Ali Polat: Aynılar Aynı Yerde, Ayrılar Ayrı Yerde

2 Eylül 2026 - 08:59
2 Eylül 2026 - 09:02
 0
Ali Polat: Aynılar Aynı Yerde, Ayrılar Ayrı Yerde

Kürdistan’ın dört parçasında —Kafkasya’yı da sayarsak beş parçasında  yıllardır Kürt entelektüellerini takip ederim. Kimilerini eserlerinden, kimilerini uzun sohbetlerden tanıdım. Bütün bu insanlar arasında Eyüp Burç, tereddütsüz söyleyebilirim ki, karşılaştığım en entelektüel Kürtlerden biridir.

Mesele de zaten burada başlıyor.

Çünkü entelektüel birikim, insanı her durumda entelektüel davranmaya mecbur etmiyor. Asıl sınav, insanın karşı olduğu iktidara değil, yakınlık duyduğu dünyanın iktidarına karşı mesafe koyabilmesiyle başlıyor.

Tartışma, İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un Türkiye’deki entelektüellerin yürütülen sürece yeterince katkı sunmadığı yönündeki eleştirisiyle başladı. Eyüp Burç da Medyascope’ta Ruşen Çakır’la yaptığı programda bu eleştiriyi büyük ölçüde sahiplendi.

Eyüp, Dreyfus’tan Zola’ya uzanarak entelektüeli iktidarla arasına mesafe koyabilen insan olarak tarif ediyor.

Güzel.

Ama hangi iktidarla?

Entelektüel yalnızca Ankara’daki iktidara mı mesafe koyacak? Kendi mahallesinde kurulan iktidara ne olacak? Kürtlerin geçmişini yorumlayan, bugününü açıklayan, yarınını tarif eden ve giderek sözün, yetkinin ve kararın merkezine yerleştirilen devasa Öcalan figürü karşısında bu mesafe yükümlülüğü ortadan mı kalkıyor?

Üstelik önümüzde tuhaf bir “entelektüeller konuşmuyor” şikâyeti var.

Ne hakkında konuşacaklar?

Kamuoyuna sunulan sürecin adı “Terörsüz Türkiye”. Görünür hedef PKK’nin silahsızlanması ve feshi. Kürtlerin eşit yurttaşlığı, dil hakları, yerel yönetimler, siyasal statü ve anayasal güvenceler konusunda ise tartışılabilir açık bir program ortada yok.

PKK’nin silahsızlanması ile Kürt meselesinin çözümü aynı şey değildir.

PKK yarın bütünüyle ortadan kalksa Kürt meselesi de ertesi sabah ortadan kalkmış mı olacak?

Entelektüelin görevi önüne konulan siyasal sürecin amigoluğunu yapmak değildir. Entelektüel destekleyerek katkı sunduğu kadar karşı çıkarak da katkı sunabilir. Yöntemi, kavramları, aktörleri, hatta sürecin başlangıç paradigmasını yanlış bulabilir.

Eğer yalnızca desteklemek “katkı” sayılıyorsa, aranan şey düşünce değil rızadır.

Eyüp’ün programı tam da bu açıdan öğretici.

Programın başında entelektüelin iktidara mesafesini anlatan Eyüp, sonlarına doğru süreç karşıtı veya Öcalan muhalifi Kürt çevrelerini anlatırken bambaşka bir yere varıyor.

Önce önemli bir bölümünü kırk yıllık “Öcalan muarızları” olarak tarif ediyor. Ardından Gülen cemaatinin “üçüncü, dördüncü çeperindeki” çevrelerden, bunların Kürt hareketinden ayrılmış insanları kullandığından söz ediyor ve Şubat görüşme notlarının yayımlanmasını Oslo sızıntısıyla aynı yere koyuyor:

“Bunu da Fethullahçılar sızdırdı.”

Kanıt?

Programda yok.

Ardından isim vermeden bir internet sitesinden ve başındaki kadından söz ediyor. Kadının “gazetecilikle gerçekten uzaktan yakından ilgisi olmadığını”, yalnızca “gazeteci arkadaşları” bulunduğunu söylüyor.

Tarifin Rastî Genel Yayın Yönetmeni Filiz Deniz’i işaret ettiği anlaşılıyor.

Fakat küçük bir sorun var: Filiz Deniz’in yıllara yayılan imzalı yazıları, söyleşileri ve gazetecilik faaliyeti kamuya açık. Rastî’de görüşme notları olduğu ileri sürülen metinleri yayımlama kararını da kendisinin verdiğini kamuoyuna açıkça anlatıyor.

Yayımladığı haber elbette eleştirilebilir. Kaynağı sorgulanabilir, doğruluğu tartışılabilir, gazetecilik yöntemi didik didik edilebilir.

Gazetecilik zaten budur.

Fakat gazeteci sayılabilmek için ayrıca Eyüp Burç’tan ruhsat almak gerekiyorsa, gazetecilik mevzuatındaki bu son değişikliği gözden kaçırmışız.

Asıl mesele daha ciddi.

Bir fikre cevap vermek yerine fikrin sahibinin arkasında görünmez merkezler aramaya başladığınız anda entelektüel tartışmadan çıkarsınız.

“Neden böyle düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Seni kim yönlendiriyor?” alır.

Böylece argümanla uğraşmaya gerek kalmaz.

Süreci eleştiriyor musun? Öcalan muarızısın.

Yetmedi mi? Fethullahçıların üçüncü-dördüncü çeperi bulunur.

O da yetmezse birileri seni “alet ediyordur”.

Bütün bunlar olurken Öcalan figürü ise giderek büyüyor: Kürt tarihini yorumlayan, bugünü açıklayan, geleceği tarif eden, PKK’ye ne yapacağını söyleyen ve neredeyse her siyasal düğümü çözmeye muktedir bir figür.

Her şeyi bilen, her şeyi açıklayan ve her şeyi çözebilen bir deviniz varsa insan ister istemez soruyor:

Entelektüele neden ihtiyaç duyuyorsunuz?

Belki de alkışlamak için.

Ruşen Çakır’a burada fazla girmeyeceğim. Onun pozisyonu başka bir yazının konusu. Fakat Öcalan ile Çakır’ın yollarının kesiştiği ilginç bir kavşak var: Mahir Çayan.

Öcalan’ın Çayan’la kurduğu bağ sıradan bir tarihsel atıf değil. Mücadeleye Mahir Çayan’ın çizgisinin sempatizanı olarak başladığını, kırk yıl onun çizgisinin kavgasını yürüttüğünü söylemiş; hatta “Mahir Çayan’ın çizgisini biz somutlaştırdık” demiş bir Öcalan’dan söz ediyoruz.

Ruşen Çakır’ın siyasal hafızasında da Mahir Çayan’ın yeri özel. Çayan’ı gençliğinde “satır satır” okuduğunu kendisi anlatıyor; “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” sözünün kendisi için “çok sembolik bir anlamı” olduğunu söylüyor.

Şimdi biri İmralı’dan, diğeri Medyascope stüdyosundan Öcalan’a biçilen tarihsel rolün etrafında yeniden buluşunca, sözü sahibine bırakmaktan daha iyisini yapmak zor:

“Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde.”

Bazen tarih, sarkazm konusunda yazardan daha yeteneklidir.

Bütün bunları izlerken çocukluğumda dinlediğim eski bir Kürt masalı geldi aklıma.

Tanrı’nın bile bazen görmekte zorlanacağı yüksek dağların arasında bir köyde büyüdüm. Televizyonun olmadığı uzun kış gecelerinde insanlar toplanır, masallar anlatırdı.

O masallardan birinde köyün tek su kaynağının başına bir dev çöker.

Köylüler susuzdur. Su alabilmeleri için her gün içlerinden birini deve vermeleri gerekir. Dev kurbanını yerken onlar koşup su doldururlar.

Böylece köy, suya ulaşabilmek için her gün kendisinden bir parçayı deve yedirir.

Ta ki sıra köyün en güçlü pehlivanına gelene kadar.

Pehlivan kurban olmayı reddeder.

Devle dövüşür ve onu yener.

Bugün o masalı yeniden düşündüğümde su hâlâ aynı su:

Barış.

Fakat suyun başındaki dev artık yalnızca bir kişi değildir. Kürt siyasal alanında yıllar içinde yaratılmış; geçmişi yorumlamaya, bugünü açıklamaya, geleceği tarif etmeye ve kimin doğru kimin yanlış olduğuna karar vermeye muktedir olduğu varsayılan devasa Öcalan figürüdür.

Ve masalın sorusu hâlâ önümüzde:

Barış suyuna ulaşmak için bugün deve neyi yediriyoruz?

Eleştiriyi mi?

Çoğulculuğu mu?

Kürtlerin farklı seslerini mi?

Entelektüel bağımsızlığı mı?

Belki de sonunda entelektüelin kendisini.

İşte Eyüp Burç meselesinin benim için acı ironisi burada.

Eyüp, birikimi, hafızası ve siyasal tecrübesiyle o masaldaki pehlivan olabilecek insanlardan biri.

Barışı savunurken devi de sorgulayabilirdi. Programın başında Zola üzerinden tarif ettiği entelektüel mesafeyi, kendi mahallesinin iktidarına karşı da koruyabilirdi.

Çünkü entelektüelin gerçek sınavı karşı mahallenin devine taş atmak değildir.

Kendi mahallesinin devinin karşısında ayağa kalkabilmektir.

Eyüp, devi yenebilecek kahraman olabilirdi.

Ama maalesef deve yem olmayı seçti.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bu haber toplam 1628 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 08:08:26