Anti-Kürdizm’in Dünü ve Bugünü
Anti-Kürdizm, geçici güvenlik politikalarının veya dönemsel uygulamaların toplamı değildir. Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliği kuran, sürdüren ve meşrulaştıran yapısal bir ideolojidir.

Türk resmî ideolojisinin Kürdlere ve Kürdistan’a yönelik politikası, yalnızca siyasal taleplerin bastırılmasıyla sınırlı kalmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürdlerin ayrı bir ulus olduğu inkâr edilmiştir. Kürd dili, tarihi, coğrafyası ve kültürel varlığı kamusal alandan silinmeye çalışılmıştır. Bu politika, Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliğin yalnızca askerî ve siyasal araçlarla değil; hukuk, eğitim, iskân, kültür ve nüfus politikalarıyla da sürdürüldüğünü göstermektedir. Anti-Kürdizm ise bu kolonyal düzenin ideolojik temelini oluşturmuştur. Kürdlerin ulusal varlığının inkâr edilmesini, dillerinin yasaklanmasını ve ülkelerinin parçalanmış statüsünün sürdürülmesini meşrulaştıran başlıca araçlardan biri olmuştur.
1925 tarihli Şark Islahat Planı, 1927’de çıkarılan sürgün düzenlemeleri, 1934 İskân Kanunu ve Dersim’e ilişkin özel kanunlar bu politikanın temel araçları olmuştur. İnkâr, asimilasyon, tehcir, tenkil ve zorunlu iskân, birbirini tamamlayan uygulamalar hâline gelmiştir. Kürdçe yer adları değiştirilmiştir. Kürdçe eğitim ve yayın yasaklanmıştır. Kürdlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin demografik yapısına müdahale edilmiştir. Bu uygulamalar, klasik kolonyal yönetimlerin sömürgeleştirilen ulusu kendi ülkesinde azınlığa dönüştürme, ulusal hafızasını parçalama ve egemen ulusun kültürü içinde eritme yöntemleriyle örtüşmektedir.
1980 darbesinden sonra çıkarılan 2932 sayılı Kanun’la Kürdçenin kamusal kullanımı açıkça suç hâline getirilmiştir. Böylece yalnızca Kürdlerin siyasal örgütlenmesi değil, Kürdlüğü hatırlatan hemen her ifade bir güvenlik sorunu olarak görülmüştür. Bu uygulamaların, nüfusu Türkleştirme ve ülkeyi etnik bakımdan homojenleştirme amacı taşıdığı akademik araştırmalarda da ortaya konmuştur. Kolonyalizm burada yalnızca bir ülkenin ekonomik kaynaklarının denetlenmesi anlamına gelmemektedir. Sömürgeleştirilen ulusun dilini, tarihini, coğrafyasını ve kolektif hafızasını denetim altına alan çok boyutlu bir egemenlik biçimini ifade etmektedir. Türk resmî ideolojisinin anti-Kürdist karakteri de bu kolonyal egemenlik ilişkisinden doğmaktadır.
Son dönemde ise aynı politika, Öcalan paradigması altında projelendirilen “Türkiyelileşme” projesiyle yeni bir biçim kazanmıştır. Bu proje aracılığıyla Kürdler gönüllü asimilasyona tabi tutulmuştur. Türk resmî ideolojisinin bir asırdır sürdürdüğü asimilasyon politikası, bu kez Kürd ulusunun içinden çıkan sömürgeleştirilmiş bir liderlik kültü eliyle hayata geçirilmiştir. Böylece kolonyal politika yalnızca sömürgeci devletin doğrudan baskısıyla değil, sömürgeleştirilen ulusun içinden üretilen aracı bir liderlik ve siyaset aracılığıyla da sürdürülmüştür. Anti-Kürdizm bu aşamada dışarıdan dayatılan bir devlet politikası olmaktan çıkarak Kürd ulusunun içinde yeniden üretilen bir düşünme ve siyaset biçimine dönüştürülmüştür.
Resmî ideoloji, Kürdlere yönelik asimilasyon politikasını hayata geçirmek için tedip, tenkil ve tehcir uygulamalarına başvurmuştur. Tedip; terbiye etme, yola getirme ve boyun eğdirme anlamına gelir. Tenkil; direnişi şiddetle bastırmayı, sindirmeyi ve ağır biçimde cezalandırmayı ifade eder. Tehcir ise bir ulusun yurdundan zorla çıkarılarak başka bölgelere sürülmesidir. Dönemin belgelerinde geçen bu kavramlar, daha sonra araştırmacılar tarafından Kemalist Kürd politikasını tanımlayan bir formüle dönüştürülmüştür. Süreç, önce boyun eğdirme, sonra direnişi ezme, ardından nüfusu dağıtma biçiminde işlemiştir. Nihai amaç, Kürdlerin siyasal ve ulusal varlığını tasfiye ederek geride kalan nüfusu Türklük içinde eritmekti.
Tedip, tenkil ve tehcir, bu bakımdan birbirinden bağımsız güvenlik uygulamaları değildir. Kolonyal egemenliğin kurulması ve kalıcı hâle getirilmesi için birbirini izleyen aşamalardır. Önce sömürgeleştirilen ulusun siyasal iradesi kırılmakta, ardından direniş odakları ortadan kaldırılmakta ve son olarak nüfus kendi tarihsel coğrafyasından koparılarak dağıtılmaktadır. Anti-Kürdizm ise bu uygulamaların siyasal ve ideolojik meşruiyetini üretmektedir.
Mehmet Bayrak, kendi kitaplarında bu politikayı daha geniş biçimde te’dip, tenkil, taqtil, tehcir, temsil, temdin ve tasfiye kavramlarıyla açıklamaktadır. Bu kavramlar, kolonyal politikanın farklı aşamalarını göstermektedir. Te’dip boyun eğdirmeyi, tenkil direnişi bastırmayı, taqtil öldürmeyi, tehcir yurdundan sürmeyi, temsil asimile etmeyi, temdin sömürgeci merkezin değerleri doğrultusunda “medenileştirmeyi”, tasfiye ise Kürdlerin siyasal ve ulusal varlığını ortadan kaldırmayı ifade etmektedir. Dolayısıyla anti-Kürdizm, yalnızca Kürdlere yönelik bir önyargı veya düşmanlık değildir. Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliği kuran, sürdüren ve meşrulaştıran sistematik bir devlet zihniyetidir.
Ancak anti-Kürdizm yalnızca kolonyal iktidarın kurumları ve doğrudan uygulamalarıyla sınırlı değildir. Türk resmî ideolojisi; eğitim sistemi, medya, askerlik, akademi, hukuk, siyaset ve kültür kurumları aracılığıyla Türk ulusunun genel düşünüşü üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Kürdlerin varlığını, dilini ve ulusal haklarını tehdit olarak gören anlayış, uzun yıllar boyunca Türk ulusuna sistemli biçimde aktarılmıştır. Bu nedenle anti-Kürdizm, yalnızca devlet tarafından uygulanan kolonyal bir politika değildir. Türk ulusu içinde de güçlü ve süreklilik taşıyan ideolojik bir damar olarak varlığını sürdürmektedir. Kürdçeye, Kürd kimliğine ve Kürdlerin bağımsız kurumlaşmasına gösterilen tepkiler, bu damarın farklı biçimlerde açığa çıkmasıdır. Dolayısıyla kolonyal iktidar ile Türk ulusu içindeki anti-Kürdist eğilimler birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. Türk resmî ideolojisi tarafından üretilen anti-Kürdizm, zamanla Türk ulusunun önemli bir kesimi tarafından içselleştirilmiş ve yeniden üretilmiştir.
Anti-Kürdizm, geçici güvenlik politikalarının veya dönemsel uygulamaların toplamı değildir. Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliği kuran, sürdüren ve meşrulaştıran yapısal bir ideolojidir. Devlet kurumlarından Türk ulusunun önemli bir kesimine, oradan da Kürd ulusu içindeki aracı siyasal yapılara kadar yayılarak yeniden üretilmektedir. Bu nedenle Kürdlerin özgürleşmesi, yalnızca baskıcı uygulamaların sona ermesini değil; inkâr, asimilasyon ve kolonyal egemenlik düzeninin bütün kurumları ve ideolojik dayanaklarıyla tasfiye edilmesini gerektirmektedir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 11:38:27




























































































































































































