kavuşuyor, s. 185

[47] B .C. A. 030. 10-110. 741. 21

[48] Mahmut Akyürekli Dersim Kürt Tedibi, S.157

[49] TBMM Dilekçe Komisyonu Dersim Evrakı Klasörü, Seyit Rıza dosyası

[50] a.g.dosya

[51] Naşit Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyette Açılıyor, Kaynak Yayınları, İstanbul 2007, s. 189.

[52] Reşat Hallı. S.410

[53] A.g.e s. 475

[54]  Reşat Hallı, s. 415

[55]  A.g.e. s.583

[56] Reşat Hallı, s.437

[57] Akyürekli Şark İstiklal Mahkemesi, S.111-114

 

Mahmut Akyürekli/Kürd Araştırmaları

Bu haber toplam: 3999 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:22:10:01
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x