Fesih Zinciri: PKK'den SDG'ye, Bireysel İkameden Kolektif Tanınmaya Uzanan Boşluk
'' “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu”, ardından “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi”ne (AANES) dönüştürülmüştür. Yani ilan edilen yapı, esas olarak Kürt coğrafyasına (Afrin, Kobani, Cizre) dayalı, Kürt ulusal kimliğini merkeze alan bir siyasal statü değil, kimliksel içeriği sulandırılmış, çok bileşenli ve geniş bir idari-coğrafi düzenlemeydi. Tarihi fırsatın kaçırıldığı nokta tam olarak burasıdır. Hareket, 2015-2019 arasındaki en güçlü döneminde bu kapasiteyi açıkça tanımlanmış bir Kürt ulusal-siyasal statüsüne dönüştürüp müzakere masasına bu şekilde taşımak yerine, kimliksel içeriği geniş ve çok bileşenli bir “coğrafi-federasyon” söylemi içinde eritmeyi tercih etmiştir… ''

Giriş
25 Ağustos 2026, Kürt siyasi tarihi açısından çarpıcı bir çakışmaya sahne olmuştur: aynı gün, bir yandan İmralı'dan Abdullah Öcalan'a atfedilen bir açıklama kamuoyuna yansımış, diğer yandan Suriye'nin kuzeydoğusunda SDG/YPG'nin feshedildiği ve Suriye devlet kurumlarına entegrasyonun tamamlandığı duyurulmuştur. Türkiye basınında bu ardışıklık “PKK'den SDG/YPG'ye fesih zinciri” olarak adlandırılmıştır. Bu makale, serinin önceki üç parçasında geliştirilen çerçeveyi — kurumsal/anayasal güvence ile siyasi irade/söze dayalı düzenleme arasındaki fark — bu iki paralel sürece uygulayarak, “fesih zinciri”nin her iki cephede de aynı yapısal boşluğu taşıyıp taşımadığını sorgulamaktadır.
Çalışmanın çıkış noktası, önceki makalede tespit edilen bir gözlemin ileri götürülmesidir: Rojava'da kolektif/anayasal tanınma yerine bireysel düzeyde bir ikame sunulmuştur (Mazlum Abdi'nin cumhurbaşkanlığı danışmanlığına, İlham Ahmed'in Halk Meclisi'ne atanması). Bu makalede sorulan soru şudur: Türkiye'deki “Terörsüz Türkiye” sürecinde benzer bir bireysel ikame var mıdır, yoksa bu süreç, Rojava'dakinden de dar bir çerçevede mi ilerlemektedir?
1. PKK'nin Kendi Feshi: Mayıs 2025'ten Ağustos 2026 Yasasına
Süreç, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde toplanan PKK'nin 12. Kongresi'nde örgütün kendi kendini feshettiğini ilan etmesiyle başlamıştır. Bunun ardından TBMM'de, sürecin yol haritasını belirlemek amacıyla Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurulmuş; komisyon 21 toplantı düzenlemiş, 137 kişiyi (akademisyenler, düşünce kuruluşları, sivil toplum temsilcileri) dinlemiş ve 18 Şubat 2026'da nihai raporunu kamuoyuyla paylaşmıştır.
Bu istişare sürecinin somut hukuki ürünü, 10 Ağustos 2026'da TBMM Genel Kurulu'nda 467 oyla kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” (No. 7595) olmuştur. Yasanın yürürlüğe girmesi, sürecin tamamlandığı anlamına gelmemekte; asıl uygulama aşaması olan silah bırakma ve örgütün fiilen tasfiyesinin güvenlik kurumlarınca tespiti ile Millî Güvenlik Kurulu'nun (MGK) fesih kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasından sonra başlayacağı öngörülmektedir. Silahların Irak'taki Erbil ve Süleymaniye'de oluşturulan özel merkezlere teslim edilmesi, Kandil'in boşaltılması gibi adımların Eylül 2026 sonuna kadar tamamlanması, MGK kararının ve buna bağlı hukuki uygulamaların ise Ekim 2026'da başlaması beklenmektedir.
2. Yasanın Kapsamı: Kimin İçin, Ne Kadar?
7595 sayılı Kanun'un sunduğu somut kazanım, anayasal ya da siyasi bir statü değil, bireysel düzeyde bir hukuki mekanizmadır: 15 yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda 10 yıl, 15 yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda 5 yıl ceza ertelemesi; erteleme süresince soruşturmaların durması, açılmış davaların askıya alınması ve uygun koşulları taşıyanlar için tahliye. Ancak bu mekanizmanın kapsamı son derece sınırlıdır: düzenleme yalnızca PKK ve KCK mensuplarını kapsamakta, Abdullah Öcalan başta olmak üzere örgütün kurucu ve elebaşı kadrosundan cezaevlerinde bulunan yaklaşık 900 kişi bu haktan açıkça istisna tutulmaktadır.
Bu noktada Rojava ile karşılaştırma yapıldığında ortaya çıkan tablo, bir benzerlikten çok bir keskin farklılaşmadır. Rojava'da, kolektif/anayasal tanınma sağlanmasa da, hareketin en üst düzey iki ismi (Mazlum Abdi, İlham Ahmed) için somut bireysel bir ikame sunulmuştur: cumhurbaşkanlığı danışmanlığı ve parlamento üyeliği gibi kurumsal mevkiler. Türkiye'deki sürecte ise, hareketin sembolik lideri ve karar alma zincirinin en üst noktasında yer alan isim, tam da bu türden bireysel hukuki kazanımların — cezasının ertelenmesi, tahliyesi — kapsamı dışında bırakılmaktadır. Yani Rojava'da kolektif tanınma yoksa da bireysel ikame mevcutken, Türkiye'de kolektif tanınma yoktur ve bireysel hukuki çözüm de, sürecin en kritik aktörü için, açıkça devre dışı bırakılmıştır.
3. “Statü” Sözü ile Resmi İnkâr Arasında: 25 Ağustos'un Çelişkisi
Bu boşluğu daha da görünür kılan gelişme, tam da “fesih zinciri”nin ilan edildiği günlerde yaşanmıştır ve iki ayrı katmanda okunmalıdır. Birinci katman, 20 Ağustos 2026'da Fransa merkezli bir televizyon kanalında yayımlanan ve Öcalan ile İmralı Heyeti arasında 20 Temmuz-2 Ağustos tarihlerinde yapıldığı öne sürülen görüşmelere ait “tutanaklar”dır. Bu sızıntıda Öcalan'a atfedilen “Anayasa raftan inecek” ifadesi yer almaktadır — yani anayasal düzeyde bir değişiklik vaadi. Öcalan, 25 Ağustos'ta bu sızıntıyı “süreci akamete uğratmaya çalışan çevrelerin kendisine karşı bir komplosu” olarak nitelendirerek reddetmiştir.
İkinci katman ise bundan tamamen ayrıdır ve reddedilmemiştir: DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri, 20 Ağustos'ta düzenledikleri resmi bir basın toplantısında, Öcalan'ın “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nda yer alacağını bizzat ve açıkça duyurmuş; heyet üyesi Veysi Aktaş ise bunu “siyasi iradenin Öcalan'ın statüsünü kabul etmesi” olarak yorumlamıştır. Bu açıklama hiçbir tarafça yalanlanmamış, aksine sürecin resmi bir parçası olarak sunulmuştur.
Bu iki katmanın birlikte okunması, aslında sürecin doğasına dair örtük değil açık bir itirafı ortaya koymaktadır: Öcalan'a tanınan “statü”, kimsenin inkâr etmediği, fiilen var olan bir şeydir — fakat bu statü, bir kurul üyeliğinden, yani yürütmenin kurduğu ve yine yürütmenin lağvedebileceği fonksiyonel bir görevlendirmeden ibarettir. Buna karşılık, bu statünün anayasal bir değişikliğe, yani denetlenebilir ve geri alınamaz bir hukuki güvenceye dönüşeceğine dair herhangi bir işaret, ortaya çıktığı anda “komplo” damgasıyla reddedilmektedir. Başka bir deyişle, sürecin mimarları, sembolik ve fonksiyonel bir statüyü kabul etmeye hazırken, bunun anayasal bir karşılığa dönüşme ihtimalini dile getirmeyi dahi tahammül edilemez bulmaktadır. Bu, “statü” kelimesinin resmi söylemde ne kadar rahat kullanıldığını, buna karşılık “güvence” kelimesinin resmi söylemde ne kadar özenle kaçınıldığını gösteren, serinin başından beri işlenen tezin belki de en çıplak örneğidir.
4. Karşılaştırmalı Tablo: İki Cephede de Aynı Yapısal Boşluk
Serinin ilk üç makalesinde kurulan çerçeveyi bu iki sürece uyguladığımızda, ortaya şu tablo çıkmaktadır: Korsika modelinde özerklik, anayasa metnine işlenmiş, bağımsız yargı organlarınca (Anayasa Konseyi, Danıştay) denetlenen bir güvenceye dayanmaktadır. Rojava'da bu güvence yoktur; bunun yerine üç düzeyde siyasi/idari düzenleme (uygulanmayan protokol, dayatılmış entegrasyon anlaşması, geri alınabilir kararname) ve iki ismin bireysel düzeyde sisteme dahil edilmesi söz konusudur. Türkiye'de ise durum daha da dardır: kolektif/anayasal bir tanınma yoktur; bireysel hukuki mekanizma vardır ama sürecin sembolik lideri bu mekanizmanın kapsamı dışındadır; ona sunulan tek şey, hukuki bağlayıcılığı olmayan, açıkça duyurulmuş fakat sadece bir kurul üyeliği düzeyinde kalan fonksiyonel bir “statü”dür — bu statünün anayasal bir karşılığa evrilebileceği ihtimali ise, dile getirildiği anda “komplo” olarak reddedilmektedir.
Bu karşılaştırma, “fesih zinciri” anlatısının her iki cephede de farklı derinliklerde aynı yapısal sorunu taşıdığını göstermektedir: örgütsel/askeri yapıların tasfiyesi hızla ilerlerken, bu tasfiyenin karşılığında sunulan siyasi/hukuki güvenceler — bırakın kolektif anayasal tanınmayı — bireysel düzeyde bile tutarlı ve denetlenebilir bir zemine oturmamaktadır.
5. Taban Üzerindeki Baskı:
Yukarıdaki hukuki/kurumsal analizin ötesinde, sürecin örgüt tabanı üzerindeki etkisine dair bir başka okuma da dikkate değerdir. Bu okumaya göre, Öcalan ve üst düzey yönetici kadronun sürecin sunduğu bireysel hukuki kazanımlardan bilinçli biçimde dışarıda tutulması, yalnızca hukuki bir tercih değil, aynı zamanda örgüt tabanından gelebilecek olası tepkileri önceden dağıtma ve dağınık tutmaya yönelik bir yöntem olarak da okunabilir. Bu yoruma göre, kapsamın dar tutulması, tabanda uzun süredir dile getirilen “yıllardır sürdürülen mücadelenin karşılığında ne kazanıldı” sorusunun muhatap bulacağı kolektif, somut bir kazanım zeminini ortadan kaldırmakta; bu da soruyu örgütlü bir talebe dönüştürmek yerine, dağınık ve bireysel bir hoşnutsuzluk düzeyinde tutmaktadır.
Sahada gözlemlenen tabloya göre, bu durumun tabanda ciddi bir aşınma ve güven kaybı yarattığı ileri sürülmektedir. Bu okuma, önceki bölümlerde ortaya konan hukuki/kurumsal analizle çelişmemekte, aksine onu tamamlamaktadır: kolektif/anayasal güvencenin yokluğu yalnızca soyut bir hukuki eksiklik değil, aynı zamanda somut bir siyasi maliyet — tabanın motivasyon kaybı ve harekete olan güveninin sarsılması — olarak da tezahür etmektedir. Bu, makalenin genel tezini güçlendiren bir boyuttur: kurumsal güvenceden yoksun süreçlerin kırılganlığı yalnızca dış aktörlerin veya karşı tarafın niyet değişikliğinde değil, sürecin kendi tabanında yarattığı aşınmada da kendini göstermektedir.
Sonuç
PKK'nin kendini feshi ile SDG/YPG'nin feshi arasında kurulan “zincir” benzetmesi, sahadaki silahlı yapıların tasfiyesi bakımından doğru bir gözlemdir. Ancak bu makalenin ortaya koyduğu veriler, zincirin diğer ucunda — siyasi ve hukuki karşılıkta — bir simetri bulunmadığını göstermektedir. Rojava'da kolektif tanınma yoktur, fakat hareketin üst düzey isimleri için somut bireysel bir ikame sağlanmıştır. Türkiye'de ise kolektif tanınma yoktur; hareketin sembolik lideri, sürecin sunduğu somut hukuki kazanımlardan (ceza ertelemesi, tahliye) açıkça istisna tutulmakta, buna karşılık kendisine yalnızca bir kurul üyeliği düzeyinde, hukuki bağlayıcılığı olmayan bir “statü” tanınmaktadır.
Bu tablo, serinin başından beri işlenen ana tezi bir kez daha doğrulamaktadır: sınırları önceden çizilmiş, anayasal ve yargısal denetime tabi bir özerklik modeli (Korsika) ile fiili duruma, askeri dengeye ve siyasi iradeye dayanan düzenlemeler (Rojava, Türkiye) arasındaki fark, yalnızca bir dereceler meselesi değil, niteliksel bir farktır. Sürecin mimarları “statü” kelimesini bir kurul üyeliği düzeyinde rahatlıkla telaffuz edebilirken, aynı kelimenin anayasal bir güvenceye evrilme ihtimali dile getirildiği anda “komplo” ilan edilmesi, bu niteliksel farkın örtbas edilmeye bile gerek duyulmayan, açık ve kendinden emin bir itirafıdır.
Açık konuşmak gerekirse: silah bırakmak, feshetmek, tasfiye olmak — bunların hepsi tek taraflı ve geri dönüşsüz adımlardır. Buna karşılık “statü”, “anayasal güvence” ya da “hak” gibi kavramlar, karşı tarafın siyasi lütfuna bağlı, her an inkâr edilebilir, geri çekilebilir söylemler olarak sunulmaya devam etmektedir. Kırk yılı aşkın bir silahlı mücadelenin ve çok daha eski, on yıllara yayılan bir siyasi hak arayışının sonunda ortaya çıkan tablo, tarafların birbirine eşit ağırlıkta taahhütte bulunduğu bir uzlaşma değil, bir tarafın somut ve ölçülebilir bedeller ödediği, diğer tarafın ise sözlü, denetlenemez ve gerektiğinde “komplo” denilerek reddedilebilir vaatlerle yetindiği asimetrik bir ilişkidir.
Üstelik bu, Kürt siyasi hareketinin tarihsel bir fırsatı kaçırdığı ilk an değildir — ve bu kaçırılışın nedeni açıkça ortaya konmalıdır. Mart 2016'da “Fırat Bölgesi Demokratik Federal Sistemi” adıyla ilan edilen yapı, aslında bir Kürt ulusal/siyasal statüsü değil, coğrafi ve idari nitelikli bir federasyon modeliydi. Kısa süre içinde Rakka, Tabka, Münbiç ve Deyrizor kırsalı gibi ağırlıklı olarak Arap nüfuslu bölgeleri de kapsayacak biçimde genişletilmiş, adı önce “KuzeySuriye Demokratik Federasyonu”, ardından “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi”ne (AANES) dönüştürülmüştür. Yani ilan edilen yapı, esas olarak Kürt coğrafyasına (Afrin, Kobani, Cizre) dayalı, Kürt ulusal kimliğini merkeze alan bir siyasal statü değil, kimliksel içeriği sulandırılmış, çok bileşenli ve geniş bir idari-coğrafi düzenlemeydi.
Tarihi fırsatın kaçırıldığı nokta tam olarak burasıdır. Hareket, 2015-2019 arasındaki en güçlü döneminde — önceki makalede “sınır zorlama dönemi” olarak adlandırılan, fiilen elinde askeri, idari ve ekonomik kapasite tuttuğu dönemde — bu kapasiteyi açıkça tanımlanmış bir Kürt ulusal-siyasal statüsüne dönüştürüp müzakere masasına bu şekilde taşımak yerine,kimliksel içeriği geniş ve çok bileşenli bir “coğrafi-federasyon” söylemi içinde eritmeyi tercih etmiştir. Bunun sonucu, hem uluslararası meşruiyet kazanamamak (hiçbir devlet ya da kurum bu yapıyı tanımamıştır) hem de Şam yönetiminin bunu bir “ulusal statü talebi” değil, bir “idari isyan/ayrılıkçı yapılanma” olarak görüp askeri araçlarla tasfiye etmesinin zeminini kolaylaştırmak olmuştur. Nitekim 2026'daki çözülüşte de muhatap alınan, tanımlı bir Kürt ulusal statüsü değil, dağınık bir idari-askeri yapıdır — bu yüzden verilen karşılık da bir statü değil, birkaç ismin bireysel olarak sisteme dahil edilmesinden ibaret kalmıştır. Nereden nereye gidildiği açıktır: 2016'da geniş bir coğrafyada silahlı, ekonomik ve idari özyönetim kapasitesine sahip bir yapıdan; 2026'da iki ismin cumhurbaşkanlığı danışmanlığı ve milletvekilliği düzeyine indirgenmiş bir “statü”ye.2026'daki fesih, bu bakımdan yeni bir kırılma değil, on yıl önce atılan yanlış adımın — kolektif ulusal talebi geniş ve kimliksiz bir idari çerçeveye feda etmenin — nihai ve en ağır faturasıdır.Bu makalede ortaya konan veriler bir arada okunduğunda, tablo bir çözüm ya da uzlaşma anlatısı değildir: hem Rojava'da hem Türkiye'de yaşanan, örgütsel ve askeri kapasitenin karşılıksız biçimde tasfiyesi operasyonudur —kolektif/anayasal bir güvence hiçbir aşamada sunulmamış, sunulan yegâne şey birkaç ismin bireysel düzeyde sisteme dahil edilmesi olmuştur. Bu asimetrik tasfiye, Kürt halkının onlarca yıldır süregelen hak arayışında yarattığı tahribatı gidermemekte, aksine bu tahribatı yeni bir aşamada derinleştirerek sürdürmektedir.
Kaynakça / Dipnotlar
1. Önceki üç makale: “Sınırları Çizilmiş Özerklik: Korsika Sorunu, FLNC ve Cumhuriyet Modelinin Krizi”; “Sınırları Çizilmiş Özerklikten Sınırların Silinmesine: Korsikadan Rojava'ya”; “Zorunlu Entegrasyondan Anayasal Tanınmaya: Rojava Kürt Siyasi Hareketinin Hukuki Zemin Arayışı”.
2. PKK'nın 12. Kongresi ve Terörsüz Türkiye sürecinin gelişimi için bkz. Sabah, “Terörsüz Türkiye Süreci Hangi Aşamada?”, 16 Mayıs 2026.
3. 7595 sayılı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ve kapsamı için bkz. Haber7, Takvim, Bursa Hakimiyet ve Yerel Gündem'in Ağustos 2026 tarihli haberleri.
4. Takip ve Değerlendirme Kurulu, alt kurullar ve Öcalan'ın rolü için bkz. Aydınlık, “DEM Parti heyetinden kritik açıklamalar: 'Siyasallaşma kurulunda Öcalan yer alacak'”; Artı Sirt, “DEM Parti İmralı Heyeti paylaştı... Öcalan'dan 'çerçeve yasa' mesajı”.
5. 20-25 Ağustos 2026 tarihli “İmralı tutanakları” tartışması, Öcalan'ın yalanlaması ve DEM Parti İmralı Heyeti'nin (Pervin Buldan, Veysi Aktaş, Faik Özgür Erol) statüye ilişkin açıklamaları için bkz. Veryansın TV, Sözcü, Cumhuriyet, Gazete Pencere ve MarineDeal News İn Ağustos 2026 tarihli haberleri.
6. SDG/YPG nin feshi ve “fesih zinciri” yorumu için bkz. Haber Global, “Terörsüz Türkiye'de yeni dönem! PKK'dan SDG/YPG'ye fesih zinciri: Şimdi ne olacak?”, 26 Ağustos 2026; Dünya Bülteni, Elips Haber ve Rûpelanu'nun konuya ilişkin haberleri.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 08:12:48































































































































































































