İran-ABD ateşkesinin çökmesi “Kürt kartı”nı yeniden gündeme getirebilir mi?

İran–ABD ateşkesinin çökmesi, Washington ve Kudüs’ün baskı araçlarını yeniden gözden geçirmesine yol açabilir ve “Kürt kartı” yeniden gündeme gelebilir. Ancak İran’da rejim değişikliğini hedeflemeyen hiçbir proje kalıcı bir sonuca ulaşamaz. Bu nedenle Kürt faktörü ancak daha geniş, tutarlı ve rejimin dönüşümünü amaçlayan bir stratejinin parçası hâline geldiğinde anlam kazanabilir.

2 Ağustos 2026 - 15:20
2 Ağustos 2026 - 15:20
 0
İran-ABD ateşkesinin çökmesi “Kürt kartı”nı yeniden gündeme getirebilir mi?

İran–ABD ateşkesinin çökmesi, Washington ve Kudüs’ün Tahran’a yönelik baskı stratejilerini yeniden kalibre etmesini zorunlu kılabilir. Bu süreçte “Kürt kartının” tekrar masaya sürülmesi ihtimali gündeme gelse de, bu kartın savaşın başlangıcından itibaren retorik bir baskı aracından öteye geçemediği biliniyor. Asıl mesele, rejim değişikliği fikrinin yeniden tartışmaya açılıp açılmayacağı değil; ABD ve İsrail’in bu fikri somut bir stratejiye dönüştürme kapasitesine sahip olup olmadıklarıdır. Mevcut göstergeler, her iki aktörün de geçmişte başarısızlığa yol açan yapısal engelleri aşamadığını ortaya koyuyor.

İran’da bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesi, ancak İran muhalefetinin bütünlüklü bir biçimde örgütlenmesi ve özellikle ABD ile İsrail tarafından siyasi, diplomatik, ekonomik ve askerî düzeylerde desteklenmesi hâlinde mümkün olabilir. Kürt aktörler de bu muhalefet bileşenleri arasında tarihsel, toplumsal, bölgesel ve silahlı güçleri nedeniyle en önemli unsurlardan biri olarak yer alabilir. Nitekim 2003’te Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden süreç, farklı Irak muhalefet gruplarının ABD tarafından ortak bir platformda bir araya getirilmesiyle şekillenmişti. Bu örnek, dış destekle koordine edilen muhalefet yapılanmalarının rejim dönüşümlerinde oynayabileceği rolü göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

İsrail açısından İran liderliğini yerinde bırakan bir ateşkes, nihai bir çözüm değil; yalnızca geçici bir duraklama anlamına geliyor. İsrailli yetkililer uzun süredir, despotik İslam Cumhuriyeti’nin askerî, nükleer ve vekil güç kapasitesinin ancak rejim devrilmesi hâlinde kalıcı biçimde etkisizleştirilebileceğini savunuyorlar. Bu yaklaşım, Şubat 2026 savaşının ardından daha da sertleşmiştir; zira bozulan ateşkes geniş çaplı çatışmayı durdurmuş olsa da, İran’ın stratejik kapasitesini ortadan kaldırmamıştır.

Bu nedenle rejim değişikliği fikri İsrail’in ajandasında sürekli bir başlık olarak varlığını sürdürüyor. İran’ın yeniden İsrail’e yönelik saldırılara başlaması durumunda, İsrailli karar alıcılar büyük olasılıkla şu sonuca varacaktır: Tahran’daki siyasal merkeze yönelik daha derin bir müdahale olmadan tehdit tamamen sona ermez. Bu çerçevede Kürt gruplar, diğer ulusal topluluklar ve iç muhalif unsurların her biri kendi başına belirleyici aktörler değil; rejim üzerindeki baskıyı içeriden artırabilecek tamamlayıcı unsurlardır.

Bununla birlikte stratejik tahayyül ile operasyonel gerçeklik arasındaki mesafe oldukça geniştir. İsrail daha saldırgan bir yaklaşımı tercih edebilir; ancak yine de ABD’nin askerî gücüne, bölgesel erişimine ve yerel aktörlerin iş birliğine bağımlıdır. Bu unsurlar olmadan “Kürt faktörü” bir plan olmaktan çok, yalnızca teorik bir fikir olarak kalır.

Donald Trump’ın İran politikasında belirgin bir çelişki bulunuyor. Trump, sert tehdit söylemi kullanmayı tercih ederken kara operasyonlarına sıcak bakmıyor. Bir yandan savaş karşıtı bir retorik benimserken, diğer yandan rejim değişikliği fikriyle zaman zaman flört ediyor. Bu fikri söylem düzeyinde desteklese de tam ölçekli bir Amerikan müdahalesinin pratik yükünü üstlenmek istemiyor.

İran’ın ABD üslerine, bölge devletlerine veya Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik saldırılarını sürdürmesi hâlinde Trump’ın benzer bir formüle geri dönmesi muhtemeldir. Kamuoyu önünde sert bir dil kullanabilir, İran liderliğinin sonunun yaklaştığını iddia edebilir ve sıradan İranlıların ya da ulusal grupların kendi geleceklerini ellerine almaları gerektiğini ima edebilir. Ancak perde arkasında daha olası Amerikan stratejisi; siyasi ve ekonomik yaptırımlar, siber baskı, sınırlı hava saldırıları ve muhalif güçlere dolaylı destekten oluşan bir kombinasyon gözüküyor. Dolayısıyla İran’ın siyasal düzenini rejimi yıkarak kökten yeniden kurmaya dönük doğrudan bir girişim şu an için ABD’nin gündeminde görünmüyor.

Bu çerçevede Trump, Kürt kartını yeniden gündeme getirerek Tahran üzerinde baskı kurmayı ve İran’ın içeriden kırılgan olduğu mesajını vermeyi tercih edebilir. Ancak bu kartın işlevi, rejim değişikliğine giden bir yol açmaktan ziyade, sınırlı bir baskı aracı olarak kalmaya devam edecektir.

Bu açıdan Doğu Kürdistan’daki Kürt silahlı gruplar, özellikle batı sınır bölgelerinde, cazip ama kırılgan bir seçenek sunuyor. Yerel baskı yaratabilirler, İran güvenlik aygıtını zorlayabilir ve İslam Cumhuriyeti’nin iç parçalanma yaşadığı anlatısını güçlendirebilirler.

Savaşın ilk günlerinde yayılan haberler, Amerikan ve İsrailli planlamacıların tam da bu mantığı denediğini; İranlı Kürt gruplarla temas kurulduğunu ve Güney Kürdistan’dan Doğu Kürdistan’a uzanan bir kara cephesi fikrinin tartışıldığını gösterdi. Ancak bu düşünce hiçbir zaman tam anlamıyla operasyonel hale gelmedi.

Trump, askerlerini doğrudan sahaya sürmeden İran üzerindeki baskıyı artırmak için Kürt güçlerini, cazip bir araç olarak görüyordu. Bu yaklaşım, hızlı ve dramatik bir tırmanış mantığıyla da uyumluydu. Doğu Kürdistanlı siyasi gruplar ise ABD ve İsrail’den 1991 Güney Kürdistan modeli uçuşa yasak bölge koruması talep ettiler. Ancak Trump yönetiminin Kürt kartıyla kurduğu temas kısa sürdü; büyük ölçüde bu temas, Tahran’a yönelik retorik bir baskı sinyali vermekten ibaret kaldı.

Kürt hareketlerinin parçalı yapısı, ABD’ye yönelik tarihsel güvensizlik, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ihtiyatlı tutumu, İran’ın hızlı ve sert karşılık verme kapasitesi ve Türkiye’nin olası müdahalesi bu planın uygulanabilirliğini ciddi biçimde sınırlandırdı. Bu koşullar altında Trump yönetimi söylem değişikliğine giderek Kürt güçlerinin doğrudan savaşa girmesini istemediğini açıkladı.

Bu yaklaşımdaTürkiye’nin etkisi büyük olasılıkla belirleyici oldu. Ankara, sınırlarının hemen ötesinde Kürt merkezli bir askerî stratejiyi kabul etmeyeceğini açık biçimde ortaya koydu ve Erdoğan’ın bu tutumu doğrudan Trump’a ilettiği bildirildi. Bu baskı dikkate değerdi; zira Kürt silahlı gruplarının korunması ve güçlendirilmesi, Türkiye ile gerilimi tırmandırabilir ve Güney ile Rojava Kürdistanı’nın ardından Ankara ile Washington arasında üçüncü bir bölgesel krizi tetikleyebilirdi.

Yerel aktörler üzerinden rejim değişikliği girişimlerinin temel sorunu, çoğu zaman dış güçlerin öngördüğü siyasal sonucu üretmemesidir. Kürt gruplar Tahran’a karşı direnmeye istekli olsalar da 1975 Cezayir Anlaşması, 2017 Güney Kürdistan bağımsızlık referandumu ve Rojava deneyiminin açık biçimde gösterdiği üzere, dış aktörlerin kriz anlarında Kürtleri sahaya sürüp ardından hızla terk etme pratiği artık kronik bir hâle gelmiştir. Bu tarihsel tecrübe, Kürtlerin “harcanabilir unsur” muamelesine maruz kaldığı gerçeğini pekiştirmekte ve onları uluslararası aktörlerin kısa vadeli stratejik hesaplarına karşı daha ihtiyatlı ve daha mesafeli bir tutum benimsemeye zorlamaktadır. Dolayısıyla Kürt hareketlerinin tarihsel hafızası, dış güçlerin vaatlerine değil, bu vaatlerin ardından gelen tekrar eden terk edilişlere odaklanan bir siyasal refleks üretmektedir.

Sonuç itibarıyla, İran’da rejim değişikliğine yönelik gerçekçi bir stratejinin ancak İran muhalefetinin geniş bir koalisyon hâlinde ortak bir platformda buluşturulmasıyla mümkün olabileceği açıktır. Bu platformun bileşenleri arasında Kürt aktörler hem bölgesel konumları hem de tarihsel deneyimleri nedeniyle kritik bir rol üstlenebilir. Ancak ABD’nin uzun süredir İran’da rejim değişikliği fikrine mesafeli durması, bu tür bir stratejik mimarinin inşa edilmesini sürekli olarak geciktiriyor ve Washington’un bölgesel politikalarını tutarsız bir çizgiye mahkûm ediyor. Bu nedenle Kürtlerin potansiyel katkısı, ancak ABD’nin kendi stratejik tereddütlerini aşarak bölgesel gerçekliklerle uyumlu, bütünlüklü bir siyasal vizyon geliştirmesi hâlinde belirleyici bir anlam kazanabilir.


X
: @cetin_ceko


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 564 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 16:21:05