Kürdistan ve Kürdler Ateş Altında
'' Kürd halk neden sürekli en ağır bedeli ödüyor? İdam edilen gençlerin, bombardıman altında yaşayan sivillerin ve yerinden edilen insanların dramı daha ne kadar sürecek? Uluslararası toplum bu trajedi karşısında ne zaman daha etkili adımlar atacak?''

İran İslam Cumhuriyeti, uzun süredir Kürdlere yönelik ağır baskı politikalarını sürdürüyor. Ülke içinde idamlar ve kitlesel gözaltılarla, sınır ötesinde ise füze ve İHA saldırılarıyla Kürd siyasi hareketlerini hedef alıyor. Son günlerde Kürdistan Bölgesi'ne yönelik saldırıların yoğunlaşması, bölgede yeni bir insani felaket endişesini büyütmüş durumda. Bazı saldırılarda ağır yanık izlerinin görülmesi, kimyasal silah kullanılmış olabileceği yönündeki bulgu ve iddiaları da gündeme taşıyor.
Bu nedenle uluslararası toplumun, geçmişte yaşanan Halepçe trajedisinin benzeri bir felaketin yaşanmaması için iddiaları bağımsız biçimde araştırması ve gerekli girişimlerde bulunması büyük önem taşıyor. Kürdistan halkı kendi topraklarında ciddi bir güvenlik tehdidi altında yaşıyor. İran'ın sömürgesinde bulunan Rojhilat Kürdistan bölgesi ordu, polis ve istihbarat güçlerinin yoğun baskısı altında bulunuyor. Önemli sayıda kişinin gözaltına alındığı ve çoğundan uzun süredir haber alınamadığı bildiriliyor.
Can güvenliğinden endişe eden siviller sınır bölgelerini terk etmek zorunda kalırken, İran'ın Federe Kürdistan Bölgesi'ndeki Kürd siyasi parti kamplarına yönelik füze ve İHA saldırıları da devam ediyor.
16 Temmuz'da İran, Rojhilat Kürdistanı'na bağlı Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) karargâhını İHA ve füzelerle hedef aldı. Saldırıda dokuz Peşmerge yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı. Yaralılarda görülen ağır yanıkların, kimyasal içerikli mühimmat kullanılmış olabileceği yönünde tartışmalara yol açtığı ifade edildi. Ertesi gün Partiya Azadiya Kürdistan (PAK) kampı da benzer yöntemlerle vuruldu ve çok sayıda Peşmerge yaralandı.
22 Temmuz 2026'da ise Soran bölgesindeki Komala karargâhı yeniden hedef alındı. İHA ve füze saldırısında altı Peşmerge yaralandı. Son iki haftada Federal Kürdistan Bölgesi ile Rojhilat Kürdistan’ın Kürd partilerinin karargâhlarına yönelik art arda gerçekleştirilen saldırılar, yalnızca belirli örgütleri değil, bölgenin genel güvenliğini hedef alan bir askeri baskı politikasına dönüştü. Buna karşın Irak merkezi hükümetinin sessizliği ve Federal Kürdistan yönetiminin diplomatik açıklamaları saldırıları durdurmaya yetmedi.
Birleşmiş Milletler ile Batılı devletlerin yaptığı kınamalar ise sahada somut bir sonuç üretmiyor. Kürd kamuoyunda, İran ve Türkiye'nin Kürd politikasi ve sınır ötesi operasyonlarına karşı uluslararası aktörlerin gösterdiği sınırlı tepkinin fiilen bir tolerans yarattığı yönünde güçlü bir kanaat bulunuyor. Eğer ABD ve Batılı ülkeler Kürdleri gerçekten demokratik değerleri benimseyen stratejik ortaklar olarak görüyorlarsa, yalnızca açıklamalar yapmakla yetinmemeli; sivillerin korunmasını sağlayacak somut diplomatik ve hukuki mekanizmaları da devreye sokulmalıdır. Kimyasal silah kullanıldığına ilişkin emare ve bulgularda bağımsız uluslararası kuruluşlar tarafından acilen araştırılmalıdır.
İran, idam cezalarının yoğun biçimde uygulandığı gerici, sömürgeci bir cumhuriyettir. Kürdler ise ulusal hak ve özgürlük talepleri nedeniyle uzun yıllardır idam, hapis, sürgün ve ağır baskılarla karşı karşıya kalıyor. Buna rağmen direnişlerini sürdürüyorlar; çünkü başka seçeneklerinin kalmadığını düşünüyorlar. Kürdler, tarihleri, dilleri, kültürleri ve coğrafyaları bulunan kadim bir millettir. Bu nedenle kendi geleceklerini özgürce belirleme taleplerini temel bir siyasal hak olarak görüyorlar.
ABD ile İran arasındaki gerilim bölgeyi yeniden çatışma ortamına sürüklerken, İran'ın Kürd muhaliflerine yönelik baskıları da devam ediyor. Jina Emini'nin ölümünün ardından başlayan protestolar sonrasında çok sayıda Kürd aktivist idam edildi. Çok sayıda kolberlerin öldürülmesi, sınır bölgelerindeki sivillerin bombalanması ve çok sayıda kişinin Federal Kürdistan Bölgesi'ne sığınmak zorunda kalması, Rojhilat Kürdistanı'ndaki güvenlik ve insan hakları krizinin giderek derinleştiğini gösteriyor.
Bu tablo şu soruları gündeme getiriyor: Kürd halk neden sürekli en ağır bedeli ödüyor? İdam edilen gençlerin, bombardıman altında yaşayan sivillerin ve yerinden edilen insanların dramı daha ne kadar sürecek? Uluslararası toplum bu trajedi karşısında ne zaman daha etkili adımlar atacak?
Kürd siyasi hareketleri ve liderleri de mevcut tabloyu yeniden değerlendirmek zorundadır. Uluslararası müttefiklerle kurulan ilişkiler, Kürdlerin güvenliğini ve siyasal hedeflerini garanti altına almıyorsa, bu ortaklıkların stratejik değeri sorgulanacaktır. Devletleşme hedefi konusunda ortak bir vizyon neden geliştirilemiyor? Sorun diplomatik kapasite eksikliği mi, kurumsallaşma yetersizliği mi, iç siyasi parçalanmışlık mı? Bu soruların artık açık biçimde tartışılması ve aşılması gerekiyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kürdistan'ın farklı devletler arasında paylaşılması, bugün yaşanan sorunların tarihsel arka planını oluşturuyor. Bu nedenle bölgenin geleceğine yön veren uluslararası aktörlerin, Kürd meselesinin barışçıl ve kalıcı çözümü konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini savunanlar giderek artıyor. Kürd halkının güvenlik, siyasal temsil ve kendi geleceğini belirleme taleplerinin uluslararası hukuk çerçevesinde ele alınması, bölgedeki kalıcı barışın ön koşullarından biri olarak görülüyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 10:51:05































































































































































































