Yektan Türkyılmaz: 'Apocu yapı kendisini İsviçre gibi tanıtan bir Kuzey Kore'
Akademisyen Yektan Türkyılmaz, “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan yeni süreçle birlikte Kürt hareketinin yapısını, Abdullah Öcalan’ın konumunu ve iktidarın süreçteki hedeflerini değerlendirdi. Türkyılmaz, “Apocu network” olarak tanımladığı siyasi yapının demokratikleşme iddiasıyla otoriter bir önderlik kültürünü birlikte taşıdığını savunarak, mevcut sürecin hem Kürtler hem de Türkiye’deki demokratik güçler açısından ciddi riskler barındırdığını söyledi.

Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen süreçte Meclis’te çerçeve yasanın kabul edilmesiyle yeni bir aşamaya geçilirken, sürecin Kürt siyaseti ve Abdullah Öcalan’ın hareket içerisindeki konumu üzerindeki etkileri de tartışılmaya devam ediyor.
İki yıldır farklı adlarla tartışılan sürecin somut adımlarla ilerlemesi, Kürt hareketinin iç işleyişi, Öcalan’ın konumu ve hareketin siyasi tercihleri konusunda daha önce ertelenen tartışmaları da görünür hale getirdi.
Berlin’de yaşayan antropolog ve tarihçi Yektan Türkyılmaz, bu tartışmalarda “Apocu network” olarak adlandırdığı siyasi ekosisteme yönelik en sert eleştirileri dile getiren isimlerden biri. Türkyılmaz, son dönemde özellikle Kürt kamuoyunda yürüyen sorgulama ve yüzleşme tartışmalarında dikkat çeken değerlendirmeleriyle öne çıkıyor.
Türkyılmaz’a göre mevcut müzakere süreci, Kürt toplumunun kolektif hak taleplerinin karşılanmasından çok, Abdullah Öcalan’ın siyasi bir koz olarak kullanılmasına dayanıyor. Türkiye’deki otoriterleşmenin de devam ettiğini savunan Türkyılmaz, iktidarın sürece jeopolitik bir zorunluluktan ziyade “Öcalan fırsatı” nedeniyle yöneldiğini düşünüyor.
Diken’den Arda Ekşigil, akademisyen Yektan Türkyılmaz ile Kürt siyasetindeki dönüşümü, “Apocu network” olarak tanımladığı yapının işleyişini, Öcalan’ın hareket içerisindeki konumunu, iktidarın süreçteki hedeflerini ve Kürt siyasetindeki muhalif arayışları konuştu.
Türkyılmaz, röportajın bir bölümünde PKK içerisindeki liderlik kültürünü ve örgütsel yapıyı değerlendirirken şu ifadeleri kullandı:
“Kısaca vurgulayacak olursam: Burnumuzun dibinde, mutlak bir önderlik kültü geliştirmiş, kendisini İsviçre gibi tanıtan bir Kuzey Kore var.”
Röportajın tamamı şöyle:
Akademisyensiniz. Alanınız antropoloji ve tarih, yani güncel siyasetle doğrudan haşır neşir değilsiniz. Fakat son ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinde yorumlarınızla özellikle Kürt kamuoyunda çok sivrildiniz. Sizi öven de size öfkelenen de bol. Niçin ‘konuşmaya’ – hatta ısrarla konuşmaya – karar verdiniz?
Boğaziçi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okudum. Daha sonra Atatürk Enstitüsü’nde yüksek lisans programına başladım. 90’lı yılların sonları; herkes gibi Tek Parti dönemi çalışıyorduk. İskan Kanunu, Dersim meselesi, onlara bakıyordum. Bir yandan da Sumru Özsoy’la beraber Türkiye’nin ilk kez bir resmi kurum tarafından fonlanan Kürt dilbilim projesi üzerine çalışıyorduk. Daha sonra ABD’de Duke Üniversitesi’nde antropoloji doktorası yaptım ve Ermeni meselesi çalıştım. Genel olarak felaketler üzerine yoğunlaştım hep.
Dediğiniz gibi, güncel siyasetle uğraşmıyordum. Fakat beni güncel konularla ilgilenmeye iten temel sebep aslında akademik alanım oldu. 2015-16 yıllarında, Hendek Savaşları sırasında yaşanan ve ‘Cizre Bodrumları’ diye anılan, sokağa çıkma yasaklarının korkunç bir faciaya yol açtığı süreç beni güncel siyasete itti. Herkesin düşman sayılabileceği bir otoriterleşme sürecine girdi Türkiye. Bu da yine benim konumla ilgiliydi. Duvar gazetesinde bir yazı serisi hazırladım. ‘Apocu network’e yakın medya kuruluşlarında gündemle ilgili değerlendirmelerde bulunmaya başladım bir aciliyet ve sorumluluk duygusuyla… Tabiri caizse bir daha ‘yakamı kurtaramadım’.
Değerlendirmelerinizde sık sık ‘Apocu network’ olarak tarif ettiğiniz bir siyasal ekosistemden bahsediyorsunuz. Bundan kastınız da yalnızca PKK veya DEM Parti değil. Bu tarifi biraz daha açabilir misiniz? ‘Apocu network’e nasıl dahil olunur, kimler içinde, kimler dışında sayılır?
Çok karmaşık, iç içe geçmiş ve hare hare genişleyen bir ağdır bu. PKK’lı olmayanlara da uzanabiliyor. Örneğin Avrupa’daki bazı siyasi partiler dahil olabiliyor zaman zaman. Türkiye’de günü geliyor, bazı ana akım medya kuruluşları bile bu network’ün unsurları haline gelebiliyor. Ben buna ‘şebeke’ gibi yüklü bir kelime olmasın diye ‘ağ’ [network] adını veriyorum. Bu hareket, kendisine ‘Kürt hareketi’ diyor. Ama artık Kürtlerle ilgili hiçbir kolektif talebi yok.
Kendi talebi olmadığı gibi, Kürtlerin hak istemesine de ‘tarihsel toplum sosyolojisi’ gerekçesiyle karşı, bunun altını çizmek isterim.
Daha da ilginci, Kürt siyasetinde tekel olma hakkında ısrar ediyor. Oysa bir hareketi ‘Kürt hareketi’ yapacak olan, Kürtler adına kolektif hak talebinde bulunmasıdır. Öcalan’ın 27 Şubat bildirgesine kadar böyle bir talep de vardı aslında (Öcalan’ın PKK’yı silah bırakmaya ve kendini feshetmeye çağırdığı açıklamadan söz ediyor). Bu taleplerin ne kadar ayakları yere basıyordu, sahadaki koşullarla ne kadar uyuşuyordu, ayrı bir tartışma. Ama vardı.
Görebildiğim kadarıyla itirazınız, Öcalan’ın kendisini ‘Kürtlerin baş müzakerecisi’ olarak konumlandırmasına, onun konumunun da belli bir siyasal gelenek tarafından hiç sorgulanmadan kabul edilmesine, hatta kamuoyu tarafından da kabul edilmesini talep etmesine. Siz Öcalan’ı bugünkü Kürt siyasal bütününün içinde nerede konumlandırıyorsunuz?
Apoculuk, bir üst-kimliktir. Bu Apocu üst-kimlik temelinde Kuzey’de bir ulus inşa edilmiştir son 45-50 senede. Kürtlerin uluslaşma sürecine bu hareketin izleri derin olmuştur, bu yadsınamaz. Fakat oluşturulan kimliğin temel öğesi, Kürtlük değildir aslında. Öcalan’ın biyolojik ve sosyal varlığıyla onun varlığının Kürt ulusunun kaderiyle örtüştürülmesiyle, aralarında organik bir bağ kurulmasıyla oluşturulan bir ‘örgüt-ulus’ kimliğidir.
Bu tanıma göre benim gibiler pek Kürt de sayılmaz. Harekete muhalif olanlar, ‘yerli ve milli’ sayılmaz. Burada yaptığım eleştirilerin aslında özeleştiri olduğunu da vurgulamam gerekir. Manzaraya yakın durdukça bütünü görmek, yazan çizen insanlar olarak sorumluluğumuzun farkında olmak, yeteri kadar araştırmak, hakikatten yana tavır almak da zorlaşır. Ben felaketin boyutlarını ve yakınlığını son bir buçuk yılda idrak ettim.
Süreç başladığında Apocu network’e yakın mecralarda çok sayıda söyleşi yaptım. “Bu usulle olmaz. Öcalan’a verilen tek kişilik rolle olmaz, bu örgüt mimarisiyle olmaz. Bu rejim, bu haldeyken bir yere varılamaz” dedim. Röportajların perde arkasında neredeyse tamamı “Çok haklısınız” dedi. Şimdi bakıyorum, hepsi ‘büyük açılım, dev paradigma değişikliği’ diyor. Koskocaman hareket, içerisinden bir tane bile net ‘Hayır’ sesi çıkaramadı. Bu, sorunun bir kişiyle sınırlı olmadığını, çok daha yaygın ve yapısal olduğunu gösterdi. Hareketle ilgili temel varsayımlarımın yanlış olduğunu fark ettim. Eleştirilerim bir tepkiselliğin dışavurumu değil. Karşımızdaki fenomeni anlama biçimimin eksiklerini fark ederek, hareketin tarihini ve işleyişini sorgulama yolculuğuna çıktım diyebiliriz.
Bir başka eleştiriniz de ‘Apocu network’ün demokrasiyi araçsallaştırdığına yönelik iddialarla bağlantılı. Sırtını demokrasi ve insan hakları retoriğine vermiş fakat kendi içinde katı bir parti disiplini takip eden, mutlak bir önderlik kültü geliştirmiş bir siyasal gelenekten bahsediyorsunuz. Bu otoriter gelenek nasıl oluştu ve – hapishane koşullarına rağmen – bu derece pekişebildi? Türkiye’nin çetin koşullarında bu otoriterliğin gelişmemesi, yani başka bir mücadele yolu tutmak mümkün müydü?
PKK’nin tek bir tarihi yoktur. Uzamsal ve zamansal olarak çok parçalı bir tarihi vardır. Çöpe atılacak, Kürtlerin tümden reddedeceği bir tarih de değildir bu. Günahıyla, sevabıyla Kürtlere ait bir tarihtir. PKK’nin içinde ve çevresinde gerçekten halkın özgürlüğü için, demokrasi ve adalet için mücadele etmiş pek çok insan olmuştur. Fakat maalesef bu insanların başına vahim şeyler getirilmiştir. Dahası, bu insanların uğruna mücadele veya fedakarlık ettiklerini düşündükleri amaçlar kolektif ve özgür tartışma olamadan saptırılmış, tersine yönlendirilmiştir.
Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’ninki gibi, örgütün de bir ‘resmi’ tarihi vardır. Bu tarihi gözden geçirirken, karşıma vahim bir tablo çıktı. Kısaca vurgulayacak olursam: Burnumuzun dibinde, mutlak bir önderlik kültü geliştirmiş, kendisini İsviçre gibi tanıtan bir Kuzey Kore var.
Bu kültün gelişmesi ve yerleşmesiyle ilgili pek çok açıklama yapılıyor. “Stalinist sol gelenekten gelen yapılarda bu olur” deniyor. “Ortadoğu böyledir zaten” deniyor. Veya klişelere başvurularak Kürt toplumunun ‘ağalık ve feodalizm’ geleneğinden dem vuruluyor. Son olarak deniyor ki, “Dünyadaki şiddet hareketlerine bakın, hepsinde aynı çıkmaz vardır.” Bu tür yapılar özgürlük ararken özgürlüğü terörize ettikleri bir pozisyona düşerler, bir anlamda…
Tüm bu açıklamaların önümüzdeki felaketi sıradanlaştıran, normalleştiren bir yanı var. Burada detaylara inmek zor, ancak karşı karşıya olduğumuz kişi kültü ve onun kuruluş sürecinde kullanılan metotlar emsalsizdir. Hareketin sol cereyanlarda karşımıza çıkan bazı tek adamlık örnekleriyle kozmetik bir bağlantısı kurulabilir elbette. Pol Pot veya benzeri tarihsel figürlere benzetilebilir. Fakat burada nevi şahsına münhasır bir despotik yapı oluşturulmuştur. Ben buna nekro-despotizm diyorum. Merkezinde ölüm kavramı olan, ölüm mevhumunun farklı kullanımlarından beslenen bir anlayış. Şehitlerin, Öcalan için verildiği bir anlayış.
Örgütte Öcalan birdir. Kalan yapının tamamı sıfırdır, sıfır nokta beş bile değil. Herkes plastik, portatif ve logo gibi değiştirilebilirdir. Her parça yerinden edilebilir, hareket yap boz gibi şekilden şekile sokulabilir. Her türlü ideolojik söylemin kıymeti, idari kullanımı kadardır. Öne sürülen ve postmodern veya postyapısalcı soslara bulanan tüm anlatılar araçsaldır. Bunun yanında, her despotik yapılanma gibi, burada da örgüt içi güven ve dayanışma duygularının kırılmasına özen gösterilmiştir. Örgüt üyeleri arasındaki güven bağları kasten ve mutlak olarak parçalanmıştır.
‘Uygulama’ pratiğini düşünün. Öcalan dışında örgütün ileri kadrolarından istisnasız olarak herkes ‘uygulama’ya alınmıştır. Uygulama, ağır bir sorgu sürecidir. Uygulamaya alınan ‘önderlik çizgisine kendisini yatırmamak’ gibi suçlamalarla (bu tabirleri ben uydurmuyorum) diğer üyeler tarafından parti çizgisine muhalefetle suçlanarak yargılanır. Her yönetici, diğer yöneticiler tarafından en az bir kere bu süreçten geçirilmiştir. Suçlanan üyeler mahkum edilir ve bir ‘özeleştiri’ sürecine tabi tutulurlar. Öcalan ‘sanıklar’ı düştükleri yerden ‘kaldırır’, yeni bir göreve tayin eder, kendilerini tekrar ispat etmelerini bekler.
80’li yıllarda, Esat Oktay Yıldıran’ın idaresindeki Diyarbakır Cezaevi’nde en ağır koşullar altında yatmış PKK’li bir yönetici, hapishaneden çıkıp PKK’nin o dönem üslendiği Bekaa Vadisi’ne gittiğinde örgüt hapishanesinin idaresinde görev alır. “Buradaki şartlar Diyarbakır Cezaevi’ne rahmet okutur” der.
Apo kişi kültünün oluşturulması salt ‘karizma’yla açıklanamaz, örgüt içi zorbalığın ve sistematik terörün çok büyük rolü olmuştur. Paranoya kaynaklı infazlar, endoktrinasyon teknikleri ve işkence pratiklerinin ayrıntılarına röportajı çok grafik bir noktaya götürmemek için girmiyorum.
Tüm anlattıklarınıza rağmen, elimizde verili bir durum var. Bu hareket şu an Kürt coğrafyası ve toplulukları içinde hakim bir konumda, iktidarla da bir müzakere sürecinin tam ortasında. Bu noktada sorum, Kürt hareketinin veya ‘Apocu network’ün Erdoğan iktidarının kendisine uzattığı eli geri çevirme imkanı var mıydı sizce? Veya şöyle soralım: Kürt hareketi sizce neyi farklı yapabilirdi? Kürt tabanının ‘Apocu network’ün adımlarına güvenerek ve onları takip ederek önemli ve kalıcı kazanımlar elde etme imkanını hiç mi görmüyorsunuz?
Şu anda Kürt tarafını temsil eden hakiki bir aktör yok. Tek kişilik bir satranç oyunu oynanıyor. İmralı’yı kontrol edenler önce beyazları, sonra siyahları oynuyorlar. Tutsak bir Öcalan’ın iradesi olduğunu ve bu iradeyi 1999’dan beri gelip geçen iktidarlara rağmen dışarıya iletebildiğini düşünmek metafiziktir, hakikatle bağın kopması demektir.
Sonuçta, bu süreçte Öcalan boş bir kağıdın altına imza atmıştır. Kağıt o kadar boştur ki, Öcalan’ın partisi Meclis’te kendilerinden terörist diye bahseden bir yasa tasarısını kendi elleriyle genelkurula önermek durumunda kalmıştır. Kanun metnini gördünüz. O metinde Kürt kolektivitesi adına, Türkiye’deki hak ve özgürlükler adına “Müzakereyle elde ettik” denebilecek bir şey var mı?
Soru şu: Hiçbir amacınız olmadan savaştıysanız, niçin savaştınız? Hiçbir şey elde etmeden bitecek bir savaşı niçin sürdürüyordunuz? Bu konularda hesap vermesi gerekenler hesap soruyor.
Devlet yapısı değişmediği sürece, Türkiye’de hukukun üstünlüğü tahsis edilmediği sürece yürünecek bir yol yoktur. Adalet olmadan despotik bir rejimle barışmak onu muzaffer kılar. Kaldı ki, ‘barışmak’ ile ‘silahlı faaliyete son vermek’ arasında büyük fark var. Şunu unutmamalı: PKK Türk devletine karşı defaatle silah bırakmıştır. Silahlarını yöneltmekten vazgeçmediği tek grup, Kürt muhalifler olmuştur. Kürt muhalif, kendisini vurmaya hazırlanan silahın bırakılmasını her zaman desteklemiştir. Ne Türk devletinin, ne yukarıda portresini çizdiğim Apocu network’ün insanlara moral üstüncülük taslayıp yüzlerine kum atarak insanları ‘barış karşıtlığı’yla suçlama hakkı yoktur. Bu yalnızca otoriterleşmeye zemin hazırlayan bir retoriğe iştirak etmektir.
Otoriterleşme konusuna değindiğimiz iyi oldu. Müzakere yolunun destekçileri, sürecin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye jeostratejik sebeplerle bir ‘devlet aklı’ tarafından dayatıldığını söylüyorlar. Sürece şüpheyle yaklaşanlar ise ‘devlet aklı’ söylemine sıcak bakmıyor. Erdoğan’ın otoriterliğini pekiştirmek için muhalefeti bölmeye, Kürt siyasal hareketini felç etmeye, mümkünse yanına çekmeye çalıştığını iddia ediyorlar. Sizce işin jeopolitik boyutu Erdoğan – veya ‘devlet aklı’ – için ne derece belirleyici? İktidarın – veya devletin – nihai hedefi ve Kürt siyasal hareketini uzun vadede konumlandırdığı yer sizce nedir?
Öcalan, 1999’da yakalandığında devlet, örgütün şahını ele geçirmiş oldu. Şah da ‘mat’ı ilan etti (1999 öncesi Öcalan’ın MİT için çalıştığına dair rivayetlere itibar etmiyorum). Savaş aslında orada bitti.
2004’te, Öcalan devletin kendisini muhatap alması için yeni bir savaş başlattı. Örgütün bazı kanatları buna dirense de emirlerine uyuldu. Bu savaş Kürt halkı için çok yıkıcı oldu. Şu an bitirilmeye çalışıldığı iddia edilen savaş 1984’te değil, 2004 sonrası, o dönem İmralı adasını kontrol edenlerin eliyle başlatılmış savaştır. Bu bir komplo teorisi değil, ayrıntılarıyla belgelenmiş bir durumdur. 2015 sonrasında, PKK’nin Türkiye sınırları içinde savaş yürütme kapasitesi de kalmadı.
Savaşın, genel anlamda Türkiye’yi yönetenler için çok kullanışlı olduğu ortada. Suriye’nin toprak bütünlüğünü ihlal etmekten, muhalif partileri baskı altına almaya kadar (Meral Akşener’e bile örgüt üyeliği ‘yakıştırılmıştır’!), geniş bir otoriterleşme yelpazesine hizmet etti savaş hali. Bu rejimin çiçek, böcek, papatya rejimi olmadığını biliyoruz, artık tanıyoruz bu rejimi, değil mi? İktidar bu kadar kullanışlı bir şeyi elinden bırakıyorsa onu daha kullanışlı bir şekle sokmak istediğinden kimsenin şüphesi olmamalı.
Rejimin geçmiş birçok pratiğinden öngörü ve tedbir alma yetilerinin zayıf olduğunu biliyoruz. Jeopolitik vizyondan bahsetmek güç, henüz çok yakın bir tarihe kadar kendini izole etmiş, Akdeniz havzasında neredeyse açık elçiliği kalmamış bir ‘vizyon’ bu. Dolayısıyla iç cepheyi tahkim etmek veya dış tehditlere karşı tedbir almak gibi bir projeksiyondan bahsedemeyiz. Ama ne var bu rejimin lugatında? Fırsat var.
Elbette, İsrail’in Kürtlere ilgisi ve sair etken, iktidarı ürkütmüş olabilir. Fakat bu sürece ‘mecbur’ değildi iktidar. Bunu tercih etti. Etmesinin sebebi de ‘Öcalan fırsatı’dır. Yakın tarihte gördüğümüz en otokrat ve tekçi rejim olarak, hedefi bir yandan despotizmi derinleştirmek ve konsolide etmekti. Öcalan’ın tabiriyle ‘devletin devlete kapatıldığı’ iç içe geçmiş iki despotik sistemin birbirine eklemlendiği bir süreç yaşıyoruz. Bu iki yapının anlaşması kadar doğal bir şey yok. Kısacası mevcut rejim ‘Öcalan kozu’nu tekrar ve belki de nihai olarak çekerek hem içerideki hem dışarıdaki hedeflerine daha kolayca ulaşmak hem de Kürtlerin Kuzey’de ve Suriye’de kolektif hak taleplerini tasfiye etmek istedi.
Türkiye’de lineer, kümülatif ve sıçramalı bir otoriterleşme süreci yaşanıyor. Burada bir amaç bu süreci hızlandırmak ve yeni eşikler atlatmak. Türkiye iki yıl önce daha iyi bir durumdaydı, öyle değil mi? Bundan iki yıl sonra daha kötü bir durumda olacak. Apocu hareket de otoriterleşme faaliyetlerinin bir bileşeni olacak.
Büyük sözler ettiğimin farkındayım; fakat zamanla çok kolay test edilebilecek önermeler bunlar. Sosyal medyada “At fava bekle” diyorlar ya, öyle bekleyin. Anayasa tartışmalarında, iç siyasetle ilgili hak ve hukuk mücadelesinde alacakları tavırlara bakın ve izleyin.
Paradoksal olan, süreç ilan edildiği gibi yürürse bunun en büyük kaybedeninin Apocu network olacağı. Dolayısıyla, total bir silahsızlanmaya ve Kürt siyasasında ‘sivilleşme’ ve çoğulculaşmaya ne Ankara, ne de Apocu network razı olur. Hikayenin asıl kaybedeni, iki despotik yapının tahakkümü altında kalan Kürtler olacaktır. Fakat en az onlar kadar Türkiye’de hak, hukuk ve özgürlük talep eden insanlar da kaybedecektir. Ortadoğu’da ‘eli yüzü düzgün’ herkes kaybedecektir.
Çizdiğiniz karamsar tabloya rağmen, son sürecin Kürt siyasal coğrafyasında görülmemiş bir kaynama ve Türk kamuoyunun pek fark edemediği yoğun bir tartışma ve sorgulama ortamı yarattığından da bahsediyorsunuz. Sizce ‘Apocu network’ diye adlandırdığınız ana akım siyasal gövde çatırdıyor mu? Çatırdıyorsa yerine neyin doğması beklenebilir?
‘Şovenlik’le suçlanarak susturulmaya çalışılan Kürt muhaliflerin ortaklaştığı ve gittikçe daha yüksek sesle dile getirdiği bazı hususlar var. Kürt meselesi bir kimlik sorunu değil, ulusal bir meseledir. Dahası, bu esasen iki halk arasında bir düşmanlık sorunu da değil, siyasal otoriteyle Kürt ulusu arasındaki bir meseledir. İran, Irak ve Suriye devletleriyle Kürtler arasında bir meseledir. Çözümü de ‘kaderini kendi tayin hakkı’ etrafında olacaktır.
Herkesin Kürt halkının kaderini nasıl tayin etmesi gerektiği konusunda farklı görüşleri olabilir, bu çok doğaldır. Nihai kararı halk verecektir. Fakat ne yazık ki Kürt muhaliflere yönelik yoğun bir şeytanlaştırma, tektipleştirme kampanyası yürüyor. Attila İlhan’ın metaforik roman başlığını hatırlayalım: ‘Zenciler birbirine benzemez.’ Kürt muhalifler, kolonyal bir refleksle, aynı sepete atılıp taşınacak bir topluluk değildir. Çok sesliliğin lanetlenmemesi, tam tersine desteklenmesi gerekir.
Bu çoğulcu dalganın rejime ve onunla işbirliğine giren ‘Apocu network’ün despotik projesine karşı koyabilmek için Türkiye’de özgürlük ve hukukun üstünlüğü arayışında olan diğer kesimlerle bir ittifak kurması zorunludur. Şayet bu becerilemezse sürecin hepimizin en kötücül öngörülerinin çok ötesine geçeceği de açıktır.
Son güncellenme: 17:48:34































































































































































































