Namlunun Ucunda Sanılan Zafer, Kürdün Beyninde Patladı

26 Temmuz 2026 - 17:28
26 Temmuz 2026 - 17:28
 0
Namlunun Ucunda Sanılan Zafer, Kürdün Beyninde Patladı

Bu yazı sadece ölü bedenlere değil, katledilmiş bugüne ve geleceğe dair de bir otopsi raporudur. İlkesellik, zamanlama ve metodoloji eksikliği, yaşanan kayıpların başlıca nedenlerindendir.

Yazının temel amacı PKK eleştirisi değildir. Tartışılan, Bakur’da hiçbir zaman gerçekten güçlü, ilkesel, silahsız ve tamamen bağımsız bir demokratik Kürd hareketi doğamadığı; doğamamasının da tarihsel bir kayıp olduğudur.

Günümüzde hala PKK’nin 1984’te silahlı şiddet başlatmasının doğruluğuna dair yaygın bir kabul, hatta itirazsızlık vardır. Dahası, o dönemde bu başlangıcı hangi yapı yaparsa onun PKK gibi kitleselleşeceği öngörülüyordu; bugün de benzer değerlendirmeler yapılmaktadır. Celal Talabani de 1980’lerin başında Bakurlulara, ‘Bir karakola silah sıkın, sonra bakın hızla kitleselleşeceksiniz.’ demiştir. Öyleyse Talabani de bu tartışmanın içinde yerini bulur. Ayrıca konu yalnızca silahlı şiddet değildir; illegalite de önemli bir eleştiri konusudur.

Kimi çevreler silahlı şiddetin başlatılmasını doğru, silahın doğru zamanda bırakılmamasını ise eleştiri konusu yapmaktadır. Kimileri ise silahın her zaman caydırıcı unsur olduğunu ileri sürmektedir. Bana göre odak Bakur olduğunda hem şiddete dair bu algılar yanlıştı hem de illegalitenin karanlık yutuculuğuna sürüklenmek yanlıştı. Telafi ve coğrafi hak elde etme ısrarındaki Kürdün mücadelesi ‘ideolojik devrim, iktidar karşıtlığı, muhalefet ya da taraflaşma’ olmamalıydı. Gereken, güçlü ve sürdürülebilir demokratik bir legal hareketti.

Bakur’da illegalitenin ve şiddetin zorunluluğu fikrine kapılan ve bunu dayatan kesimler özeleştiri verip toplumdan ve uluslararası kamuoyundan özür dilemedikçe, bugünü ve yakın yarını planlayacak farkındalığa hazır hale gelmeyecektir.

1960’larda dünyada yükselen silahlı devrimci hareketler, Bakur’daki Kürd siyasal çevrelerini de etkiledi. Türkiye’deki sol örgütlerin bir kısmı ve MDD’ci PKK silahlı mücadeleyi temel strateji olarak benimsedi. Başur’daki peşmerge hareketinin varlığı da silahlı mücadelenin meşru ve sonuç alıcı olduğu düşüncesini güçlendirdi. Ancak amaç koruma, geliştirme ve inşa olmayınca son elli yıldır devam eden felaketi başlatmak kaçınılmaz oldu.

Türkiye soluna ve Kürd hareketlerine yönelik işkence ve infazlar görmezden gelinemez; ancak 70 ve 80’lerdeki krizi aşma görevi Türkiye’deki her ideoloji, görüş ve inançtan darbe karşıtlarına bırakılabilirdi. Kürdler kımıltısız yaşamayı, beklemeyi cumhuriyetin ilk döneminde öğrenmiş bir toplumdur.

Kürdlere yüzlerce yıldır büyük dalgalar geldi; fakat bu son sefer farklı olabilirdi, yine tuzağa düşüldü. 1970-80’lerde modern demokrasi, evrensel hukuk ve sivil toplum araçları yeni bir fırsat alanı oluşturuyordu. Dünyada silahlı devrim modası sürerken uluslararası insan hakları söylemi de yükseliyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın bir bölümü geçmişin mirasını reddetmeye başlamış (1990’daki Paris Şartı’na giden yol), 1980 sonrası AB uyum süreçleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi mekanizmalar filizlenmişti.

Tam bu ara boşlukta sivil alan büyütülebilirdi. Ancak bunu görecek ve büyütecek birey ve yapılar çıkmadı; bu bir kader değil, inşacı siyasi irade ve vizyon eksikliğiydi. Sivil demokratik mücadeleye karşı statüko bölgede Tek Parti dönemi tutumunun benzerini yine sergileseydi, bu kez sonuçları kestirilemez olabilirdi.

24 Eylül 1967’de Siverek Doğu Mitingi’nde TKDP Başkanı Said Elçi, Kürd olduklarını ancak Kürdcü ve bölücü olmadıklarını açıklıyordu. Bu bile dönemin koruyucu gelenekten beslenen siyasal dilinin silahlı ayrışmadan çok, en iyi ihtimalle ‘meşruiyet arayışı’ üzerine kurulduğunu göstermektedir. Ancak konuşmasındaki temellendirme ve tanımlama sorunludur.

1970’lerde DDKO ile başlayan kitleselleşme; DDKD, Özgürlük Yolu, Rızgari, Ala Rızgari, KİP, UKO, KUK ve KAWA gibi örgüt ve siyasi çevrelerin ortaya çıkmasını sağladı. Ancak bu yapıların önde gelen kadroları, devletin genetiğini, dönemsel yaklaşımlarını ve sürekli güncellenen güvenlik siyasetini doğru değerlendiremedikleri için ilkesel olarak silahlı mücadeleyi reddeden, her türlü fiziksel şiddetten kaçınan net bir siyasal söylem ve pratik geliştiremediler.

80 darbesi sonrası ağır devlet şiddeti, işkence ve siyasal alanın tamamen kapatılması karşısında Kürdler için, Kürdler adına şiddet zorunlu değildi. Süreç yıllar içinde aşılırken zamanında, yerinde ve makul çıkışlarla sivil alana dahil olunabilirdi. Evrensel hukuk, demokrasi ve şiddet içermeyen çağdaş yöntemler anahtar kelimelerdi.

1970’lerde anadili yasaklarına karşı sivil demokratik kitlesel hareket hem daha kolay sonuç alabilir hem de Kürd toplumu içinde Kürdceleşmeyi daha rahat ilerletebilirdi. Bu yalnızca bir örnektir. O yıllarda bunun gibi adımlar görülmedi; bugün de federe yönetim modeline ilgi ve yönelim yoktur. Aksine, günümüzde temel hatta tek mücadele alanı olarak Kürdce kaybı ‘varlık-yokluk sorunu’ olarak gösterilmekte; ancak bu söylemle bile ciddi bir ilerleme sağlanamamaktadır. Demek ki ilerleme istenmemekte ve bu konforlu alan, sığınılan role uygun bir sahne olmaktadır. Bunları, Kürdce anadilinde eğitim hakkı ve seçmeli dil dersinin zorunlu olması için aktif çalışma yürütmüş biri olarak ifade ediyorum.

Oysa 80 öncesi kitlesel mitinglere katılan, makale, dergi ve kitaplar okuyan geniş Kürd kesimlerinin temel gündemi silahlı mücadele değildi. Toplumsal örgütlenme, kimlik talepleri ve demokratik hak arayışları daha belirgin bir yer tutuyordu. 1978-79 Maraş ve Çorum katliamları yaşandı. 1979-80 Siverek Katliamı’nda ise birçok yapının aldığı pozisyon ve ardından benzerini Diyarbakır’da tekrarlamanın sönük cümleleri, sürecin ve bugünlerin özünü göstermektedir.

70 ve 80’li yıllarda hangi yapı olursa olsun şiddete yönelinmesine ısrarla karşı çıkanlar olduysa da bu direnç somutlaşamadı. O dönem şiddete karşı çıkanların gerekçeleriyle ve ‘kanıtlarıyla’ kamuoyuna açıklama yapması, bugün için de öngörünün belgeleri olacaktır.

Yaklaşık 200 Ala Rizgarî üyesi 80’lerde Rojhilat’a yerleşerek askeri ve siyasi eğitim çalışmaları yaptı; yaşanan iç ayrışma sonrası grup dağıldı.

Silahlı mücadeleye en mesafeli yapılardan biri olduğu düşünülen Özgürlük Yolu’nun 1992’de silahlı mücadele kararı alması ve bir genelge ile duyurması da dönemin siyasal atmosferinin silahlı mücadeleyi ne kadar güçlü biçimde meşrulaştırdığını göstermektedir. Güçlü iç itiraz gören genelge, sürece katılmayı kabul eden kişi sayısının azlığı gerekçesiyle iptal edilmiştir. Bu adımın bile PKK silahının meşrulaşmasında ve yayılmasında az ya da çok etkisi olmuş olabilir.

1984’te PKK’nin silahlı eylemlere başlamasıyla birlikte Kürt toplumu fiilen bir çatışma ortamına sürüklendi. PKK’li olsun ya da olmasın birçok kişi, ‘zafer namlunun ucundadır’ anlayışını dogma gibi kabul etti. Bölgede baskın olan ve çoğu zaman akıbeti belirleyen, anlaşmazlıkları şiddete sürükleme ve şiddet dışında çözümü tercih etmeme kültürü bu kabule yabancı değildi.

PKK, 70’ler ve 80’lerin başındaki darbe şiddetini ve Kürdün tarihsel inkar krizini 1984’te fırsata çevirdi. Ben, 15 Ağustos 1984’ü Bakur’a yapılan 12 Eylül darbesi olarak niteledim. 1990’ların sonunda AB süreci, AİHM kararları, Kürdce yayın ve eğitimdeki kısmi açılımla kriz aşılmaya başlasa da, PKK silahlı yöntemi terk etmedi.

PKK kültürü..


Toplum ağır bir ‘ihanet, itirafçılık, işbirlikçilik, ajanlık, tırşikçilik’ kavramlarıyla yoğurulmaya başladı.

Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edildikten sonra kullandığı ‘Hizmete hazırım’ ifadesi ile sonraki süreçte örgütte pekiştirilen lidere mutlak bağlılık anlayışı, bana göre son yirmi yedi yılda PKK kültürünün belirgin unsurlarından biri haline geldi. Bir üyenin takdir görmesinin en önemli kriteri Öcalan’ı en iyi anlaması, anlatması ve bunu ispatlamasıydı. Bakur’da inşacı ve farklılıkların birlikte yaşaması iradesine yabancı bu kültür, hem Bakur içi güven ve barışı artırmadı, aksine azalttı; hem de uluslararası toplumun başta sergilediği krediyi ve özeni negatifleştirdi. Nejdet Buldan’ın tanıklıklara dayalı ifşası üzerine, katılan kimi kız çocuğu ve kadının akıbeti ailelerini, sevdiklerini, her birimizi sarstı. 

PKK’nin silahlı mücadelesi, devletin güvenlikçi politikalarını güçlendirip genişleten önemli bir etken oldu; ancak elbette bu politikaların tarihsel kökenleri PKK’den önceye dayanır.

Hak elde etmek, tarihsel koşullar değiştiğinde stratejiyi de değiştirmeyi gerektirir. Ancak PKK’nin istismar ettiği bu hak arayışı elli yıl boyunca hiçbir coğrafi kazanıma dönüşmedi; aksine coğrafi haklar sürekli daha fazla örtülendi.

Bağımsız ya da örgütleri içinde birer kişi veya küçük grup da olsalar silahlı şiddete karşı olanlar dinlenmedi; pasiflikle ve korkaklıkla suçlandı. PKK dışı örgütlerin birçok kadrosu da 12 Eylül sonrasında Avrupa’ya kaçtı. 5 No’lu Cezaevi’nin sonuçları ayrıca değerlendirilmesi gereken bir etkendir.

Silahlı çatışmaların başlamasının ardından devletin yoğun güvenlik politikaları, adli soruşturmalar, yardım ve yataklık suçlamaları ile köy koruculuğu sistemi yüzünden çok sayıda Kürd genci silahlı örgüte katıldı. PKK’nin ‘zorunlu askerlik’ olarak adlandırdığı uygulamalarla el koyduğu Kürd çocukları ve gençleri çatışmalara sürüldü.

Tarihsel öfke ve çözüm talebi zamanla aile ve arkadaş kayıplarının intikamına dönüştü. Kurgulanan tek adam sistemi, sürekli propaganda, örgütten kaçışlar ve iç infazlarla sağlamlaştırıldı. Böylece ortasında mermi çekirdeği bulunan PKK kar topu, Kürdler için dinamik ve sürekli büyüyen bir çığa dönüştü.

İsmail Beşikci bu sürecin düşünsel iklimine katkıda bulundu ve çığın devasa büyümesinde etkili oldu. Çığı büyürken görüntüleyen Aliza Markus ise bu şiddet sarmalını sosyolojik bir zorunluluk ve kaçınılmazlık gibi kavramsallaştıran, uluslararası ve akademik alanda doğallaştıran anlatıların temsilcilerinden biri oldu.

O dönemde hem ilkesel olarak silahlı mücadeleye açık biçimde karşı çıkan hem de Kürt toplumuna silahsız, sivil ve uzun vadeli bir inşa programı sunabilen ve pratikleşmesini deneyecek bir siyasal hareket bulunmuyordu. PKK’nin silahlı mücadeleyi başlatmasının ardından oluşan atmosferde diğer birçok örgütün bazı kadroları zamanla PKK’ye katıldı, azim, bilgi ve tecrübelerini bu harekete aktardı.

Sonuçta bütün bölge uzun yıllar sürecek ağır bir çatışma ve mahvoluş dönemine girdi. Öldürülen, tutuklanan Kürdün yerine daha fazlası katıldı; böylece PKK içinde hayatta kalma süresi yıllar geçtikçe kısalsa da katılımdaki süreklilik ölümleri bilince çıkaramadı.

Sivilleri ve çocukları hedef alan saldırılar, canlı bomba ve bomba yüklü araç eylemleri, Çevrimli köyünde 12'si çocuk, 7'si kadın 27 kişinin katledilmesi, Çetinkaya mağazasında 1’i çocuk, 8’i kadın 12 kişinin çıkarılan yangında ölümü, Diyarbakır’da dershane çıkışında 6’sı öğrenci çocuk 7 kişinin bomba ile katledilmesi; insan hakları raporları ve tanık ifadelerinde belgelenen iç infazlar, örgütten ayrılmak isteyen, muhalif olan ya da ‘ajan’ olduğu iddia edilen binlerce üyenin infaz edilmesi ve sivil siyasi partilerin fiilen vesayet altına alınması gibi eylemler, uluslararası hukuk açısından ağır suçlar kapsamındadır.

Türkiye, ABD, Avrupa Birliği ve NATO’nun PKK’yi terör örgütü olarak listelemesi, bu eylemlerin sonucudur; Türkiye’nin diplomatik ilişkileri ya da verdiği tavizlerle aldırdığı bir karar değildir.

Elbette, bireyleri değil, siyasi pratiği ve kolektif sessizliği tartışıyorum. PKK'nin sivil katliamlarını ‘devletin yaptıkları karşısında hafifletici neden’ olarak değil, bağımsız bir savaş suçu olarak kınadım. Aynı zamanda, köy yakmaları, faili meçhul cinayetleri ve önlenememesini, zorunlu göçü ‘terörle mücadele zorunluluğu’ olarak değil, vatandaşını koruyamama zaafı olarak belirttim: federe yönetim modelini bu gerekçeyle de önerdim. Bu iki kınamayı aynı paragrafta, aynı sertlikte, aynı kamuoyu önünde dile getirebilmek bir ‘iç eleştiri mekanizması’ kurmayı getirirdi ama ilkesizlik buna engel oldu. Öcalan’ın kitlesini ‘yüzünü kendilerine dönecek potansiyel kitle, ileride devralınacak kitle’ olduğu beklentisiyle bekleşenler, bundan başka ‘özgün’ politika üretemeyenler PKK’nin suçlarına bu fırsatçı siyasi hesap nedeniyle de sustu.

Toplum da ilkeli söylem ve tutuma sahip çıkmadı. ‘Bize yapılan her şey tarihsel haksızlıktır, o halde bizim yaptığımız her şey meşru müdafadır’ safsatası içselleştirilmemeliydi. Ve bu ilkesizlik, ahlaki irrasyonalizm sürdükçe iflah olmayacağız. Tüm bileşenleriyle Kürdler bu ‘esnek omurgayı’ utanç duyarak terk etmedikçe, dünya bizi ilkeleri uğruna taviz vermeyen halk olarak anmayacak..

PKK’nin, çatışma sürecinde sivilleri ve çocukları hedef alan saldırıları ve cinayetleri kanıtlıdır. Avrupa’da cinayetler işlendi, mekan ve yol işgalleri yaşandı. Bu süreç sonunda da yalnızca Türkiye tarafından değil, çeşitli ülkeler tarafından da terör örgütü olarak tanımlandı. Böylece Bakur mücadelesi kriminalleşti. Bu kriminalleşme ve talepsizlik, PKK’ye destek veren ülkeleri ve sivil kuruluşları da zor durumda bıraktı.

Soğuk Savaş’tan miras kalan bir refleksle ABD/NATO eksenindeki Türkiye gibi devletlere karşı mücadele eden her yapıyı anti-emperyalist kabul eden ‘küresel sol’ PKK’nin Marksist-Leninist geçmişini, demokratik özerklik talebini, komünal söylemini evrensel sol değerlerle özdeşleştirdi. Bu ise onları, PKK şiddetini, sivillerin katlini ve yerinden edilmeyi ‘devrimci mücadele’nin bir unsuru, yan ürünü olarak görmeye itti.

Bir halkın veya siyasal hareketin, kendisine yönelik hak ihlallerini eleştirirken de, kendi içindeki hak ihlallerini değerlendirirken de aynı evrensel hukuk ve insan hakları ölçütlerini uygulaması gerekir. Devletin ihlalleri de, silahlı örgütlerin sivillere yönelik şiddeti de aynı ilkesel tutarlılıkla değerlendirilmelidir. Böylece kaynağı ne olursa olsun, herhangi bir şiddet meşrulaştırılmamış olur.

Ben, ‘Kürtleri harekete geçirmek, muhatap kabul edilmek ve hak elde etmek için silah şarttı’ görüşüne katılmıyorum. ‘Şiddet zorunlu değildi.’ derken stratejik olarak yanlıştı diyorum; ancak psikolojik ve tarihsel olarak anlaşılabilir bir durumdu ve bu durumu PKK Bakur aleyhine araçsallaştırdı.

O dönemde tutuklanan, işkence gören ama silaha ve şiddetin herhangi bir türüne sarılmayan bir hareket olsaydı, bu baskı hem yurt içinde hem de 1970’lerden itibaren yükselen uluslararası insan hakları kamuoyunda o hareketin lehine dönebilirdi.

Buradaki itiraz önemli bir soruyu beraberinde getirir: Sivil alan gerçekten bir seçenek miydi, yoksa devlet tarafından zaten kapatılmış mıydı?

O dönem için, ‘Sivil alan kaçırılmış bir fırsat değil, devlet tarafından sistematik olarak kapatılmış bir alandı.’ denilebilir. Ancak sürdürülebilir ve evrensel ilkelere bağlı sivil demokratik mücadelenin gücü ve etkisi de zaten böyle koşullarda anlam kazanır.

Örneğin HADEP’in kapatılma gerekçeleri fiilen PKK ile organik bağ, örgüt talimatlarına uyum ve Öcalan’a bağlılık beyanlarıydı; yani bu alanda bağımsız sivil siyasete yer bırakılmadı. Sivil siyaset PKK’den ve Öcalan’dan bağımsızlaşabilseydi, kapatılma gerekçesi de ortadan kalkabilirdi.

Ancak mesele yalnızca partiler düzeyinde değildir. Devletin en ağır güvenlik politikaları da aynı çatışma mantığı içinde şekillendi. PKK silahlı olmasaydı, devlet 1990’larda köyleri boşaltma operasyonlarını aynı ölçekte uygulayamazdı. Türkiye’nin PKK’nin peşinde, PKK gerekçesi ile Başur ve Rojava’ya girişleri ve kalışları da benzer gerekçelerle yapıldı ve benzer sonuçlar doğurdu. Bu yalnız askeri değil, hukuki ve diplomatik açıdan da ciddi bir imkansızlık yaratırdı.

PKK’nin kırsala silahlı sızması ve köyleri üs olarak kullanması, devlete OHAL ilanı, zorunlu iskan ve köy koruculuğu sistemi için zemin verdi. Boşaltmanın faili devlettir; ancak tetikleyicisi PKK’nin silahıdır. PKK olmasaydı, bu yöntemler ne aynı biçimde meşrulaştırılabilir ne de uygulanabilirdi.

‘PKK olmasaydı baskı olmayacaktı’ demiyorum; ancak devletin uyguladığı güvenlikçi politikaların kapsamı, gerekçesi ve uluslararası meşruiyeti farklılaşabilirdi.

PKK’nin şiddeti, devletin dünyaya ‘Biz haklıyız.’ diyebilmesini sağlayan güçlü, kanıtlı bir argüman oluşturdu. Öcalan’ın son dönem siyaseti de ancak bu tarihsel zemin üzerinden anlaşılabilir.

Türkiye NATO üyesi ve AB adayı bir ülkedir. Batı ile ilişkilerinden ve Batılı hukuk normlarından bütünüyle koptuğu görülmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ‘terörle mücadele’ kapsamında yapılan boşaltmalar nedeniyle bile Türkiye aleyhine kararlar verdi.

Sivil demokratik mücadeleye de devlet elbette müdahale edebilirdi. Sivil bir Bakur hareketine karşı farklı, daha ‘ince’ ama yine de sert yöntemler kullanabilirdi. Ancak bu yöntemler köyleri tamamen boşaltmak, milyonların yer değiştirmesi, dogmalaşma kadar yıkıcı olmazdı. En önemlisi, uluslararası kamuoyu bu uygulamalara daha güçlü biçimde itiraz edebilirdi.

Oysa 90’larda dünya, ‘PKK saldırıyor, devlet karşılık veriyor.’ dengesi altında Türkiye’ye çok daha geniş bir tolerans tanıdı.

Devletin asimilasyon ve toplumun coğrafyayı kısmi de olsa yönetme iddiasını bastırma ve unutturma politikalarını değiştirmek için silahsız, yani şiddet içermeyen mücadele denenebilirdi.

HADEP ve DTP gibi partilerin kapatılması da PKK’nin varlığında ve gölgesinde değil, yokluğunda farklı bir anlam kazanabilirdi. DEP milletvekillerinin cezaevine girmesi ve     ‘Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır’ başlıklı bildirinin toplatılması, PKK’nin silahlı mücadelesini ‘haklı’ gösteren çerçeveden çıkarılabilirdi.

Şiddeti reddeden bir mücadelede insanlarımız yine tutuklanabilirdi; ancak ölmezdi, öldürmezdi, müebbet cezalar almazdı, kaçmak zorunda kalmazdı. Böyle bir süreç, mevcut statüko ve paradigma açısından savunulması zor ama daha sürdürülebilir bir yol olabilirdi.

Devletin Dersim’de ve anadili yasağındaki birincil sorumluluğu inkar edilemez. Ancak PKK de bu tarihsel şiddet iklimini kendi otoriter tekelini kurmak için kullandı ve farklı biçimlerde kullanmaya devam etti.

Kürt toplumu silahlı mücadele olmadan da siyasal olarak aktifleşebilir, kitlesel ve sivil yollarla örgütlenebilirdi. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler, sürgünler, faili meçhuller, cezaevleri ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen ağır travmaların temelinde çatışma ve şiddet ortamı vardı. Yer değiştirenler de yeterli moral ve maddi destek bulamadı; aksine, yerleştikleri kentlerde sorun olarak görüldüler.

Bu, çift yönlü bir çözülmeydi: Silahlı sürükleniş özellikle köylülüğü ölümle tüketirken, plansız ve travmatik göç dalgası kentleri de köyleştirdi. Gecekondulaşma, kuralsız ekonomiye sıkışma ve kentsel dokunun değişmesi bunun sonuçları oldu.

Sivil demokratik bir hat izlenseydi, tablo büyük ölçüde tersine dönebilirdi: Köylüler kentleşir, kentler ise köyleşmeden düzenli ve kurallı biçimde büyürdü. Çünkü orta ve üst sınıf liderlikli bir hareketin siyasi çıkarı, tabanını ekonomiye ve kente eklemlemekten geçerdi. DP, ,DYP, RP ve AKP’nin, Köy Enstitüleri gibi köylüyü köyde tutmaya, köyde güçlendirmeye yönelik projelere mesafesi, eleştirisi bu nedenledir; bu projelerin geri çekilmesiyle hızlanan kente göç dalgası, kentlerin yerel yönetimlerinin bu kesimler tarafından kazanılmasının zeminini hazırladı; süreci ve sonuçlarını yaklaşık son 70 yılda izliyoruz.

Sonuç olarak bu süreç, Abdullah Öcalan etrafında güçlü bir liderlik kültünün oluşmasına, herhangi bir kararı ve pratiğinin (hendekler ve Rojava gibi) hesabını vermek zorunda olmayan PKK’nin örgütsel olarak güçlenmesine katkı sağladı. Buna karşılık Kürdlerin temel coğrafi hak ve özgürlükleri konusunda beklenen kazanımlar elde edilemedi; tarihsel kayıplar telafi edilmedi, insani, ekonomik ve toplumsal kayıplar ise son derece ağır oldu.

Kandil ve İmralı masalarını var eden ve güçlendiren her kayıp, Kürd toplumunun erdemidir; ancak kendi adıma, tek sesin farklı ve uyumlu tonlarından oluşan masa süreçlerinde inşacı erdemin yeri olamaz.

Bu kadar ağır bedeller ödemiş bir toplumda PKK, ‘Bu yanlıştı, silahsız yol denenmeliydi.’ demeyecektir. Çünkü günümüzü bile ‘zaferin bir aşaması, silahlı şiddetin sonucu’ olarak yeniden tanımlamakta; elli yıldır sürdürdüğü tarih anlatısını ve ulaştığı noktayı erdem olarak sunmaktadır.

Bunu, kendi MDD’ci örgütsel süreklilikleri, ‘önderlikleri’, siyasal varlıklarını koruma açısından bir başarı olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak örgütsel başarının, Kürt toplumunun uzun vadeli demokratik, ekonomik ve coğrafi kazanımlarıyla aynı anlama gelmediği açıktır. Öcalan ve Apocu lider kadrolar kendi MDD’ci siyasal hedefleri açısından tutarlı bir çizgi izlediler evet; ancak bu hedeflerin Kürt toplumunun çoğulcu ve uzun vadeli ihtiyaçlarıyla aynılaşmadığı giderek daha görünür hale geliyor. Öcalan ve Apocu lider kadrolar en başından beri dava insanlarıdır; ancak bu dava Kürdün davası değildir.

PKK’nin örgütsel varlığını koruma ve MDD siyasetini sisteme kabul ettirme, sisteme dahil olma, sistem içi olma başarısı ile Kürd toplumunun uzun vadeli kazanımları arasında aynı doğrultuda ilerleyen bir ilişki kurulması mümkün değildir.

Sivil demokratik siyasi alanın Apocu kadroların liderliklerini aşındırma ihtimaline karşı; daha doğrusu farklı bir çıkış bilinci zayıf olduğu için bu ihtimale karşı, süreci de sabote etmeden kendi varlıklarını Öcalan’ın varlığına bağlayarak ve bağlatarak coğrafi hakların önüne koymaktadırlar. Bu, kendi iç mantıkları açısından tutarlıdır.

Apocu Kürdün Öcalan’a (ve PKK’ye) yüklediği anlam ve beklenti ile Öcalan’ın (ve PKK’nin) Apocu Kürdlere yüklediği anlam ve onları sürüklediği yer aynı değildir.

En az yüzyıldır sistematik şiddeti üreten statükonun paradigmasıdır; ancak bu şiddeti bir iktidar aracına, muhataplığa ve yaşam biçimine dönüştüren, Kürdleri pasifleştiren ve acizleştiren de PKK’nin İttihatçı MDD’ci yönetim kadrolarıdır.

Devletin ağır inkar politikası karşısında zaman alıcı sivil direniş mümkündü; ancak PKK’nin el koyucu ‘hemen şimdi’ cevabı yok edici ve başkalaştırıcı bir girdaba dönüştü.

İtirazım Kürdlerin hak arayışına değil; bu hak arayışının silahla yürütülmesinedir. Bugün geriye dönüp bakıldığında en büyük kaybın yalnızca canlar, ekonomi ve yer değiştirme olmadığı; silahsız, şiddetsiz siyaset ve demokratik inşa ihtimalinin de kaybedildiği görülmektedir.

Kalıcı kazanımların yolu, kişilere ya da örgütlere bağlılık, bağnazlık ve fedailik değil; hukuk, demokrasi, toplumsal örgütlenme ve coğrafi haklar temelinde yürütülecek sivil mücadeleden geçmektedir.

PKK’nin, yani Öcalan’ın bekası, Kürdün bekasına mutlak üstün kılınmaya çalışılan kapalı bir devredir; ancak bu irrasyoneldir.

Devlete karşı fiziksel şiddetin tam bir intihar olacağını ve bedelinin çok ağır olacağını ifade edip kendi yaklaşımını örgütlemeye çalışmamış her siyasi çevrenin, kendini ve bugünü bu açıdan tartışması gerekir.

Kürt toplumunda biriken tarihsel öfke ve özlem büyük ölçüde bu şiddet sarmalı içinde dışa vuruldu; ancak bu şiddet kendini vurdu.

6-8 Ekim ve hendek olaylarından sonra kimi sermayedar bölgeyi terk etti. Meslek sahibi kaç yetişkinin başka ülkelere yerleştiğini bilmiyoruz.

Alternatifin ölümü..


Benim tartışmadığım ise, elli yıl önce bugünü göremeyip girdaba kapılmış kişi ve çevrelerin, bugün yaşananları ve farklı bir süreç başlatma gereğini de görememelerindeki tutarlılıktır.

PKK’nin hakim olduğu ya da hakim kılındığı siyasal alanın, Kürd toplumunun önemli bir kesiminin siyasal seçeneklerini daraltması ilginç bir realitedir.

Yani ‘rasyonalite’ feodal kolektif kültür ve travma karşısında çoğu zaman kaybeder. Sorunumuz, bu rasyonaliteye sahip, coğrafyayı ve toplumu sahiplenen bir orta ve üst sınıfın henüz yeşermemiş olmasıdır.

Bölge kökenli bürokratik kesim, eşraf, aile, bey ve ağalar ile statüko arasındaki organik bağ, Bakur’da orta sınıfı oluşturacak bağımsız burjuvaziyi yüzlerce yıldır sınırlamıştır.

70’lerdeki DDKO ve Özgürlük Yolu kadroları gibi okumuş, Batı’daki insan hakları söyleminden haberdar genç Kürdler, potansiyel olarak bu sınıfın çekirdeğiydi. Ancak bu kesimin sivil toplumu, hukuk mücadelesini örgütleyecek kurumsal bir sistemi yoktu.

Modern toplumları yalnız devletler ya da silahlı örgütler kurmaz; onları bağımsız hukukçular, girişimciler, belediyeler, üniversiteler, sendikalar ve sermaye de oluşturur. Bakur’da bu içe dönük kurumsal omurga hiçbir zaman yeterince gelişemedi.

Orta ve üst sınıf, statükodan nemalanan değil; statükoyu değiştirmek için varlığını riske atan kesimdir. İleri devlet ve toplumların dinamizmi ve ilerlemeciliği de buradan beslenir, kaynaklanır.

Oysa Bakur’daki eğitimli kesimin önemli bir bölümü, riski üstlenmek yerine ya PKK macerasını destekledi ya da tamamen sessiz kalıp konformizme sığındı.

Bugünü planlamak, bu boşluğu fark edip silahsız, şiddetsiz, kurumsal, hukuki ve iktisadi bir zemini inşa etmekle başlar.

Ancak bu inşayı yapacak kesimler hala yeterince doğmamıştır. Doğması ve güçlenmesi için de Kandil’in, İmralı’nın ve buna güya karşıt görünen ‘muhaliflerin’ mevcut kriz alanlarından beslenen konforlarını aşması gerekir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında en büyük kayıp sadece yüzbinlerce insanın hayatı, ekonomik yıkım ya da zorunlu göç değildir. Diğer büyük kayıp; hukuk içinde örgütlenebilen, hesap verebilen, kendi toplumuna yaslanan sivil bir siyasal aklın doğamamasıdır.

Silah yalnız insanları öldürmedi; alternatifleri de öldürdü.

Statüko, uluslararası hukuka yaslanan sivil, demokratik ve şeffaf bir hak arama mücadelesiyle karşılaşsaydı; bunu kurgulayıp sürdürebilecek bir zihniyet de oluşsaydı, bugün en azından federatif modeller de konuşuluyor olabilirdi.

Bugün tartışılması gereken artık geçmişin silahlı stratejilerini, şiddet ve illegalite girdabını haklı çıkarmak değil, yanlışlığı düşünülüyorsa özeleştiri vermektir. Tartışılması gereken, kaybedilmiş sivil demokratik siyasetin nasıl yeniden kurulacağıdır. Çünkü geleceği değiştirecek olan şey, yeni bir silah ya da silahlı yöntem değil; özgür iradeye dayalı yeni çağcıl akıldır.

Namlunun ucunda sanılan zafer, en sonunda Kürdün beyninde, kurumlarında ve geleceğinde patladı.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 475 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 18:29:14