Ali Polat: Ya Büyücünün Sesi Kesilirse?

'' Bir basın organı hoşlarına gitmeyen bir haber yayımlıyor, süpürgeler harekete geçiyor. Bir gazeteci rahatsız edici bir soru soruyor, süpürgeler hareketleniyor. Bir Kürt aydını süreç hakkında farklı düşünüyor, yine aynı büyülü kelimeler duyuluyor: Hain. Süreç karşıtı. Öcalan düşmanı. Birilerinin adamı. Birilerinin kullandığı kişi... ''

3 Eylül 2026 - 09:27
3 Eylül 2026 - 09:27
 0
Ali Polat: Ya Büyücünün Sesi Kesilirse?

Goethe’nin 1797’de yazdığı “Der Zauberlehrling” — Büyücünün Çırağı, kısa bir şiirdir. Büyücü evden ayrılır. Çırak, ustasından öğrendiği büyülü sözlerle bir süpürgeyi canlandırır ve ona su taşıtır. Her şey yolundadır; çünkü çırak büyünün yarısını öğrenmiştir: Süpürgeyi nasıl harekete geçireceğini bilir, nasıl durduracağını bilmez.

Bugün Kürt siyasal alanını izlerken Goethe’nin Büyücünün Çırağı’nı hatırlamak ürpertici. Çünkü Abdullah Öcalan etrafında yıllar içinde yalnızca güçlü bir siyasal liderlik değil, neredeyse efsunlu bir söz düzeni kuruldu. Büyücünün ağzından çıkan söz tartışılmaz; öğrenilir. Üzerine ek yapılmaz, çıkarma yapılmaz. Sözü yorumlamak bile risklidir; en güvenlisi onu tekrar etmektir.

Çünkü bu düzende sözün doğruluğunu belirleyen, sözün kendisinden çok onu kimin söylediğidir.

Çıraklar da büyülü kelimeleri iyi öğrenmiş durumda. Büyücü “yürü” dediğinde yürüyorlar, yön değiştirdiğinde yön değiştiriyorlar. Dün savunduklarını bugün terk etmeleri gerekiyorsa terk ediyorlar. Buraya kadar büyü çalışıyor.

Sorun şu:

Büyücü çıraklarına süpürgeyi nasıl durduracaklarını öğretti mi?

Pek öyle görünmüyor.

Bir basın organı hoşlarına gitmeyen bir haber yayımlıyor, süpürgeler harekete geçiyor. Bir gazeteci rahatsız edici bir soru soruyor, süpürgeler hareketleniyor. Bir Kürt aydını süreç hakkında farklı düşünüyor, yine aynı büyülü kelimeler duyuluyor: Hain. Süreç karşıtı. Öcalan düşmanı. Birilerinin adamı. Birilerinin kullandığı kişi. Gerekirse Fethullahçıların üçüncü-dördüncü çeperinden uygun bir yer de bulunuyor.

Böylece yorucu bir işten kurtuluyoruz: Fikre cevap vermekten.

“Neden böyle düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Sen kimin adına konuşuyorsun?” aldığında tartışmanın da fazla ömrü kalmıyor. Daha kötüsü, bu dil giderek bir linç kültürü üretiyor.

Bugün sosyal medyada. Yarın nerede?

Umarım hiçbir zaman fiziksel saldırıya dönüşmez. Ama insanları sürekli hain, düşman, provokatör veya kullanılan kişiler olarak işaretleyen bir siyasal kültür, bir gün sözün eyleme dönüşmesi halinde “Bunu kim tahmin edebilirdi?” lüksüne sahip değildir.

Çünkü süpürgeyi kendisi canlandırmıştır.

Tam bu sırada dışarıdaki entelektüellere dönülüyor: “Sürece katkı sunun.”

İyi de nasıl?

Entelektüel gerçekten sürece dahil olacaksa beraberinde eleştirisini de getirir. Yöntemi sorgular, kavramları sorgular, aktörleri sorgular. Gerekirse Öcalan’ı da sorgular. Yok, eğer bunları yapmayacaksa entelektüele ne gerek var?

Alkış zaten daha ekonomik bir faaliyet.

Eleştiren entelektüelleri şeytanlaştırıp sonra diğer entelektüellere “Siz de sürece katılın” demenin tercümesi aşağı yukarı şudur: Rızanızı verirseniz entelektüelsiniz. Vermezseniz sizin için de uygun bir çeper buluruz.

Bu yüzden burada aranan şeyin gerçekten “entelektüel katkı” olup olmadığından kuşkuluyum. Çünkü entelektüel, düşüncesini kapıda bırakıp içeri giriyorsa sürece dahil olmuş olmaz.

Suç ortaklığına dahil edilmiş olur.

Entelektüele “Gel, bu sürece katıl” deyip ardından “Ama başlangıç varsayımlarını, liderlik biçimini, kullanılan kavramları ve siyasal otoriteyi sorgulama” diyorsanız onu düşünmeye değil, meşruiyet üretmeye çağırıyorsunuz.

Fakat Goethe’nin hikâyesini bugün asıl ürkütücü kılan başka bir ayrıntı var.

Bizim büyücümüz özgür değil.

Bizim büyücümüz mahpustur. Kapısı dışarıdan kilitlidir.

Çıraklarına ne zaman seslenebileceğine yalnızca kendisi karar veremez. Bugün sesi ulaşır, yarın ulaşmayabilir. Bugün açık olan iletişim kanalı yarın yeniden kapatılabilir.

Peki o zaman?

Büyücünün sözüyle harekete geçen, fakat kendi siyasal frenlerini üretmek yerine iradelerini giderek büyücünün sözüne bağlayan çıraklar ne yapacak? Daha da önemlisi, büyücünün kendisi çıraklarına gerektiğinde nasıl duracaklarını öğretti mi?

Şimdiye kadar gördüğümüz kadarıyla çırakların büyülü söze itaati güçlü. Fakat kendi başlarına fren üretme yetenekleri aynı ölçüde güçlü görünmüyor.

İşte Goethe’nin hikâyesi burada yeniden başlıyor.

Çırak, suyun yükseldiğini görünce paniğe kapılır. Süpürgeye durmasını söyler ama süpürge durmaz. Çünkü çırak büyünün yalnızca yarısını öğrenmiştir. Sonunda baltayı alır ve süpürgeyi parçalar. Bir an için sorunu çözdüğünü sanır.

Ama parçalanan süpürge çoğalır.

Artık eve su taşıyan tek bir süpürge değil, birden fazla süpürge vardır. Su yükselir. Çırak, kendi harekete geçirdiği gücün altında kalmak üzereyken büyücü geri gelir ve bildiği sözle felaketi durdurur.

Goethe’nin hikâyesi böyle kurtulabiliyordu.

Bizimki o kadar emin ellerde değil.

Çünkü Goethe’nin büyücüsü geri dönebiliyordu.

Bizim büyücümüz mahpus. Kapısı dışarıdan kilitli.

Çıraklar ise büyünün ilk yarısını gayet iyi öğrendiler: Süpürgeyi nasıl harekete geçireceklerini biliyorlar.

Şimdi geriye küçücük bir mesele kalıyor:

Büyücünün sesi bir gün yeniden kesilirse, süpürgeleri kim durduracak?

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bu haber toplam 2988 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 08:02:55