Bir Ulusun En Büyük değeri: Özgürlük ve Ulusal Onurdur
Bir ulusun gerçek zenginliği ekonomik gücü değil, özgürlüğüdür. Çünkü özgürlük, yalnızca bir devlet sahibi olmak anlamına gelmez; aynı zamanda bir ulusun dünyaya kendi bayrağı altında, kendi kimliğiyle, başı dik ve onurlu bir biçimde çıkabilmesidir.

İsmail Beşikçi, ulusal bağımsızlığın bir ulusa kazandırdığı onur, özgüven ve saygınlığı anlatırken sık sık iki çarpıcı tarihsel örneğe dikkat çeker. Bunlardan ilki, Haiti’nin sömürgeciliğe karşı yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesidir. İkincisi ise, Pasifik Okyanusu’ndaki küçücük ada devleti Tuvalu’nun Olimpiyat Oyunları’nın açılış törenindeki temsilidir. Birbirinden çok farklı tarihsel ve coğrafi koşullarda ortaya çıkan bu iki örnek, aslında aynı temel gerçeği gözler önüne sermektedir: Bir ulus için özgürlük ve bağımsızlık, ekonomik refahtan, nüfus büyüklüğünden ve maddi imkânlardan çok daha üstün ve kutsal bir değerdir.
Haiti, Fransa’nın en zengin sömürgesiyken, köleliğe ve sömürgeciliğe karşı verdiği uzun ve ağır mücadele sonucunda 1 Ocak 1804’te bağımsızlığını ilan ederek Latin Amerika ve Karayipler’de sömürge yönetiminden kurtulan ilk bağımsız devlet oldu. Aynı zamanda tarihte kölelerin başarıyla gerçekleştirdiği ilk ulusal kurtuluş devrimini temsil ediyordu. Ancak Fransa bu bağımsızlığı uzun yıllar tanımadı. 1825 yılında savaş gemileri eşliğinde Haiti’ye ağır bir ültimatom vererek bağımsızlığını tanımasının karşılığı olarak çok büyük bir tazminat ödemesini dayattı. Bu, eşit taraflar arasında yapılmış bir anlaşma değil, askerî güç altında kabul ettirilen bir haraçtı.
Haiti yönetimi bu ağır ekonomik yükü kabul etti; çünkü yeniden sömürgeleştirilmek ve köleliğe dönmek yerine, büyük bir yoksulluğa katlanarak bağımsızlığını korumayı tercih etti. Tarihçilerin “özgürlüğün fidyesi” olarak tanımladığı bu karar, aslında özgürlüğün bir ulus için ekonomik zenginlikten çok daha üstün bir değer olduğunun en güçlü tarihsel kanıtlarından biridir. Haiti halkı yoksullaşmayı göze aldı; fakat bağımsızlığını ve ulusal onurunu kaybetmeyi kabul etmedi. Çünkü özgürlüğünü kaybeden bir ulus yalnızca siyasal egemenliğini değil, kendi kendi ülkesinin tüm zenginliğini, onurunu, haysiyetini ve geleceğini de kaybeder.
İsmail Beşikçi’nin dikkat çektiği ikinci örnek de aynı hakikati farklı bir biçimde ortaya koymaktadır. Pekin Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreninde bütün uluslar kendi bayrakları ve ulusal marşlarıyla temsil edilir; bütün dünya da bu ulusları ayakta selamlar. Beşikçi, nüfusu yalnızca on bin olan Tuvalu sporcularının geçişini özellikle anlatır. Sporcu grubunun en önünde, elinde ulusal bayrağını taşıyan, ön dişleri eksik olmasına rağmen başı dik, göğsü ileride ve büyük bir gururla ve gülerek yürüyen sporcunun görüntüsü, onun hafızasında derin bir iz bırakmıştır. Çünkü burada önemli olan sporcunun fiziksel görünümü değil, bağımsız bir ulusu temsil etmenin insana kazandırdığı özgüven, vakar ve saygınlıktır. Dünyanın en küçük ve en yoksul ülkelerinden birinin sporcusu bile, bağımsız bir devletin yurttaşı olmanın verdiği gururla bütün dünyanın önünde başı dik yürüyebilmektedir.
Haiti’nin özgürlüğünü koruyabilmek için ağır ekonomik bedeller ödemesi ile Tuvalu sporcularının yoksulluklarına rağmen ulusal bayraklarını büyük bir gururla taşımaları, aynı tarihsel gerçeğin iki farklı tezahürüdür. Birinde ulusal bağımsızlık uğruna ekonomik refahtan vazgeçilmiş, diğerinde ise bağımsızlığın insana kazandırdığı onur bütün dünyaya gösterilmiştir. Her iki örnek de özgürlüğün yalnızca siyasal bir statü olmadığını; aynı zamanda ulusal haysiyetin, özgüvenin ve saygınlığın kaynağı olduğunu göstermektedir.
Ne yazık ki Kürd siyasal tarihi bu bakımdan farklı bir gelişim göstermiştir. Kürdistan’da ulusal temelli siyasal düşüncenin (Toprak temelli milliyetçiliğin) ve ulusal kurumlaşmanın yeterince gelişememesi nedeniyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde yaşayan Kürd ileri gelenleri ve aydınlarının önemli bir bölümü kendi uluslarının bağımsızlığını siyasal bir hedef olarak benimsememiştir. Bunun yerine Osmanlı Devleti’nin birliğini savunmuş, Osmanlı orduları saflarında savaşmış ve Kürdler için en fazla kültürel haklar talep etmekle yetinmiştir. Ulusal bağımsızlık fikri ise büyük ölçüde geri planda kalmıştır.
Dikkat çekici olan, bu siyasal zihniyetin farklı biçimlerde günümüze kadar uzanmış olmasıdır. Yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın birliğini savunan Osmanlıcı Kürd seçkinleri ile bugün Türkiye’nin birliğini ve demokratikleşmesini temel siyasal hedef olarak benimseyen Kürd siyasal ve aydın çevrelerinin önemli bir bölümü arasında belirgin bir düşünsel süreklilik bulunmaktadır. Her iki dönemde de temel hedef, Kürd ulusunun bağımsızlığı ve siyasal egemenliği değil; egemen sömürgeci devletin devamı içerisinde çeşitli demokratik veya kültürel hakların elde edilmesi olmuştur.
Kuşkusuz bu değerlendirme, XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında ortaya çıkan bütün Kürd siyasal düşüncesini kapsamaz. Aynı dönemde, Kürd ulusunun siyasal varlığını ve kendi ülkesinde egemenliğini esas alan toprak temelli milliyetçi bir damar da gelişmiştir. Şeyh Ubeydullah Nehri, Abdüsselam Barzani, Hacı Kadir Koyi, Emin Ali Bedirhan ve Abdürrezzak Bedirhan gibi isimler, Kürd ulusunun yalnızca kültürel haklarını değil, siyasal statüsünü ve kendi ülkesinde kendi kendini yönetme hakkını savunmuşlardır. Bu bakımdan onlar, Osmanlıcı çizgiden farklı olarak ulusal bağımsızlığı ve siyasal egemenliği esas alan bir düşünce geleneğini temsil etmektedir.
Bu tarihsel çizginin günümüzdeki en önemli siyasal temsilcisinin ise Mesud Barzani öncülüğünde gelişen ve Güney Kurdistan’da kurumsallaşan siyasal tecrübe olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu oluşumu, Kuzey Kürdistan merkezli Türkiyeci entegrasyoncu siyasal yaklaşımlardan ayrı değerlendirmek gerekir. Bütün eksikliklerine, karşılaştığı iç ve dış sorunlara rağmen bugün Kürd kimliğini uluslararası düzeyde görünür kılan, Kürdlere siyasal bir statü kazandıran ve ulusal kurumlaşmayı geliştiren en önemli deneyim Mesud Barzani’nin öncülüğünü yaptığı Kürd milli hareketi olmuştur. Bu yönüyle, Kürd ulusunun geleceği açısından yalnızca tarihsel bir kazanımı değil, aynı zamanda geleceğe ilişkin umut ve perspektifi temsil etmektedir.
İşte Haiti ve Tuvalu örnekleri bu nedenle son derece öğreticidir. Haiti, bağımsızlığını koruyabilmek için bir asır boyunca ağır ekonomik bedeller ödemeyi göze almıştır. Tuvalu ise küçüklüğüne, yoksulluğuna ve sınırlı imkânlarına rağmen ulusal bayrağını büyük bir gururla bütün dünyanın önünde taşımaktadır. Bu örnekler bize göstermektedir ki özgürlük ve bağımsızlık, ancak onları en yüce değer olarak gören ulusların ulaşabildiği tarihsel kazanımlardır. Bir ulus ekonomik sıkıntılar yaşayabilir, yoksulluk çekebilir ve ağır fedakârlıklarda bulunabilir; ancak bağımsızlığını koruduğu sürece onurunu, haysiyetini ve özgüvenini de korur. Buna karşılık ulusal bağımsızlığı ikinci plana iten toplumlar, çoğu zaman siyasal varlıklarını olduğu kadar ulusal özgüvenlerini ve onurlarını da kaybederler.
İsmail Beşikçi’nin Haiti ve Tuvalu örnekleriyle vermek istediği en temel mesaj şudur: Bir ulusun gerçek zenginliği ekonomik gücü değil, özgürlüğüdür. Çünkü özgürlük, yalnızca bir devlet sahibi olmak anlamına gelmez; aynı zamanda bir ulusun dünyaya kendi bayrağı altında, kendi kimliğiyle, başı dik ve onurlu bir biçimde çıkabilmesidir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 03:30:15































































































































































































