Hürmüz iki ateş arasında: Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?
ABD’nin baskısı ve İran’ın karşı hamleleri arasında sıkışan Hürmüz Boğazı, küresel enerji güvenliğini tehdit eden kritik bir cepheye dönüştü; tarafların adımları bölgesel gerilimi daha da tırmandırıyor.

Son saatlerde Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden artan gerilimle birlikte, sahadaki tabloya göre durum askıda kalmış bir ateşkesi andırıyor. Gözlemcilere göre, bir gün içinde söylem tamamen değişti. Başlangıçta boğazın açılması ve geçişlerin yeniden başlamasından söz edilirken, daha sonra İran tarafından yapılan yeni açıklamada Hürmüz Boğazı’nın ‘eski durumuna döndüğü’ ve İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sıkı yönetim ve kontrolü altında’ olduğu ifade edildi. Buna karşılık Donald Trump, İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kapsamlı bir anlaşmaya varılana kadar ‘tamamen yürürlükte kalacağını’ vurguladı.
Bu çelişkili açıklamalar, yalnızca Washington ile Tahran arasında bir anlatı savaşına işaret etmiyor; aynı zamanda her iki tarafın da maksimum baskı üzerinden müzakere yürüttüğünü, ancak doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek tam ölçekli bir savaşı göze almak istemediğini ortaya koyuyor. Gözlemciler, mevcut sürecin merkezinde artık “Hürmüz’ü kim kontrol ediyor?” sorusundan ziyade, ekonomik ve siyasi açıdan zaman karşısında hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceği sorusunun bulunduğunu belirtiyor.
Çelişkili açıklamalar
Hürmüz Boğazı çevresinde İran’ın fiilen yeniden kısıtlama getirmesiyle birlikte Washington ile Tahran arasındaki medya gerilimi de yeniden tırmandı. Donald Trump, İran’ın boğazı artık ‘bir silah olarak kullanmama’ konusunda uzlaştığını ve yakın zamanda yeni bir müzakere turunun yapılabileceğini öne sürdü. Ancak Tahran, bu iddiaları hızla reddederek herhangi bir ‘yeni anlaşma’ olmadığını açıkladı ve ABD’nin söylemini ‘yalan’ olarak nitelendirdi.
Öte yandan Reuters, ABD güçlerinin İran’a doğru ilerleyen 23 gemiyi geri çevirdiğini bildirdi. Bu adım, Washington’un durumu bir normalleşme süreci olarak değil, deniz üzerindeki baskıyı artırma fırsatı olarak gördüğüne işaret ediyor.
Bu karşılıklı açıklamalar arasındaki uçurum, boğazın teknik olarak açık görünmesine rağmen fiilen ciddi sınırlamalar altında olduğunu gösteriyor. Sınırlı geçişler, İran’ın uyguladığı kontrol mekanizmaları, mayın ve küçük bot tehdidi gibi riskler ile birlikte, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin bölgeyi hâlâ yüksek riskli kabul etmesine yol açıyor.
Kim baskıya daha fazla dayanabilir?
Gözlemciler, Trump’ın stratejisinin net olduğunu belirtiyor: Askerî savaş İran’ı Hürmüz Boğazı’nı açmaya ve hızlı bir geri adım atmaya zorlamadıysa, ‘deniz ablukası üzerinden yürütülen ekonomik savaş’ bu sonucu doğurabilir.
Ancak uzmanlara göre bu hesap garanti değil. Çünkü bu yaklaşım bir yandan İran’ın en önemli dış gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alıyor ve sanayi ile yeniden inşa için gerekli ithalatı baskılıyor. Öte yandan İran’ın uzun süredir yaptırımlara uyum sağlama tecrübesi, gelişmiş kaçakçılık ağları ve paralel piyasalara sahip olması, ayrıca ana alıcısı olan Çin sayesinde kriz koşullarında ayakta kalma kapasitesini artırıyor.
Bu nedenle “İlk kim geri adım atacak?” oyununun giderek daha karmaşık hale geldiği değerlendiriliyor. Washington zamanın İran aleyhine işlediğini düşünürken, Tahran ise hem rakiplerinin hem de küresel piyasaların ve Körfez ülkelerinin uzun sürecek bir ekonomik sıkışmadan önce yorulacağına oynuyor.
Diplomatlar, etkilerin artık sembolik olmaktan çıktığını belirtiyor. The New York Times verilerine göre petrol, İran’ın ihracat gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Çin’in 2024’te İran petrolünün yüzde 90’ını satın aldığı, 2025’te ise bu alımların yaklaşık 31,5 milyar dolara ulaştığı ve bunun İran bütçesinin yaklaşık yüzde 45’ine denk geldiği ifade ediliyor.
Bu rakamlar doğruysa, deniz taşımacılığındaki uzun süreli aksaklıkların İran için geçici bir dar boğazdan ziyade ciddi bir likidite ve bütçe açığı sorununa dönüşebileceği, özellikle de Rusya’nın Çin’e İran petrolü eksikliğini telafi etme yönündeki olası teklifleri sonrasında daha da belirginleşebileceği belirtiliyor.
Buna rağmen, oluşan baskının Washington’un varsaydığı kadar belirleyici olmadığı değerlendiriliyor. Çünkü İran açısından hedef, savaş koşullarında geliri maksimize etmek değil, ekonominin tamamen çökmesini engelleyecek asgari düzeyi koruyarak sistemin ‘topallayarak da olsa’ devam etmesini sağlamak olarak görülüyor.
Deniz ablukasının etkisi
ABD kaynaklı raporlara göre, mevcut deniz ablukasının İran ekonomisini üç ayrı katmanda etkilediği belirtiliyor.
İlk katman, doğrudan petrol gelirleriyle ilgili. The Wall Street Journal tarafından aktarılan analizlere göre, İran iki ila üç hafta içinde ‘depolarının dolması’ olarak tanımlanan bir aşamaya ulaşabilir. Bu durum, kara depolama kapasitesinin tükenmesi anlamına geliyor ve ülkeyi üretimi azaltmaya ya da petrol kuyularını kapatmaya zorlayabilir. Uzmanlara göre bu tür bir adım, bazı petrol sahalarında uzun vadeli hasarlara yol açabiliyor.
Aynı haberde, ablukaya bağlı ekonomik kaybın günlük yaklaşık 435 milyon dolara ulaşabileceği, bunun 276 milyon dolarlık kısmının ise ihracat kaybından -özellikle petrol ve petrokimya ürünlerinden- kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu seviyedeki bir ekonomik erozyonun aylık bazda milyarlarca dolara ulaşabileceği ve savaş nedeniyle zaten yıpranmış bir ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturacağı belirtiliyor.
İkinci katman ise sanayi üretimi ve tedarik zincirleri. ABD ve İsrail saldırılarının bazı fabrikalara, ulaşım ağlarına, elektrik altyapısına, petrokimya tesislerine ve çelik üretim merkezlerine zarar verdiği aktarılıyor. Bu durum, ablukayı sadece ihracatı durduran bir araç olmaktan çıkararak, ekonomik sistemin iç işleyişini de sekteye uğratan bir baskı mekanizmasına dönüştürüyor. Böylece saldırılardan doğrudan etkilenmeyen sektörlerin bile ithalat yapılamaması nedeniyle işlevsiz kalabileceği değerlendiriliyor.
Üçüncü katman ise toplam ve zincirleme maliyetler. Yeniden inşa giderleri, iş kayıpları, internet kesintileri ve ekonomik güven erozyonu bu başlık altında toplanıyor. İran medyasında yer alan ilk tahminlere göre yeniden inşa maliyeti yaklaşık 270 milyar dolar seviyesinde olabilirken, 12 milyona kadar istihdamın risk altında olduğu, ayrıca 48 günlük internet kesintilerinin yaklaşık 1,8 milyar dolarlık kayba yol açtığı belirtiliyor.
Bu verilerin bir kısmının tahmini, bir kısmının ise resmî olmayan kaynaklara dayandığı ifade ediliyor. Ancak tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, ekonominin tek bir darbe yerine; savaş, ablukayla gelen lojistik tıkanma ve dijital altyapı çöküşü gibi birden fazla şokun aynı anda yaşandığı bir baskı altında olduğu ortaya konuyor.
Abluka ve snapback mekanizması
ABD’nin İran’a deniz ablukası uygulaması, uluslararası hukuka uygunluk açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışmanın merkezinde, bu adımın Birleşmiş Milletler’in (BM) snapback mekanizması kapsamında yeniden devreye sokulan yaptırımlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu yer alıyor.
Siyasi açıdan Washington, bu mekanizmanın İran ticaretini daha geniş bir çerçevede takip etmesine olanak sağladığı mesajını veriyor. Ancak hukuki açıdan bakıldığında, BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesi ile BM Güvenlik Konseyi’nden açık yetki alınarak kapsamlı bir deniz ablukası uygulanması ve gemilerin durdurulması arasında önemli bir ayrım bulunduğu vurgulanıyor.
ABD Hazine Bakanlığı, 1 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, daha önce kaldırılan BM yaptırımlarının 27 Eylül 2025 itibarıyla yeniden yürürlüğe girdiğini belirtmişti. Bu durum, yaptırımların resmî başlangıç tarihinin 27 Eylül olduğunu ortaya koyarken, ABD’nin uygulama adımlarının ekim ayı boyunca devam ettiği ifade ediliyor.
Buna rağmen, uluslararası hukuk açısından yaptırımların yeniden devreye girmesi, herhangi bir devletin tek başına BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın kapsamlı bir deniz ablukası uygulayabileceği anlamına gelmiyor.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) sunduğu hukuk doktrinlerine göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde denizden müdahale ve gemi durdurma uygulamaları genellikle açık BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanıyordu. Buna karşılık deniz ablukası hukuku, hâlâ büyük ölçüde yazılı bir uluslararası sözleşmeyle tam olarak kodifiye edilmemiş, karmaşık ve büyük oranda teamül hukukuna dayanan bir alan olarak değerlendiriliyor.
Buna karşılık, deniz hukuku sözleşmeleri, uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda gemi ve uçakların ‘zararsız geçiş’ ve ‘transit geçiş’ hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Bu ilke, bir deniz geçişinin tek taraflı olarak kesilmesi ya da bir kıyı devleti veya bağımsız bir deniz gücü tarafından uluslararası bir dayanak olmaksızın kontrol altına alınması fikriyle uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu nedenle uzmanlara göre snapback mekanizması, İran üzerindeki yaptırım ortamını güçlendirse de, ABD’nin açıkladığı ölçekte geniş bir deniz ablukasının hukuki meşruiyetini tek başına belirlemiyor. Aynı şekilde bu durum, İran’a da Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişi mutlak bir egemenlik aracı olarak kısıtlama hakkı vermiyor.
Genel tabloya bakıldığında, iki tarafın da karşılıklı bir yıpratma denklemine sıkıştığı değerlendiriliyor. ABD yönetimi, yüksek maliyetli bir savaşa dönmeden İran’dan nükleer ve denizcilik alanında taviz koparmayı hedeflerken, İran ise müzakereli bir süreç görüntüsü altında ekonomik teslimiyet olarak görülen bir sonucu engellemeye çalışıyor.
Son gelişmeler, iki tarafın da kendi anlatısını tam olarak kabul ettiremediğini gösteriyor. Washington, Hürmüz Boğazı’nda istikrarlı ve engelsiz bir akış sağlayamadı; Tahran ise ne ablukayı tamamen kırabildi ne de geçiş koşullarını fiilen kontrol ettiği yönünde uluslararası bir kabul oluşturabildi.
Bu tabloda piyasalar ve deniz taşımacılığı şirketleri için ortak gerçek, ne topyekûn bir savaşın ne de fiili bir barışın bulunmaması. Analistlere göre bu durum, her iki tarafın da maliyetlerden kaçınmak için mevcut ateşkesi sürdürmesini mümkün kılıyor; ancak bu, aynı zamanda kırılgan bir uzatma anlamına geliyor. Çünkü tarafların her biri, aynı anda hem baskı aracı hem de sınırlı bir müzakere alanı içinde hareket ediyor.(Şarku'l Avsat)
Son güncellenme: 16:42:47




































































































































































































