Pkk ve Bedel
(Tabu ve kutsiyet bir araya geldiğinde sorgulanamaz bir zırh’a bürünür ,insanların dili lal beyni tar u mar olur-Süleyman güney)

“Bedel” kavramı, siyasal ve toplumsal literatürde yalnızca bir kaybı değil, aynı zamanda o kaybın karşılığında elde edilen sonucu ifade eder. Bir başka deyişle bedel, tek taraflı bir yoksunlaşma değil; belirli bir amaç uğruna verilen şeyin sonunda alınan karşılığı içerir. İktisadi terminolojide de, hukuki ilişkilerde de, toplumsal mücadelelerde de “bedel” kavramının özü değiş tokuş mantığına dayanır. Eğer ortada bir alışveriş yoksa, yani verilen şeyin karşılığında somut veya sembolik bir kazanım elde edilmiyorsa, o zaman buna klasik anlamda “bedel” demek güçleşir. Böyle bir durumda yaşanan şey, sosyolojik açıdan “karşılıksız tüketim”, “heba edilmiş toplumsal enerji” ya da halk dilindeki ifadeyle “bedavaya gitmiş bir süreç” olarak tanımlanabilir.
Siyasal hareketlerin önemli bir kısmı, tarihsel meşruiyetlerini “çekilen acılar” üzerinden kurarlar. Özellikle silahlı hareketler için “bedel” söylemi yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda ideolojik bir mobilizasyon aracıdır. Çünkü fedakârlık ne kadar büyütülürse, hareketin kutsallığı da o ölçüde büyütülmeye çalışılır. Ancak burada kritik mesele şudur: Eğer on yıllar boyunca süren mücadeleler sonunda başlangıçta vaat edilen siyasal hedefler gerçekleşmiyorsa, “bedel” kavramı giderek anlamsızlaşmaya başlar. Zira toplumsal hafıza, yalnızca acının büyüklüğünü değil, o acının sonucunu da sorgular.
Tam da bu noktada “tabu” ve “kutsiyet” mekanizmaları devreye sokulur. Sosyolojik açıdan tabu, sorgulanması yasaklanan alanları ifade ederken; kutsiyet ise eleştirilemezlik zırhı üretir. Bu iki söylem birleştiğinde ortaya güçlü bir psikolojik ve toplumsal baskı mekanizması çıkar. İnsanlar artık yalnızca bir fikre değil, aynı zamanda o fikrin etrafında örülen kutsal anlatıya da tabi hâle gelirler. Sonuçta toplumun dili tutulur; eleştiri ahlaki suç gibi gösterilir; sorgulama ise ihanetle eşdeğer kabul edilmeye başlanır.
PKK ve benzeri yapılar açısından bakıldığında, “gerilla” ve “şehit” söylemlerinin sürekli yan yana kullanılmasının temel işlevlerinden biri de budur. Çünkü “şehitlik” kavramı toplumun duygusal ve vicdani alanına hitap ederken, “gerilla” figürü mücadeleyi romantize eden bir kahramanlık mitolojisi üretir. Bu iki kavram yan yana getirildiğinde, ortaya sorgulanması zor bir kutsallık alanı çıkar. Böylece siyasal hareket, yalnızca politik argümanlarla değil, aynı zamanda duygusal baskı mekanizmalarıyla da kendisini yeniden üretir.
Bu durumun en dikkat çekici tarafı ise “bedel baskısı” dediğimiz olgunun ortaya çıkmasıdır. Çünkü hareketin destekçilerine sürekli olarak şu psikoloji empoze edilir: “Bu kadar insan öldü, bu kadar acı çekildi, artık geri dönüş olamaz.” Böylece geçmişte yaşanan kayıplar, gelecekteki eleştirilerin önünü kapatan bir moral şantaj aracına dönüşür. İnsanlar, ölenlerin hatırasına saygısızlık etmiş görünmemek için sorgulamaktan çekinirler. Oysa rasyonel siyasal düşünce açısından tam tersine şu sorunun sorulması gerekir: “Onca kayıp sonunda ne kazandırdı?”
Eğer bu soruya verilen cevap yalnızca sloganlardan, romantik anlatılardan ve sürekli tekrar edilen fedakârlık hikâyelerinden ibaretse, burada ciddi bir meşruiyet krizi doğmaya başlar. Çünkü toplumsal hareketler yalnızca fedakârlığın büyüklüğüyle değil, ortaya koydukları sonuçlarla da değerlendirilirler. Sonuç üretmeyen sürekli fedakârlık, bir süre sonra toplumda “onurlu mücadele” hissinden çok “heba edilmişlik” duygusu yaratır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, kutsallaştırılmış siyasal hareketlerin en temel stratejilerinden biri, başarı ölçütünü somut sonuçlardan soyut duygular alanına taşımaktır. Böylece insanlar, “Ne elde edildi?” sorusunu sormak yerine, “Kim daha çok acı çekti?” yarışına sürüklenirler. Bu ise siyasal aklın yerini duygusal sadakatin almasına neden olur. Halbuki tarihsel süreçler açısından belirleyici olan şey, çekilen acının miktarı değil; o acının toplumsal olarak ne ürettiğidir.
Dolayısıyla burada ortaya çıkan temel mesele şudur: Eğer bir hareket onlarca yıl boyunca toplumdan hayatlar, umutlar, ekonomik kaynaklar ve kuşaklar almış; fakat sonunda başlangıçta vaat ettiği siyasal hedefleri gerçekleştirememişse, bu durumda “bedel” söylemi ciddi biçimde tartışmalı hâle gelir. Çünkü gerçek anlamda bedel, karşılığında bir şey alınabilen fedakârlıktır. Karşılıksız kayıplar ise zamanla “bedel” değil, “bedavaya gitmiş toplumsal maliyet” olarak algılanmaya başlar.
Bu nedenle “Bedel mi, bedava mı?” sorusu yalnızca retorik bir çıkış değil; aynı zamanda siyasal sosyolojinin merkezindeki en sert muhasebe sorularından biri olur. Çünkü tarihin en acımasız yönü şudur: Kutsiyet perdesi bir süre toplumları susturabilir, tabu mekanizmaları insanları konuşturmayabilir; fakat uzun vadede toplumlar dönüp dolaşıp aynı soruyu sorarlar: “Bunca kayıp sonunda elimizde ne kaldı?” Eğer bu soruya verilen cevap somut değilse, o zaman anlatılan şey artık “destansı bedel” değil, büyük ölçüde “bedavaya gitmiş bir tarih” olarak görülmeye başlanır.
İşte PKK ve türevlerinin , yakınlarını PKK safların da kaybetmiş bireylerin Kürt milletinin başında sopa olarak kullandığı bedel edebiyatı kısaca budur
Son olarak ;PKK ve türevleri, “gerilla”, “şehit”, “fedakârlık” ve “bedel” kavramlarını yan yana getirerek yalnızca politik bir söylem kurmuyor ; aynı zamanda eleştiriyi ahlaki baskı altında etkisizleştiren bir psikolojik alan da inşa ediliyor. Böylece “bedel” kavramı, toplumsal muhasebenin konusu olmaktan çıkarılıp sorgulanamaz bir kutsallık zeminine taşınıyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 09:35:57
































































































































































































