Yaşar Bazencir: Öcalan Paradigmasının Rojava’da Siyasi ve Askeri İflası
'' Öcalan paradigması, Batı felsefesindeki anarşist akımlardan mülhem olarak, ulusal sınırları "yapay ve egemenlerin icadı" olarak görür. Halkların sınır ötesi konfederal ağlarla birleşmesini savunur. Ne var ki, Ortadoğu gibi her karış toprağın askeri güçle korunduğu bir coğrafyada "sınırsızlık" vaadi jeopolitik bir körlükten ibarettir. ''

DavidL. Phillips’ın The Jerusalem Post’ta Yayınlanan Analizi Üzerine
GİRİŞ: Siyaset Teorisinin Realpolitik Duvarı
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği, Ortadoğu coğrafyasında asırlık statükoların, yapay sınırların ve katı merkeziyetçi devlet modellerinin yapısal olarak sarsıldığı, hatta bazı bölgelerde tamamen un ufak olduğu bir tarihsel laboratuvar işlevi görmüştür. Bu büyük altüst oluş dönemi, bir yandan bölgesel aktörlerin statü ve varlık mücadelelerini tetiklerken, diğer yandan uluslararası akademi ve siyaset teorisyenleri için ütopik modellerin test edildiği bir zemin yaratmıştır.
Bu teorik denemelerin en çok tartışılan, Batı medyasında ve entelektüel çevrelerinde romantik bir cazibeyle pazarlanan örneği şüphesiz Rojava’da hayat bulduğu iddia edilen "Demokratik Konfederalizm" modelidir. Amerikan banliyölerinin ekolojik ve hiyerarşisiz yerel yönetimleri için Murray Bookchin tarafından tasarlanan "özgürlükçü belediyecilik" fikrinin, Abdullah Öcalan’ın İmralı sürecindeki kavramsallaştırmalarıyla Ortadoğu sosyolojisine mutlak bir kurtuluş reçetesi gibi enjekte edilmesi, modern siyaset tarihinin en radikal deneylerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Ancak siyaset bilimi ve jeopolitiğin değişmez kuralı, sahanın sert gerçekliğinin ve realpolitiğin rasyonel yasalarının, masa başında üretilen ütopik teorileri er ya da geç kendi duvarına çarptıracağı gerçeğidir. Nitekim David L. Phillips’in The Jerusalem Post’ta kaleme aldığı güncel analizinde de çarpıcı bir biçimde vurgulandığı üzere, Öcalan’ın anti-devletçi, sınırları reddeden ve taban demokrasisine dayandığını iddia ettiği bu paradigması, Rojava pratiğinde askeri, siyasi ve sosyolojik olarak tam bir çöküşle yüzleşmiştir. İronik bir biçimde, ulus-devleti "tüm kötülüklerin kaynağı" ilan eden bir teorinin pratik çıktıısı; gücü tek elde toplayan merkeziyetçi bir parti-devleti aygıtı, alternatif seslerin tasfiye edildiği otoriter bir idari mekanizma ve varlığını tamamen küresel bir gücün (ABD) askeri/lojistik himayesine sabitlemiş bir dış bağımlılık paradoksu olmuştur.
Öte yandan, Rojava deneyiminin bu ideolojik ve pratik iflasını doğru teşhis eden Batılı analistlerin, buradan yola çıkarak Kürt halkının tarihsel statü arayışına toptancı bir karamsarlıkla yaklaşması da ayrı bir jeopolitik körlüğe işaret etmektedir. Phillips’in mevcut konjonktürde Kürtler için "bağımsızlık ya da geniş özerklik hedeflerinin artık mümkün olmadığı" yönündeki statükocu tezi, bölgenin dinamizmini ve özellikle Suriye’de yaşanan tarihsel kırılmalarla sarsılan asırlık dengeleri okumaktan uzaktır. Zira yıkılan bir merkeziyetçi yapının küllerinden eski statükoyu üretmek imkânı yoktur; merkezsizleşen bir coğrafyada Kürtlerin anayasal ve kalıcı bir statü elde etmesi masadaki tek rasyonel alternatiftir.
Bu makale; Öcalan paradigmasının Rojava’da uğradığı felsefi ve pratik iflası çok yönlü olarak masaya yatırırken, Batı dünyasının "Kürtlere statüsüzlük dayatan" karamsar yanılgısını rasyonel argümanlarla çürütmeyi amaçlamaktadır. Kürt ulusal hareketinin geleceği; devlet mekanizmasını şeytanlaştıran dünyadan kopuk ütopyalarda değil; Kürdistan Bölgesel Yönetimi (Erbil) örneğinde vücut bulan realist, kurumsal, diplomatik ve uluslararası hukuka entegre "Kürt Realizmi" vizyonunda aranmalıdır.
1. Öcalan Paradigmasının Teorik Çelişkileri ve Felsefi Çıkmazları
Rojava deneyiminin siyasi ve askeri tıkanıklığını doğru okuyabilmek, ancak bu pratik üzerine inşa edilen teorik zeminin kendi içindeki yapısal çelişkilerini deşifre etmekle mümkündür. Abdullah Öcalan’ın özellikle 2000’li yıllardan sonra geliştirdiği, temeline Murray Bookchin’in "Ekolojik Toplum" ve "Özgürlükçü Belediyecilik" (Libertarian Municipalism) tezlerini alan Demokratik Konfederalizm paradigması, felsefi olarak çok ciddi içsel çelişkiler barındırmaktadır. Bu çelişkiler, teorinin Ortadoğu’nun sert realpolitik düzlemine çarparak un ufak olmasının da asıl nedenidir.
Bundan ötürü: Batıda marjinal bir entelektüel fantazi olan bu teorinin yüzyıllardır aşiret, din, mezhep ve ulus kimlikleriyle şekillenmiş, kanlı sınır savaşlarının yaşandığı Ortadoğu sosyolojisine bir kurtuluş reçetesi gibi sunulması en büyük tarihsel yanılgıydır.
A. "Devletsiz Toplum" Söylemi ve Totaliter Parti-Devleti Pratiği
Paradigmanın en radikal iddiası; ulus-devlet modelini "halkların zindanı", şiddetin ve asimilasyonun yegâne kaynağı olarak ilan etmesidir. Teori, devleti tamamen dışlayan, onun yerine yatay örgütlenen halk meclislerini, kantonları ve tabandan yükselen bir iradeyi vadeder. Ancak bu iddia, siyaset biliminin en temel yasalarından biri olan "güç boşluğu kabul etmez" ilkesiyle çelişmektedir.
Sahadaki pratik, devlet aygıtının ortadan kaldırılmadığını, aksine "kanton" ya da "öz-yönetim" adı altında, klasik bir ulus-devletten çok daha katı ve denetleyici bir mikro parti-devleti mekanizmasının kurulduğunu göstermiştir. Zorunlu askerlik (savunma görevleri), vergilendirme sistemleri, istihbarat ağları ve yargı mekanizmaları gibi egemenliğin en sert unsurları, "devlet dışı" olduğu iddia edilen bu yapı tarafından halka dayatılmıştır. Teori devleti reddederken, pratik; gücü tek bir ideolojik odakta (PYD/KCK) merkezileştiren aygıtı üreterek kendi kendini felsefi olarak nakzetmiştir (yalanlamıştır).
B. Sınırları Reddetme Ütopyası ve Coğrafi Sınırlara Muhtaçlık
Öcalan paradigması, Batı felsefesindeki anarşist akımlardan mülhem olarak, ulusal sınırları "yapay ve egemenlerin icadı" olarak görür. Halkların sınır ötesi konfederal ağlarla birleşmesini savunur. Ne var ki, Ortadoğu gibi her karış toprağın askeri güçle korunduğu bir coğrafyada "sınırsızlık" vaadi jeopolitik bir körlükten ibarettir.
Rojava’da kurulan yapı, varlığını sürdürebilmek için tam aksine en ilkel anlamda "sınır hatlarına", cephe çizgilerine ve coğrafi bariyerlere muhtaç kalmıştır. Sınırları aşan bir felsefe, ironik bir biçimde, kendi çizdiği mikro kanton sınırlarını koruyabilmek için küresel güçlerin askeri tırlarla gönderdiği silahlara ve hava sahası korumasına bağımlı hale gelmiştir. Sınırları felsefi olarak reddeden bir hareketin, pratik olarak bir "sınır bekçiliğine" evrilmesi, teorinin en büyük çıkmazlarından biridir.
C. Anti-Kapitalist Söylem ile Küresel Emperyalizm Arasındaki Yapısal Bağımlılık
Demokratik Konfederalizm, doğası gereği anti-kapitalist, anti-endüstriyel ve küresel sömürü mekanizmalarına karşıt bir çizgide konumlandırılmıştır. Komünal ekonomiyi, ekolojik köyleri ve küresel sermayeden bağımsızlığı vaat eder. Ancak bu felsefi kabuk, sahanın realitesiyle karşılaştığında Ortadoğu tarihinin en büyük jeopolitik paradokslarından birini doğurmuştur.
Dünya kapitalist sisteminin ve küresel emperyalizmin en büyük askeri gücü olan ABD ile girilen mutlak askeri-stratejik ortaklık, teorinin anti-kapitalist iddialarını tamamen kadük bırakmıştır. Varlığını, lojistiğini, finansmanını ve hava korumasını Pentagon’un ve küresel koalisyonun stratejik çıkarlarına endeksleyen bir yapının, kitlelere "küresel sisteme alternatif bir dünya" vaat etmesi entelektüel bir kandırmacadan ibarettir. Teori kapitalizmi ve emperyalizmi düşman ilan ederken, pratik onun şemsiyesi altında hayatta kalabilmektedir.
D. Çoğulculuk Maskesi ve Tek Tipçi Kadro Vesayeti
Bookchin’in teorisinden ödünç alınan "katılımcı demokrasi ve çoğulculuk" kavramları, teoride etnik ve dinsel tüm unsurların (Kürtler, Araplar, Süryaniler) eşit temsiliyetini öngörür. Ancak pratik işleyişte, bu meclislerin ve yönetimlerin üzerinde, hiçbir demokratik meşruiyeti olmayan, hiyerarşik olarak doğrudan ana kadroya bağlı bir "ideolojik vesayet" mekanizması (KCK kadro sistemi) hüküm sürmüştür.
Çoğulculuk söylemine rağmen, Suriye Kürtlerinin diğer meşru ve geleneksel siyasi yapıları (örneğin ENKS) sistemli olarak dışlanmış, büroları kapatılmış ve siyaset yapma hakları ellerinden alınmıştır. Yani teori "radikal demokrasiyi" savunurken, pratik Ortadoğu’nun tanıdık tek-tipçi, dayatmacı rejim reflekslerini yeniden üretmiştir.
2. Phillips’in Statükocu Yanılgısı: Kürt Realizmi ve Anayasal Statü İmkânı
David L. Phillips, The Jerusalem Post’taki makalesinde Rojava deneyiminin iflasını doğru teşhis etse de, bu iflastan yola çıkarak Kürt halkının geleceğine dair ürettiği sonuçla büyük bir jeopolitik yanılgıya düşmektedir. Phillips; mevcut bölgesel koşullarda Kürtler için bağımsızlık ya da geniş tabanlı bir özerklik/federalizm hedefinin artık mümkün olmadığını ileri sürerek, statükocu ve determinist bir karamsarlık sergilemektedir. Bu yaklaşım, Ortadoğu’nun dinamik fay hatlarını, asırlık merkeziyetçi rejimlerin içsel kırılganlığını ve rasyonel aktörlerin küresel sistemde edindiği yeni konumları ıskalayan bir körlüğün ürünüdür.
A. Yıkılan Merkeziyetçilik ve Adem-i Merkeziyetçiliğin Kaçınılmazlığı
Phillips’in iddialarının aksine, Suriye’deki merkeziyetçi devlet yapısının büyük kırılmalar yaşaması, Ortadoğu’da "ulus-devletlerin kutsallığı ve esnemezliği" mitini sonsuza dek bitirmiştir. Siyaset bilimi ve tarihsel tecrübeler göstermektedir ki, merkezi otoritesi tamamen dağılmış, sosyolojik olarak parçalanmış bir coğrafyada eski despotik ve tek tipçi idari yapıyı yeniden üretmek imkânsızdır.
Bölgenin istikrara kavuşabilmesinin tek rasyonel yolu, idari adem-i merkeziyetçilik, yani geniş tabanlı federal veya konfederal anayasal statülerin tanınmasıdır. Dolayısıyla, Kürtlerin yoğunlaştığı coğrafyalarda kendi kaderini tayin hakkı temelinde anayasal bir statü elde etmesi, jeopolitik bir lütuf değil, bölgenin yeni realitesinin dayattığı kaçınılmaz bir zorunluluktur.
B. İdeolojik Romantizme Karşı Erbil Modeli ve Kurumsal Meşruiyet
Kürt halkının devletleşme, kurumsallaşma ve uluslararası sistemle entegre bir statü üretme yeteneğinin en somut, realist ve başarılı referansı Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir (Erbil). Rojava’daki ütopik ve dışlayıcı paradigmanın aksine, Erbil; anayasal güvenceye sahip kurumsal yapısı, düzenli ordusu (Peshmerga), demokratik meşruiyete dayanan parlamentosu ve rasyonel diplomatik diliyle küresel sistemin saygın ve güvenilir bir aktörü olmuştur.
Erbil’in küresel güçlerle ve bölgesel dinamiklerle kurduğu realist-diplomatik ilişkiler, Kürt ulusal haklarının "devleti şeytanlaştıran" anarşist teorilerle değil, aksine "kurumsal akıl, rasyonel diplomasi ve devletleşme vizyonuyla" kazanılacağını dünyaya kanıtlamıştır. Bu model, Batılı analistlerin "Kürtlere statüsüzlük" dayatan pesimist tezlerini pratik olarak çürüten en büyük tarihsel cevaptır.
C. Enerji Jeopolitiği ve Ticaret Koridorlarının Sağladığı Uluslararası Garanti
Modern uluslararası ilişkilerde statü ve tanınma, sadece askeri güçle değil, küresel ekonomik ağlara sunulan lojistik ve stratejik katma değerle doğrudan ilintilidir. Kürt coğrafyası, Ortadoğu’nun zengin enerji havzalarının (petrol ve doğalgaz) Batı pazarlarına güvenle taşınmasında ve küresel ticaret koridorlarının istikrarında ya ana kaynak ya da kritik bir geçiş köprüsü konumundadır.
Küresel ve bölgesel büyük güçler, böylesi hayati enerji ve ticaret hatlarının güvenliğini, öngörülemeyen, radikal söylemlere sıkışmış ve dünyadan kopuk ütopik yapılara emanet etmek istemezler. Kürt aktörler, Öcalan paradigmanın anti-kapitalist/anti-küresel retoriklerini tamamen terk edip; küresel piyasalarla entegre, uluslararası hukuka sadık ve rasyonel bir enerji diplomasisi yürüttüklerinde, bağımsızlık dahil geniş tabanlı her türlü statü uluslararası sistem tarafından "istikrarın güvencesi" olarak tescillenecek ve desteklenecektir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: Geleceğin Anahtarı Olarak Kürt Realizmi
David L. Phillips’in yayınlanan analizi, Ortadoğu jeopolitiğinde romantizm ile realizm arasındaki kaçınılmaz çarpışmayı bir kez daha gözler önüne sermiştir. Rojava deneyimi; Batı akademisinin marjinal, devletsiz ve ütopik teorilerinin, Ortadoğu’nun asırlık sert güç dengeleri karşısında nasıl bir fanteziye dönüştüğünü kanıtlayan tarihsel bir laboratuvardır. Murray Bookchin’in felsefi mirası üzerine inşa edilen Öcalan paradigması, devlet mekanizmasını teoride şeytanlaştırırken pratik düzlemde baskıcı, tek tipçi bir mikro parti-devleti üretmiş ve varlığını küresel bir gücün askeri himayesine göbekten bağlayarak kendi tıkanışını hazırlamıştır.
Ancak Rojava’daki bu ideolojik iflas, Phillips’in iddia ettiği gibi Kürt halkının tarihsel statü arayışının sonu anlamına gelmemektedir. Batılı analistlerin en büyük hatası, Kürt ulusal haklarını ve geleceğini sadece Rojava’daki ütopik ve tıkanmış model üzerinden okumalarından kaynaklanan bir jeopolitik körlüktür. Bölgede merkeziyetçi devlet yapılarının sarsılması, yapay sınırların ve tekçi statükoların sürdürülemez olduğunu açıkça göstermiştir. Yıkılan merkezlerin küllerinden eski merkeziyetçiliği üretmeye çalışmak bir tarih yanılgısıdır; merkezsizleşen bu yeni coğrafyada adem-i merkeziyetçilik ve Kürtlerin anayasal statüsü (federasyon veya bağımsızlık) bölgenin kalıcı istikrarı için masadaki tek rasyonel alternatiftir.
Bu bağlamda Kürt ulusal hareketinin önündeki asıl sınav, ideolojik bir zihniyet devrimi gerçekleştirmektir. Kürt halkının geleceği; dünyadan kopuk, rasyonel akılla çelişen, mülkiyet ve devlet kavramını reddeden çağ dışı paradigmalarda değil; Kürdistan Bölgesel Yönetimi (Erbil) örneğinde somutlaşan "Kürt Realizmi" vizyonunda aranmalıdır. Erbil; uluslararası hukuka entegre diplomasisi, kurumsal devlet yapısı, düzenli ordusu ve küresel enerji/ticaret jeopolitiğinde edindiği stratejik aktör konumuyla statü kazanmanın ve bunu küresel sisteme tescil ettirmenin yegâne meşru yol haritasıdır.
Son söz olarak; Kürtler için statü imkânsız değildir. İmkânsız olan; Ortadoğu’nun bu acımasız realpolitik sahasında, Batı'nın romantik teorileriyle ve ütopik hayallerle devlet yönetmeye kalkışmaktır. Sınırların kanla çizildiği bir coğrafyada devlet aygıtını tamamen rededen bir teori daha ilk adımda bölgenin sosyolojik ve tarihsel gerçekliğine mahkumdur.
Kürt siyasi aklı, ideolojik körlükleri ve dışlayıcı mikro-iktidar reflekslerini bir kenara bırakıp kurumsal, diplomatik ve rasyonel bir ulusal vizyona odaklandığı müddetçe, bölgenin yeniden şekillenen haritasında hak ettiği kalıcı anayasal statüyü –bağımsızlık dahil– er ya da geç elde edecektir. Modern tarih, hayalperestleri değil, rasyonel kurumsal akılla hareket edenleri ödüllendirir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 11:06:23






























































































































































































