Türkiye Solu Kendisiyle Yüzleşmeden Demokratikleşemez
''Gerçek bir yüzleşme, ancak şu soruya dürüstçe cevap verildiğinde başlayacaktır: Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı, bütün Milletler ve halklar için savunulan evrensel bir hak mıdır; yoksa Türkiye'nin sınırları içinde geçerliliğini yitiren bir ilke midir? ''

Türkiye'de kendisini "sol", "sosyalist", "devrimci" yada "anti-emperyalist" olarak tanımlayan çevrelerin önemli bir bölümü, Kürd meselesi söz konusu olduğunda ulusal kurtuluş hareketlerin felsefesiyle, hata tarihsel iddialarıyla çelişen şoven bir siyasal çizgi izlemektedir. Geçmişte devletin otoriter yapısını, tekçi anlayışını ve baskı politikalarına karşı duran birçok çevrenin, bugün aynı devletin Kürt politikası ile büyük ölçüde örtüşmesi ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Bir kesim hâlâ 1920'lerin siyasal anlayışı üzerine kurulan cumhuriyet modelini ve onun kurucu ideolojisini sorgulanamaz kabul ediyor. Başka bir kesim ise son yıllarda giderek daha merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışı sergileyen iktidarı çeşitli gerekçelerle destekliyor ya da ona karşı etkili bir siyasal tutum geliştirmiyor. İdeolojik farklılıklarına rağmen, Kürdlerin temel siyasal hakları söz konusu olduğunda bu farklı çevrelerin benzer refleksler göstermesi dikkat çekicidir.
Bugün şu sorunun açıkça sorulması gerekiyor: Devlete karşı mücadele ettiğini söyleyen bir siyasal gelenek, devletin Kürd politikası ile neden aynı noktada buluşmaktadır?
Ortadoğu son yılların en büyük siyasal dönüşümlerinden birini yaşıyor. İsrail-İran gerilimi geniş çaplı çatışmalara dönüştü; bölgesel dengeler yeniden şekilleniyor. Bu süreçte İran yönetimi içeride başta Kürdler ve Beluçlar olmak üzere muhalif kesimlere yönelik baskıyı artırırken, sınır ötesindeki gelişmelerde de Kürd bölgeleri önemli hedeflerden biri hâline geldi. Türkiye de bu dönüşümün dışında değildir.
Ankara, bölgesel gelişmeleri kendi güvenlik anlayışı doğrultusunda yönlendirmeye çalışırken, Öcalan ve savunucularını Türk solun çizgisine getirerek Kürd meselesini sönümlemeye ve güvenlik politikaları çerçevesinde ele almaya devam etmektedir.
Bu koşullarda Türkiye solunun da kendi siyasal ezberlerini gözden geçirme yerine Kürd gençleri ve farklı etnisitelere mensup insanların canı pahasına elde ettiği mirası yenileri ile retorik etme çabasına girmiş. O nedenle Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelen bu sol anlayışın, yalnızca NATO ve Amerika karşıtlığı üzerinden anti-emperyalist bir kimlik inşa etmeye çalışması ciddi bir çelişkidir.
Asıl soru şudur: Anti-emperyalizm yalnızca Amerika ve Batılı güçlere karşı çıkmak mıdır, yoksa her türlü tahakküm ve sömürgeci ilişkiye karşı aynı ilkesel tutumu gösterebilmek midir?
Eğer ikinci tanım doğruysa, o zaman Kürdlerin siyasal hakları söz konusu olduğunda devletin resmî söylemiyle aynı çizgide duran bir solun kendi anti-emperyalist iddiasını yeniden değerlendirmesi gerekir. Bugün Türkiye'de ırkçı, milliyetçi, muhafazakâr ve kendisini sosyalist olarak tanımlayan çevrelerin Kürd meselesinde benzer siyasal refleksler göstermesi tesadüf değildir.
Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı gündeme geldiğinde, ideolojik ayrımlar büyük ölçüde ortadan kalkmakta; devlet merkezli ortak bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Bu durum, Türkiye solunun üzerinde en fazla düşünmesi gereken tarihsel çelişkilerden biridir. Daha da dikkat çekici olan ise, geçmişte devlet baskısından ağır bedeller ödeyen siyasal geleneklerin bugün devletin kuruluş paradigmasını savunur hâle gelmesidir. Binlerce devrimcinin yaşamını yitirdiği, işkencelerden geçtiği ve cezaevlerinde yıllarını tükettiği bir tarihten gelen hareketlerin, geçmişte karşı durdukları, çatıştıkları devlet anlayışına bugün sahip çıkmaları yalnızca siyasal bir tercih değil; aynı zamanda ciddi bir düşünsel kırılmadır.
Kürd ve Kürdistan meselesinde ortaya çıkan bu yaklaşım, anti-emperyalizm söyleminin de inandırıcılığını ciddi şekilde zayıflatmakta ve sorgulamaktadır. Çünkü dünyanın başka coğrafyalarında ulusal kurtuluş mücadelelerine destek verenlerin, aynı ilkeyi Kürdler söz konusu olduğunda geçersiz saymaları evrensel bir özgürlük anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Filistin, Hamas ya da Hizbullah eksenindeki gerici vekil güçlerin saldırılarını "direniş" olarak tanımlayan çevrelerin, Kürdlerin kendi coğrafyalarında yürüttükleri ulusal kurtuluş mücadeleyi meşruiyet çerçevesinde değerlendirmemesi de bu çifte standardın önemli örneklerinden biridir. Eğer ilke gerçekten halkların özgürlüğü ise, bu ilke coğrafyaya ya da kimliğe göre değişmemelidir.
Bugün Türkiye solunun önündeki temel sorun NATO karşıtlığını kaç kez dile getirdiği değildir. Asıl mesele, Kürdlerin özgürlüğü söz konusu olduğunda hangi siyasal tutumu aldığıdır. Çünkü ezilen, sömürge halkların haklarını savunamayan bir solun, kendisini ne kadar anti-emperyalist olarak tanımlarsa tanımlasın, inandırıcılığı eksik ve şaibeli kalacaktır.
Gerçek bir yüzleşme, ancak şu soruya dürüstçe cevap verildiğinde başlayacaktır: Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı, bütün Milletler ve halklar için savunulan evrensel bir hak mıdır; yoksa Türkiye'nin sınırları içinde geçerliliğini yitiren bir ilke midir? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Türkiye solunun değil, aynı zamanda demokrasi, ulusal hak eşitliği ve özgürlük iddiasında bulunan bütün siyasal çevrelerin samimiyetini de ortaya koyacaktır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 10:41:05



























































































































































































