Psiko-Nevroz Halüsinasyonları ve Çaresizlik
Nevroz, psikiyatri literatüründe kişinin ruhsal durumunu ifade eden bir kavramdır. Anlamı; "gerçeklikle bağların kopması, kişinin günlük yaşamını etkileyen yoğun kaygı, korku, endişe ve depresif ruh haliyle ortaya kendini gösteren ruhsal bir bozukluktur." Bu psiko-patolojik duruma toplumlar da yakalanabilir. Dolayısıyla toplum ruh sağlığı bozukluğuna "Sosyo-patolojik nevroz sendrom" denilebilir. Bu sosyo-patolojik ruh hali durumu, Ortadoğu ve Müslüman toplumlarda sık ve yaygın görülen bir sosyal davranış bozukluğudur. İşin ilginç yanı, bu hastalıktan muzdarip olan toplumların bu davranış hastalığının farkında olmamalarıdır. Bu duruma gerçekliklerden kopma, algı bozukluğuna da "derealizasyon" denir. Ortadoğu cehennemindeki bu toprak parçasında, iki toplumsal kitle bu durumu çok yaygın olarak yaşıyor. Kürtler ve Aleviler.
Bu toplumsal hastalık biçimi özellikle Kuzey Kürtlerinde çok yaygın bir şekilde yaşanan bir durum. Çağın modern psiko-nevrotik davranış biçimini topluma empoze eden, tek adam lider kültünü ilahi bir kutsiyetle adeta peygamberlik statüsüne getirmiş, temel insani haklar, vicdan ve merhametten zerre nasibini almamış haklarını korumak adına yola çıktıkları toplumun (Kürtler) duruş ve karakterini yerden yere vuran aşağılayan megaloman bir kişiliğin hezeyanlarına kurban edilmiş olmasıydı. Bu ideolojik totaliter kültüne sahip liderin (Öcalan) kurmuş olduğu örgüt (PKK) 40 yıllık süreçte amaçsız ve gereksiz eylemlerle yüz bine yakın ölüm (Bu ölümlerin %80'i Kürtlerden oluşur) Binlerce köyün yakılmasına, 17 bin faili meçhule ve milyonlarca Kürdün, üzerinde yaşadıkları topraklarını terk ederek kendilerine düşman gözüyle bakan Türkiye batısındaki illerin varoşlarına sığınarak sefalet bir hayat sürmelerine neden olmuştu. 40 yıl sonra vardığı nokta, Türk tekçi ve inkarcı ulus devlet yapısına dokunmadan saçmalıklar silsilesi olan "demokratik entegrasyon" içinde bir yaşam önerip; “Kültüralist talepler dahi günümüz toplum sosyolojisine uymamaktadır" diyerek tekçi ve inkarcı devletin tam da arzuladığı oto asimilasyonu (Gönüllü olarak kendi etnik kimliğinden başka bir etnik kimliğe rücu etmek) minnet miş gibi sunması ve bu yok olmayı hala milyonlarca Kürdün totaliter diktatör lideri alkışlanması tam da bu psiko-patolojik hastalığı ortaya seriyor.
Ruhunu, vicdanını ve iradesini peygamberlik atfı ile kutsanmış bir şahsa teslim ederek onun da; "İradeniz olarak önünüze serdiğim bu yemeği itirazsız yiyeceksiniz" diyerek sürdürülen bu kölelik statüsünün başka bir ad adı altında devamından başka bir şey değildir. Bu durum Kürtler açısından sadece siyasi ve sosyal bir teslimiyet değil, aynı zamanda devasa bir sosyolojik yarılma ve parçalanmayı da beraberinde getiriyor. A. Öcalan'ın son açıklamalarında sitemvari olarak şikayet ettiği "Ben nerede hata yaptım?" sorusunu sorması, bir bakıma Türk devlet aklının kendisine yol haritası olarak gösterdiği, onunda Kürtlere dayattığı bu yeni kölelik paradigmanın iflası anlamına geliyor. Peki Kürtleri böylesi bir derealizasyon Psiko-Patolojisine mahkum eden durum ne idi? Bu nedenin somut ve objektif nedenlerini anlayabilmek için şu sorunun cevabını bilmemiz lazım. Bu kadar bariz yanlış hatalara rağmen varlıkları da 40-50 yıla dayanan ve kendilerine "Kürdistani" parti ve oluşum muhalefetin, Kürtlerin büyük çoğunluğunun teveccühünü ve de güvenini neden kazanmadıklarıdır?
Siyaset sosyolojisi açısından olaya baktığımızda da, karşımızda rasyonel ve mantık ölçülerinde hareket eden siyasi hareketten ziyade, kutsallık zırhına bürünmüş, sorgulamanın günah ve suç sayıldığı, biat etmenin vazgeçilmez tek seçenek olduğu, yanlışları eleştirmenin deyim yerindeyse dinden çıkma olarak sayıldığı bir yapının kurumsallaşmasından bahsediyoruz. Sosyo-Psikoz hastalığına yakalanmış Kürt toplumunun önemli bir kesimi, Öcalan’ın uzunca bir zamandır sadece politik bir aktör değil; adeta Kürtlerin tüm günahlarını ve sevaplarını sırtına yüklemiş, acı çekerek kıvranan bir "seküler peygamber" olarak görülme derealizasyonu içinde kıvranıp duran milyonlardan bahsediyoruz. İşte Trajedi de tam bu noktada başlıyor. Bir millet, bir toplum bir kişiyi peygamberlik mertebesinden onu kutsal bir kişi olarak görmeye başlamışsa, sizin hiç bir somut hayat verilerinizin hiç bir anlamı kalmıyor. Öcalan örgütünü kurarken (PKK) 22 kurucu yol arkadaşları vardı. Yıllar içinde yapılan yanlışlar, hedef ve paradigma itirazı "kol kırılır yen içinde kalır" misali sonucu bu kesimlerin tamama yakını infazlarla tasfiye edilmiş, kafa dengi iki kişiyi bırakmıştı. Cemil Bayık ve Duran Kalkan. Örgüt içinde bilgileriyle, ferasetleri ve dürüstlükleri ile yükselen akıl ve mantık ölçülerinde hareket eden değerli ve kaliteli insanları "hain" "ajan" yaftası ile suçlayarak bunların tamamı infazlarla tasfiye edildi.
Öcalan'ın yıllar içinde kendi elleriyle ördüğü, ses geçirmez bir fanusa dönüştürdüğü örgütünü ve destekçilerini kölelik zinciri içinde nasıl tuttuğu konusuna akıl erdirmek pek mümkün görünmüyor. Bu kadar insanı böylesi psiko-patolojik derealizasyon fanusu içinde tutmak anlaşılması zor bir durumdur. İmralı’dan kulaklarına fısıldanan her cümleyle bu kesim sorgulamadan doğruluğuna balıklama atlıyor. Gerçeklik algısından bu denli kopuk, aklı, vicdanı bozulmuş ve iğdiş edilmiş bir kitleden, olayları ve olguları mantıksal bir perspektifle değerlendirmelerini beklemek elbette saflık olur. Sonuç itibari ile Kürtlerin önünde duran ve büyük çoğunluğu ters-yüz edilmiş bir dezenformasyon içinde uyutulan sıradan Kürtlerin sırtına bunu yüklemek te kanımca büyük haksızlık olur. Bu işin büyük payı, Kürtlerin ulusal özgürlük ve demokrasi mücadelesinde ortaya çıkan PKK ve Öcalan muhalifi parti ve oluşumların payını unutmamak gerekir. Dünyadaki sıradan ve normal bir siyasi örgütlenme içinde olan siyasi muhalifler o halkın temel arzularına, duygu ve düşüncelerine böylesine düşman bir yapıyı çoktan tarihe gömmüşlerdi. Kürtlerin en büyük dramı devletsizlik ise, diğer önemli bir dramı da muhalefetsizliktir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 20:32:33
