Parçalanan Hafıza ve Bitmeyen Sürgün: Kürt Sorununun Çözümsüzlük Girdabı

18 Temmuz 2026 - 12:38
18 Temmuz 2026 - 12:38
 0
Parçalanan Hafıza ve Bitmeyen Sürgün: Kürt Sorununun Çözümsüzlük Girdabı
Yapay Zeka

Tarih, yaşanmışlıkların düz bir çizgide akıp gittiği donuk bir nehir değildir; bazen atılmayan adımların, seçilmeyen yolların ve gerçekleşmeyen ihtimallerin ağırlığı, yaşanan gerçekliğin kendisinden daha sarsıcı olabilir. Bugün dönüp arkaya bakıldığında ve yarım asırlık bir şiddet sarmalının muhasebesi yapıldığında, zihinlerde asılı kalan en ağır soru işaretlerinden biri şudur: Eğer tarih başka türlü aksaydı, eğer bu topraklarda silahların gölgesi hiç belirmeseydi, Kürt halkının makûs talihi nasıl şekillenirdi?

Bu soru, yalnızca akademik bir karşı-olgusal analiz merakı değildir; aksine, bugün hâlâ çözümsüzlüğe mahkûm edilen, kimliği, dili ve müziği paylaşıldığı devletlerin sınırları içinde inkâr edilen bir ulusun yaşadığı trajedinin anatomisini çıkarma çabasıdır. Çünkü bugünün egemen anlatısı, yaşanan yıkımları "terörle mücadele" parantezine alarak meşrulaştırmaya çalışırken; aslında bu süreçte en büyük bedeli, topraklarından koparılan, köyleri küle dönen ve asimilasyon kıskacında kimliği unutturulmak istenen milyonlarca Kürt ödemiştir.

Kadim Topraklardan Metropol Çeperlerine: Zorunlu Göç ve Kültürel Kırım

Eğer bu yıkıcı süreç yaşanmasaydı, muhtemelen dört binden fazla Kürt köyü haritadan silinmeyecek, asırlık çınarların gölgesindeki yaşam alanları birer askeri karakola ya da terk edilmiş viranelere dönmeyecekti. Milyonlarca insan, doğduğu, büyüdüğü, atalarının mezarlarının bulunduğu topraklarda kalacak; kendi habitatında, kendi üretim ilişkileri içinde varlığını sürdürecekti.

Zorunlu göç dalgası, sadece coğrafi bir yer değiştirme hareketi değildi; o topraklardan sökülen her aileyle birlikte, Kürt halkının kolektif hafızası, dili ve kültürel sürekliliği de köklerinden koparıldı. Tek bir kelime Türkçe bilmeyen yaşlılar, anadilini hayatında ilk kez duyan çocuklar, batı metropollerinin gettolarına, yabancısı oldukları ve varlıklarının tehdit olarak algılandığı düşman bir sosyal iklime fırlatıldılar. Kendi köylerinde olsalar nesilden nesle özgürce aktarılacak olan Kürtçe, bu büyük sürgünle birlikte hayatta kalabilmek için saklanması, gizlenmesi, evlerin kuytu köşelerine hapsedilmesi gereken tehlikeli bir aidiyete dönüştü. Dilin erozyonu ve toplumsal bağların paramparça olması, sömürgeci aklın yüzyıldır başarmak istediği asimilasyon politikasını, güvenlikçi politikaların gölgesinde trajik bir şekilde hızlandırdı.

Parçalanan Coğrafya: Sadece köyler değil, nehirler, vadiler ve dağlar da bu çözümsüzlüğün kurbanı oldu. Güvenlik barajları, askeri yasak bölgeler ve beton bloklarla örülen yollar, Mezopotamya’nın kadim doğasını ve geleneksel ekonomik dokusunu geri dönülmez bir biçimde yaraladı.

Güvenlik Sektörünün Normalleşmesi ve Rehin Alınan Siyaset

Çatışma ortamı, bölgenin kalıcı bir şekilde militarize edilmesinin en büyük gerekçesi kılındı. Olağanüstü haller, kontrol noktaları, koruculuk sistemi ve günlük yaşamın en kılcal damarlarına kadar sızan güvenlik bürokrasisi, normal şartlarda hiçbir demokratik toplumda kabul edilemeyecek bir baskı mekanizmasını meşrulaştırdı. Kürt halkının en meşru, en insani kültürel ve siyasal talepleri dahi "terör" parantezine alınarak kriminalize edildi.

Özellikle 1990’ların küresel dünyasında ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve kimlik siyaseti yükselirken, Kürtlerin horizontu (siyasi ufku) savaş mantığıyla daraltıldı. 2000’li yıllarda esen Avrupa Birliği ve demokratik reform rüzgârları bile, devlet aklının bu kronik "güvenlik" barikatını aşamadı. Kürt sorunu, evrensel insan hakları ve eşit vatandaşlık temelinde çözülmek yerine; sömürgeci yapıların bütçe dağıtım mekanizmalarına, bağımlılık ilişkilerine ve yapısal ayrımcılık modellerine kurban edildi. Bölge, ekonomik olarak kalkındırılmak yerine, devletin sadakat testlerine tabi tutulan bağımlı bir sosyal laboratuvara dönüştürüldü.

Ezilen Bir Ulusun Dinmeyen Sızısı

Bugün gelinen noktada, yarım asırlık trajedinin bilançosu sadece rakamlarla ya da yakılan köylerin sayısıyla ölçülemez. En büyük insani maliyet; bir halkın müziğinin hâlâ yasaklanabiliyor oluşunda, anadilinde eğitim hakkının lüks sayılmasında ve en temel ulusal kimlik taleplerinin bile birer tehdit olarak görülmesinde saklıdır.

Egemen yapıların çözüm yerine çözümsüzlüğü besleyen politikaları, Kürt halkını küresel ve bölgesel güçlerin paylaşım masalarında sürekli kurban edilen, sesi kısılmak istenen mahzun bir özne haline getirmiştir. 1978'deki inkâr rejimi ile bugünün "demokratikleşme" makyajlı asimilasyon dayatmaları arasında, özdeki ret ve inkâr politikası değişmemiştir. Kürt toplumu, iki ateş arasında kalarak hem fiziksel hem de kültürel varlığını koruma mücadelesi veren, sömürgeci yapıların bitmek bilmeyen hırslarına kurban edilen ezilen bir ulus olarak bu dünyanın en büyük, en yaralı trajedilerinden birini yaşamaya devam etmektedir.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 170 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 13:40:03