Kürd Meselesi, Yapısal Şiddet ve Kurumsal Çürüme
'' Bugün Güney ve Doğu Kürdistan’ın İran tarafından fiilen hedef haline getirilmiş olması, bölgesel güç dengeleri içinde Kürdlerin ne kadar savunmasız bırakıldığını göstermektedir. ''

Kürdler, günümüz uluslararası sisteminde yalnızca klasik anlamda askeri saldırıların değil, aynı zamanda çok katmanlı ve süreklilik arz eden yapısal şiddetin hedefi haline gelmiştir. Orta Doğu-Kürdistan da kolonyalist devletler eliyle yürütülen sistematik baskı politikaları, Avrupa’da dahi uzantılarını bulmakta; böylece Kürd kimliği coğrafi sınırların ötesinde kriminalize edilen bir varoluşa indirgenmektedir. En çarpıcı çelişki ise Kürdlerin, tarihsel yurtları olan Kürdistan’da dahi tam anlamıyla siyasal özne olarak kabul edilmemeleri ve çoğu zaman “iç tehdit” kategorisinde değerlendirilmesidir.
Halep’in Şeyh Maksud Mahallesi’nde Kürd kadın savaşçı Deniz Çiya’nın Türkiye destekli cihatçı gruplar tarafından infaz edilmesi ve ardından bedeninin aşağılayıcı bir şekilde binadan atılması, yalnızca bir savaş suçu değil; aynı zamanda sömürgeci bir nefretin performatif dışavurumudur. Bu eylem, dinsel sloganlarla meşrulaştırılmaya çalışılan ilkel, gerici bir şiddet biçiminin günümüzde hâlâ nasıl üretilebildiğini göstermektedir. Bu barbarlık Kürd toplumunda geniş çaplı bir tepkiyle karşılanmış, diasporadan yerel alanlara kadar kitlesel, güçlü protestolarla karşılık bulmuştur.
Buna karşın, İran rejiminin drone saldırısında yaralanan ve tedavi hakkı fiilen elinden alınarak ölüme terk edilen 18 yaşındaki Komala Peşmergesi Xezal Mewlan, hadisesinde aynı kolektif duyarlılığın ortaya çıkmaması, Kürd siyasal ve toplumsal alanındaki parçalanmışlığın, dar ideolojik menfaatçi grupçuluğun, çarpıcı bir göstergesidir. Burada dikkat çekici olan yalnızca bir bireyin ölümüne yol açan ihmal değil; bu ihmalin kurumsal ve ideolojik bir tercih olarak ortaya çıkmasıdır. Yaralı bir insanın, politik kimliği gerekçe gösterilerek sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılması, modern hukuk sistemlerinde tartışmaya dahi açık olmayan bir insanlık suçudur.
Daha da önemlisi, bu olay Kürdistan Bölgesi içerisinde faaliyet gösteren bir sağlık kurumunun, evrensel tıp etiğini ve Hipokrat yemininin en temel ilkelerini ihlal ederek siyasal aidiyeti tedavi kriterine dönüştürdüğünü göstermektedir. Bu durum, yalnızca bireysel bir etik sapma olarak değerlendirilemez; aksine kurumsal çürümenin ve siyasal baskının sağlık sistemi üzerindeki doğrudan etkisinin bir tezahürüdür. Hayatını Kürd Milleti için feda etmeye hazır Yaralı bir insanın tedavi edilmemesi, ölümünden sonra ise morga ve dini işlemlere kabul edilmemesi, insan onurunun sistematik biçimde yok sayılması anlamına gelir.
Bu bağlamda Süleymaniye’de yaşananlar, sadece yerel bir skandal değil; uluslararası hukukun açık ihlalidir. Cenevre Sözleşmeleri, yaralıların korunmasını ve ölü bedenlere saygı gösterilmesini bağlayıcı hükümlerle düzenlemiştir. Buna rağmen hem savaş alanında hem de sivil yaşamda bu normların ihlal edilmesi, bölgede cezasızlık kültürünün ne denli yerleşik olduğunu göstermektedir. Uluslararası toplumun bu ihlaller karşısındaki sessizliği ise fiili bir onay mekanizmasına dönüşmektedir.
Söz konusu olay, geçmişte İran’a iade edilerek idam edilen Mustafa Selimi vakasını hatırlatmakta; Kürdistan Bölgesi’ndeki yönetsel yapıların sömürgeci devlet ve dış baskılar karşısında ne derece kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu kırılganlık, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamaz; aynı zamanda iç siyasal iradenin zayıflığı ve stratejik vizyon eksikliğiyle de doğrudan ilişkilidir.
Bugün Güney ve Doğu Kürdistan’ın İran tarafından fiilen hedef haline getirilmiş olması, bölgesel güç dengeleri içinde Kürdlerin ne kadar savunmasız bırakıldığını göstermektedir. Birleşmiş Milletler himayesinde bulunan alanların dahi yeterince korunmaması, uluslararası güvenlik mekanizmalarının seçici işleyişine işaret etmektedir. Bu durum, Kürdlerin güvenliğinin büyük ölçüde kendi siyasi ve askeri organizasyon kapasitelerine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sahip olduğu ekonomik kaynaklar, askeri kapasite ve toplumsal destek, teorik olarak devlet ve güçlü bir siyasal yapı inşa etmeye elverişlidir. Ancak bu potansiyel, ulusal birlik eksikliği ve stratejik hedeflerin belirsizliği nedeniyle devletleşmeye dönüştürülememektedir. Ortadoğu'da altmış milyonu aşan Kürd nüfusun hâlâ devletleşme sürecini tamamlayamamış olması, yalnızca dış müdahalelerle değil; teslimiyetçi, işbirlikçi ve içsel manipülasyonla açıklanmalıdır.
Dahası, bölgesel aktörlerin ve cihatçı terör grupların hızla meşruiyet kazanabildiği bir uluslararası konjonktürde, Kürd siyasal yapılarının aynı başarıyı gösterememesi devletleşmemesi ciddi bir stratejik zaafı işaret etmektedir. Askeri deneyim, uluslararası ilişkiler ağı ve toplumsal mobilizasyon kapasitesine rağmen bu unsurların bütüncül bir devlet stratejisine dönüştürülememesi, mevcut durumun sürdürülemezliğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, Kürdlerin karşı karşıya olduğu kriz yalnızca dışsal tehditlerin sonucu değildir. Aynı zamanda lider ve siyasal düzeyde çeteleşme, hedef şaşırtma, iç yönetim zafiyetleri, kurumsal erozyon ve etik değerlerin aşınması bu krizi derinleştirmektedir. Xezal Mewlan vakası, bu çok katmanlı sorunun somut bir yansımasıdır. Eğer bu tür olaylar karşısında etkili bir hukuki ve toplumsal mekanizma işletilmezse, benzer ihlallerin tekrarlanması kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle hesap verebilirlik, kurumsal reform ve ulusal birlik, artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 09:30:27






























































































































































































