Görüntüdeki Söylemler, Gerçekler ve Bilinçaltı Amaç ve Arzuların Dışa Vurumu Üzerine

Örneklerle anlatmaya çalıştığım ama Kürtlerin kendi pısırık alışkanlıkları ve aymazlıkları nedeniyle bir türlü görmek istemedikleri konuları mecburen tekrardan işlemeye devam ediyoruz. Son günlerde Kürtleri ilgilendiren iki toplumsal konu gündemi işgal etmeye devam ediyor. İlk gündem, Tekçi ve inkarcı Türk devlet aklının, cumhuriyet kurulduktan sonra uzun vadede ayakta kalamayacağı endişesiyle öz olarak var olmayan "Türk burjuvazisini" oluşturmak için "varlık vergisi" adı altında gayrimüslimlerin mallarına, fabrika ve arazilerine çökmesiyle oluşturulan prototip Türk burjuva ailelerinden biri olan Koç ailesinin temsilcisi 96 yaşında bunamış Rahmi Koç'un Kürt kadınları üzerine kurgulanmış sözde bir fıkranın anlatmasıyla başladı. Bununla ilgili son makalemizde gösterilen tepkilerin yanlış tarafından Kürtlerin yaklaştığını anlatmaya çalışmıştım. İsteyenler makaleyi tekrar okuyabilir. İkinci konu ise adı TİP (Türkiye İşçi Partisi) olan genel başkanı dahil tipik bir bar tatlısu sosyalist şarlatanı olan Erkan Baş'ın olası bir seçimde, DEM'i kast ederek; "Ana dili Kürtçe olan bir aday ille yola çıkmak isteyebilirler, biz burada ortaklaşmayabiliriz" ifadesi üzerinde bu marjinal gurubu haddinden fazla abartarak değer vererek onları palazlandırma çabalarıydı.
Yıllarca yazılarımızda şunu anlatmaya çalışıyoruz (özellikle Kürtlere ve samimi solculara) Türkiye'de evrensel anlamda hiç bir zaman kurumsal bir sol olmadı. Bireysel bazda vicdanlı hareket eden ve tepki gösteren solcular var. Bu vicdanlı ve ahlaklı kesim, her dönem tırpanlanıp yok edilmeye çalışıldı, bu tırpanlama hala devam ediyor. Parti veya oluşumlarının adına "sol" "sosyalist" etiketi kullanan parti ve oluşumların hepsi, Kemalist ideolojik paradigmanın maskeli değişik versiyonlarıdır. Bu parti ve oluşumların karar vericilerinde hep bilinçaltı hafızalarında saklı üstenci Kemalist şovenizm hep var olmuştur. Bazen bu bilinçaltı düşünceler irade dışı dışa vurumu şeklinde ortaya saçılır. Eleştirilere maruz kaldıklarında "Yanlış anlaşıldık. Aslında şunu söylemeye çalışıyorduk" yalanlarına baş vururlar.
Özü Kemalizm olan bu solun baba amiral gemisi olan eski TKP’nin, BM hukuk içtihatlarında yer edinmiş 5 maddelik soykırımın tüm maddeleri Dersim katliamına uyguladığınızda yüzde yüz uyumlu olduğu görülür. Dersimdeki katliamları bu parti dünya komünist hareketine (Komintern) gönderdiği sözde raporda "...ilerici ve reformcu Kemalist yönetim ile gerici-Feodal Kürtler arasında cereyan eden bir savaş" diyerek Katliamcı rejimi duyarlı dünya kamuoyunda aklıyorlar. Gönderen kim? Dönemin TKP genel sekreteri İsmail Bilen (Laz İsmail) Kemalist bar sosyalisti TİP genel başkanı, şunu demek istiyor; "kimi getirirseniz getirin, eyvallah deriz. Ama Kürtçe konuşan bir aday çıkarırsanız sizinle ortak olmayız" Peki bu ifadenin izaha meale ihtiyacı var mıdır? Kürtlerin bu şovenistin açıklamalarına kızmaya ve fırtına koparmaya da gerek yok. Çünkü bunların zihniyeti bu. Asıl Kürtlerin tepki göstermesi gereken kesim onları yoksul Kürtlerin sırtına bindirerek meclise taşımış olan Apocu hareket yöneticileri ve DEM’dir. Rüyalarında bile meclis koltuklarında oturmayı hayal edemeyen bu marjinal bar sosyalistlerini yüz yıldır aşağılanmış, horlanmış, coplanmış ve katliamlardan geçirilmiş Kürtlerin sırtında meclise taşıyanlar sorumludur. Kürtlerin bu işte sorumlu olanların gırtlağına yapışmaları gerekir. Peki Kürtler bunun farkındalar mı? Bunun olması gerektiği gibi yapıldığından emin değilim. Bu traji-komik duruma çok zekice komedilerle dile getiren Senegalli sevgili komedyen Musti Kusti'nin bu skecinde gizlidir. "Türkiye'ye gelirken dikkatimi çeken bir şeyle karşılaştım. Türkler bizi çok seviyor. Bu sevginin nedenini merak ettim ve araştırdım. Meğerse bizim Kürt olma ihtimalimizin hiç olmamasındanmış"
Geçenlerde, bir telefon geldi; "filanca karakoldan arıyoruz. İfadeniz varmış" Bende bu ifadenin ne ile ilgili olduğunu sorduğumda, dosyayı açamıyoruz, ilgili görevli size ne olduğunu söyler. Gittim. Meğerse facebook'ta bir paylaşıma yapılan bir yorum muş. Paylaşımda Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün resimleri varmış. Ben de "Halef-selef diktatörler" demişim. Açıkçası böyle bir yorum yaptığımı hatırlamadım. aradan epeyce zaman geçmiş. Birde Hesabımın başkaları tarafından hacklendiği zamana denk gelmiş. Ben zaten bunları hep yazıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bu soruşturmayı seçen ve üstüne atlayan hukuk mezunu bir savcı. Bunu bir hakaret olarak algılamış. Güler misiniz? Ağlar mısınız? Bir savcı Diktatörlük nedir? Diktatör kime denir? bilmiyor. Bu bir tespit. rejimlerin bir adı vardır. Halkın özgür iradesine dayalı demokratik rejimler. Tek adam rejimine dayalı diktatörlükler. yanında Faşizm, Komünist totaliter rejimler ve İslam şeriatına dayalı dinsel diktatörlükler var. Başka bir şey yok. Bu ülkenin solcuları dahil, bu rejimin kuruluş paradigmasının diktatörlük temelinde kurulduğunu kabul etmiyorlar. Ama ağızlarından da kaçırıyorlar. "Demokrasiye geçtikten sonra" diyerek. Peki demokrasiye geçmeden önce bu rejimin siyasal literatürdeki adı neydi? Beni en çok üzen bunların saçmalıkları değil, Kürtlerin kendi ulusal özgürlükleri için duyarsız olmalarıdır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 13:50:58





























































































































































































