Kürt Sorununda Yeni Bir Başlangıç: Silahlar Sustuktan Sonra Sıra Halkın Sözünde

Kürt meselesini artık yalnızca PKK üzerinden konuşmamanın zamanı geçmiştir. Çünkü ortada yüz yılı aşan bir tarih, milyonlarca insanın yaşadığı travmalar, faili meçhuller, köy boşaltmalar, zorunlu göçler, cezaevleri, yasaklanan dil ve kültür, inkâr politikaları, savaşlar ve bütün bunların sonucunda ağır bedeller ödemiş bir ulus vardır. Kürtlerin yaşadığı acıyı ve Kürtlerin siyasal hak taleplerini PKK’nin ortaya çıkışıyla başlatmak da, bütün Kürtleri PKK ile özdeşleştirmek de tarihsel gerçekliğe haksızlıktır. Kürt milleti PKK’den önce de hak talepleri vardı ve PKK silah bıraktığında da Kürt sorunu ortadan kalkmayacaktır. Tam tersine, asıl soru o zaman başlayacaktır: Kürtler ne istiyor ve Türkiye bu taleplere nasıl cevap verecek? Bugün Türkiye’nin önündeki tarihi mesele budur.
Yüz binlerce insanın acısı ne olacak?
Kürtler bu coğrafyada büyük bedeller ödedi. Diyarbakır Cezaevinden köy boşaltmalarına, faili meçhullerden zorunlu göçlere, 1990’lı yılların karanlık atmosferinden çatışmalı yıllara kadar çok ağır bir tarihi süreç yaşandı. Bunun yanında Rojava, Şengal, Kobani ve Suriye’deki savaşların Kürtler üzerinde yarattığı yıkım da hesaba katılmalıdır. Enfal, Halepçe ve diğer katliamların izleri de Kürt toplumunun kolektif hafızasında yaşamaya devam ediyor. Bu nedenle bugün birileri çıkıp, “Silahlar sustu, mesele bitti” derse, Kürt halkının hafızasını gözardı etmiş olur. Silahların susması çok değerlidir ama barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış; adalet, eşitlik, özgürlük, hukuk ve güvence demektir.
Peki bugün kim kazandı, kim kaybetti?
Bir taraf silah bırakırken diğer taraf Kürt meselesinin siyasi, hukuki ve anayasal boyutunu konuşmaktan kaçınırsa, ortada henüz gerçek bir barıştan söz edilemez. Çünkü silahların bırakılması ile siyasi çözüm aynı şey değildir. PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının ardından Türkiye’de TBMM merkezli yeni bir hukuki süreç oluştu. TBMM belgelerinde de Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin fesih kararı ve ardından başlayan hukuki-siyasi düzenlemeler açık biçimde kayda geçti. Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyor: Devlet, Kürtlerden yalnızca silah bırakmasını mı bekliyor, yoksa Kürtlerin demokratik, kültürel ve siyasal taleplerini de kabul etmeye hazır mı? Sorunun düğüm noktası buradadır.
PKK davasını sattı mı?
Bu soruyu da duygusal sloganlarla değil, tarihsel gerçeklik üzerinden sormak gerekir. PKK’nin kuruluşundan bugüne kadar izlediği strateji değişmiştir. Silahlı mücadele döneminden, demokratik siyaset ve silahsızlanma tartışmasına geçiş önemli bir dönüşümdür. Ancak PKK’nin silah bırakması, Kürt miltetinin bütün siyasi taleplerinden vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmemeli. Öcalan’ın 2025’teki çağrısında da silah yerine demokratik siyaset ve yeni bir toplumsal zemin vurgulanmıştı. 2026’da yapılan açıklamalarda da süreç “şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçiş” olarak tarif edildi. Dolayısıyla meseleye, “PKK davayı sattı” veya “PKK her şeyi kazandı” şeklinde bakmak yerine şu soruyu sormak daha doğrudur: Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş Kürtlerin demokratik haklarını genişletecek mi? Bunun cevabını tarih verecek.
Öcalan teslim mi oldu, yoksa yeni bir çıkış mı arıyor?
Öcalan meselesi de aynı şekilde sloganlarla açıklanamaz. Öcalan bugün İmralı’da ve devletin kontrolü altındadır. Ancak siyasi sürecin önemli aktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. TBMM’nin kendi raporu da İmralı görüşmesini ve Öcalan’ın süreçteki rolünü açık biçimde kayda geçirmiştir. 2026 yılında da DEM Parti heyetleri Öcalan ile görüşmeye devam etti; Temmuz 2026’da AK Parti ve Devlet Bahçeli ile yapılan görüşmelerin ardından yeniden İmralı görüşmesi hedeflendiği açıklandı. Dolayısıyla mesele “teslim oldu” ya da “bir yerlerden tutup kurtarılmayı bekliyor” ikiliğine sıkıştırılmamalıdır. Daha önemli soru şudur: Öcalan’ın siyasi rolü ve gelecekteki statüsü hukuk içinde nasıl tanımlanacaktır? Çünkü süreç yalnızca bir kişinin kaderi üzerinden değil, milyonlarca insanın geleceği üzerinden değerlendirilmelidir.
Süreç şeffaf mı?
Burada ciddi bir sorun vardır. Bir barış süreci yalnızca devletin ve birkaç siyasi aktörün görüşmeleriyle yürütülemez. Kürt milleti neyin müzakere edildiğini, hangi aşamada olunduğunu ve bundan sonra hangi hukuki adımların atılacağını bilmelidir. Türk milleti da bilmelidir. Çünkü gizlilik başka şeydir, kapalı kapılar arkasında karanlık ilişkiler başka bir şey. Devlet, güvenlik gerekçesiyle bazı ayrıntıları açıklamayabilir; bu anlaşılabilir. Ama sürecin hedefleri, hukuki çerçevesi, haklar ve güvenceler konusunda toplumun önünde açık bir yol haritası bulunmalıdır. Aksi halde toplum içinde oluşan kuşkular ve söylentiler gerçeklerin yerini alır. Bugün süreçte bazı hukuki adımlar atılmış olsa da tartışmaların hâlâ sürdüğü görülüyor. Örneğin TBMM’de 2026’da kabul edilen düzenleme, silah bırakmanın doğrulanması halinde belirli hukuki sonuçlar öngörüyor. Fakat Kürt sorununun tamamını yalnızca silah bırakanların hukuki durumuna indirgemek, meselenin esasını ıskalamaktır.
Kürtlerin yeni bir partiye ihtiyacı var mı?
Bence asıl tartışılması gereken sorulardan biri budur. Bugün Kürt siyasetinin önemli bir bölümü hâlâ PKK’nin tarihsel gölgesi altında tartışılıyor. Bu durum Kürt siyasetinin en büyük problemlerinden biridir. Çünkü Kürtlerin tamamı PKK’li değildir; Kürtlerin tamamı DEM Partili değildir; Kürtlerin tamamı aynı siyasi düşüncede değildir. Muhafazakâr Kürt vardır, dindar Kürt vardır, seküler Kürt vardır, liberal Kürt vardır, sosyalist Kürt vardır, milliyetçi Kürt vardır, PKK’ye yakın duran Kürt vardır, PKK’ye karşı olan Kürt vardır, hiçbir örgütle ilişkisi olmayan milyonlarca Kürt vardır. İşte demokratik siyaset tam da bu farklılıkların temsil edilebildiği noktada anlam kazanır. Bu nedenle Türkiye’de PKK dışındaki Kürtlerin de kendi siyasal sözlerini daha güçlü biçimde ortaya koyabileceği yeni bir siyasi alanın oluşması tartışılmalıdır. Bu mutlaka yeni bir parti kurulacağı anlamına gelmez; ama mevcut partiler Kürt toplumunun farklı kesimlerini temsil edemiyorsa, yeni bir siyasi oluşum ihtiyacı doğal olarak gündeme gelir.
Yeni bir Kürt partisinin Türkiye’de karşılığı olur mu?
Olabilir. Fakat bunun başarılı olabilmesi için eski siyaset tarzının tekrarı olmaması gerekir. Yeni bir Kürt partisi kurulacaksa; PKK’nin siyasi uzantısı gibi görünmemeli. Kürtleri yalnızca mağduriyet üzerinden tanımlamamalı, Türkiye’nin demokratikleşmesini Kürt meselesinin çözümünün ayrılmaz parçası olarak görmeli ve en önemlisi; Kürtlerin statü, dil, kültür ve siyasal temsil taleplerini açıkça savunmalıdır. Böyle bir parti yalnızca Kürtlerden değil, Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen Türklerden, Alevilerden, farklı inanç ve kimliklerden de destek bulabilir. Çünkü mesele, eşit yurttaşlık ve demokratik hukuk düzeni meselesi olarak ortaya konulabilir.
Peki muhalif Kürtler neden sürece dahil değil?
Burada da Kürt siyasetinin kendisine dönüp bakması gerekiyor. PKK dışındaki Kürt siyasi aktörleri, aydınlar, kanaat önderleri, bağımsız siyasetçiler ve farklı partiler yalnızca eleştiren değil, alternatif öneren bir konuma geçmelidir. Öcalan’la görüşmek isteyen görüşür, görüşmek istemeyen nedenini açıklar; Erdoğan’la görüşmek isteyen görüşür, Bahçeli’yle görüşmek isteyen görüşür. Ama bunların hiçbiri bir “sadakat testi” haline getirilmemelidir. Bir Kürt siyasetçisinin Öcalan’la görüşmesi onu PKK’li yapmaz; görüşmemesi de onu Kürt meselesinin dışında bırakmaz. Aynı şekilde Erdoğan veya Bahçeli ile görüşmek de teslimiyet anlamına gelmez. Siyaset konuşma sanatıdır. Düşmanınızla bile konuşabilirsiniz; önemli olan masadan neyle kalktığınızdır.
Devlet geçmişiyle yüzleşmeden yeni sayfa açabilir mi?
Hayır. Devletin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekir. Kürtlerin yaşadığı acılar yok sayılamaz. Devletin geçmişte yaptığı hukuksuzluklar, inkâr politikaları, faili meçhuller, zorunlu göçler, kültürel yasaklar, asimilasyon ve her türden insan hakları ihlalleriyle yüzleşmelidir. Bu yüzleşme intikam için değil, geleceği kurmak için yapılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, “Geçmişte yanlışlar yapıldı” diyebilmelidir. Daha da önemlisi: Kürtlerden özür dileyebilmelidir. Çünkü savaşın en büyük mağduru Kürt halkıdır.
Genel af artık tabu olmamalıdır
Kuşatıcı bir toplumsal barış için genel af meselesi de ciddi biçimde tartışılmalıdır. Ancak bu, bütün suçların hiçbir ayrım yapılmadan silinmesi anlamına gelmemelidir. Şiddete bulaşmamış siyasi mahpuslar, düşünce suçluları, örgüt üyeliği suçlamaları nedeniyle yıllarca cezaevinde tutulanlar ve süreç kapsamında hukuki düzenlemeye ihtiyaç duyan kişiler için kapsamlı bir adalet ve toplumsal barış yasası hazırlanmalıdır. Ağır insan hakları ihlalleri bakımından ise hakikat, adalet ve mağdur hakları korunmalıdır. Barış, geçmişi unutmak değil; geçmişin tekrar etmesini engellemektir.
Kürt sorununun çözümü: Statü ve anayasal güvence
Artık Türkiye’nin önüne açık bir hedef konulmalıdır: Kürtlerin kimliği anayasal güvenceye alınmalıdır. Kürtçe üzerindeki bütün fiili ve hukuki engeller kaldırılmalıdır. Kürtçenin eğitim, kültür ve kamusal yaşamda kullanımının önü açılmalıdır. Yerel yönetimlerin demokratik ve hukuki güvenceleri güçlendirilmelidir. Kayyum uygulaması demokratik hukuk ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır. Kürtlerin siyasal temsil hakkı güvence altına alınmalıdır. Yeni anayasa etnik üstünlük anlayışından arındırılmalıdır. Eşit yurttaşlık ilkesi anayasanın temel taşı yapılmalıdır. Ve bütün bunların üzerinde: Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içinde hangi demokratik statüyle yaşayacağı açıkça konuşulmalıdır. Bu statü illa ayrı devlet anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik bir Türkiye içinde anayasal güvenceye sahip güçlü yerel demokrasi, kültürel özerklik, dil hakları ve eşit siyasal temsil gibi modeller tartışılabilir. Dünyada bunun birçok örneği vardır. Türkiye kendi tarihine ve toplumsal yapısına uygun özgün bir model geliştirebilir.
Kürt sorununun çözümü PKK’nin çözümü değildir
Bunu özellikle söylemek gerekiyor. PKK’nin silah bırakması çok önemli bir gelişmedir; ama Kürt sorunu PKK ile başlamadı, dolayısıyla PKK’nin silah bırakmasıyla da bitmez. PKK’nin geleceği ayrı bir meseledir, Kürtlerin geleceği ayrı bir meseledir. Kürtlerin dili, kültürü, kimliği, siyasal temsili ve anayasal statüsü bir örgütün varlığına veya yokluğuna bağlanamaz. Kürtlerin hakları örgütlerden bağımsız olarak vardır. İşte Türkiye’nin artık bu gerçeği kabul etmesi gerekiyor.
Kürt siyaseti de kendisini yenilemelidir
Fakat sorumluluk yalnızca devlette değildir. Kürt siyaseti de kendisine şu soruları sormalıdır: Biz yalnızca tepki veren bir siyaset mi yapacağız, yoksa Türkiye’nin geleceğine dair bir proje mi ortaya koyacağız? Sadece geçmişin acılarını mı anlatacağız, yoksa geleceğin demokratik Türkiye’sini mi tasarlayacağız? Sadece Öcalan’ın açıklamalarını mı takip edeceğiz, yoksa Kürt toplumunun farklı kesimlerinin kendi sözünü söylemesine de alan mı açacağız? Bence Kürt siyasetinin önündeki en önemli görev budur: Kürt toplumunu tek bir siyasi merkeze mahkûm etmeden demokratik çoğulculuğu geliştirmek. PKK dışındaki Kürt siyasi aktörlerin de artık gündem belirleyebilen, çözüm önerileri geliştiren ve Türkiye siyasetine yön verebilen bir güce dönüşmesi gerekiyor. Bu gerçekleşmeden Kürt siyasetinin demokratik çeşitliliğinden söz etmek zor olacaktır.
Son söz: Yeni bir sayfa açılacaksa herkes kendi payına düşeni yapmalıdır
Bugün Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Bu fırsat kaçırılırsa yeni kuşaklara yine aynı sorunu miras bırakırız. Artık “kim kazandı, kim kaybetti?” sorusundan daha önemli bir soru vardır: Çocuklarımız kazanacak mı? Benim cevabım açıktır: Türk çocuğu da Kürt çocuğu da kazanacaksa bu süreç başarıya ulaşmıştır.
Bir Kürt çocuğu kendi ana dilini korkmadan konuşabiliyorsa, Kürtçe eğitim alabiliyorsa, Kürt kimliğini saklamak zorunda kalmıyorsa; Türk çocuğu Kürt komşusunu düşman olarak görmüyorsa; bir annenin evladı artık dağda, cezaevinde veya savaşta kaybolmuyorsa, işte o zaman gerçek barış başlamış demektir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir savaş değil, yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşme Türkün de Kürdün de hakkını güvence altına almalıdır. Devlet geçmişin inkârcı, ırkçı ve tekçi anlayışından kesin biçimde uzaklaşmalıdır. Kürtler de kendi içlerindeki farklılıkları kabul ederek demokratik siyaseti büyütmelidir. PKK sonrası dönem, Kürtlerin sustuğu değil, Kürt toplumunun daha fazla konuştuğu dönem olmalıdır. Çünkü artık mesele silahların kimin elinde olduğu değil; hakların neyin güvencesinde olacağıdır.
Ve Türkiye’nin önündeki gerçek soru şudur: Kürt sorununu bir güvenlik meselesi olarak mı bırakılacak, yoksa onu demokratik bir anayasa, eşit yurttaşlık, kültürel haklar ve güvence altına alınmış bir statüyle gerçekten çözecek misiniz? Ben ikinci yolu savunuyorum. Çünkü Kürt sorununu çözmek Türkiye’yi bölmek değil, Türkiye’yi demokratikleştirmektir. Ve bugün ihtiyaç duyulan şey bir tarafın diğerine teslim olması değil. Türklerin ve Kürtlerin birbirini yenmeye değil, birlikte yeni bir Türkiye kurmaya karar vermesidir. Bu nedenle artık yeni bir başlangıç yapılmalıdır. Silahların sustuğu yerde halkların sözü başlamalıdır. Barışın kalıcı olması için de Kürtlerin hakları demokratik bir anayasa ile güvence altına alınmalıdır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 14:41:26





























































































































































































