Ercan İlgin: Kürt Siyasetinde 1970’ler Kuşağının Temel Açmazları Üzerine - 4

28 Eylül 2026 - 14:37
28 Eylül 2026 - 14:37
 0
Ercan İlgin: Kürt Siyasetinde 1970’ler Kuşağının Temel Açmazları Üzerine - 4

1970’ler kuşağı ve bu kuşağın kurmuş olduğu Kürt partilerinin PKK ile ortaklaştığı hususlardan biri de bu partilerin de tıpkı PKK gibi Türkiyeci bir siyaseti esas almasıdır. Bu görüşüme, söz konusu bu partilerin kendi milletine statü talebinde bulunuyor olmasından ötürü bir itiraz geliştirilebilir. Fakat ortada, bu partilerin, bir yandan kendi milletine bir statü talep ederken diğer yandan izledikleri politikayla bizatihi PKK ile aynı çizgide ortaklaştıkları gibi bir gerçeklik vardır. Çünkü onlar bir yandan böylesi bir ulvi amacı hedefine koyarlarken diğer yandan bunu, Türkiye’nin kolonyal sistemine entegre olarak ve yine bu kolonyalist rejime bir meşruiyet atfederek gerçekleştirmek istemektedirler. Yani bir yandan kendi milleti için statü talep ederken diğer yandan mücadelelerini, kolonyal sistemin içinde yer almaya çalışarak devam ettirmektedirler.

Bu durum en somut biçimiyle, bu partilerin Türk meclisine girmeyi birincil amaç olarak belirlemelerinde yatmaktadır.   Örneğin bu partiler içinde diğerlerine nazaran görece daha örgütlü olan Hak-Par’ın, kendisini münhasıran Türkiye’de seçimlere katılma hakkı elde eden tek Kürt partisi olarak tanıttığı ve bu gerekçeyle kendi partisini PKK’ye muhalif olan Kürtlere tek adres olarak gösterdiği bilinmektedir.

Bu konuda, bu partinin girdiği seçimlerde, sayısı 25-30 milyon gibi rakamlarla ifade edilen Kürtlerin binde 1-2’sinin oyunu alıyor olmasındaki hazin gerçekliği de bir kenara bırakarak bu zihniyeti esastan sorgulamamız gerekiyor. Çünkü esasen sorgulanması gereken şey, bu partinin Türk parlamentosuna milletvekili yollamayı esas hedef olarak belirlemiş olmasıdır. Bu da özünde bu partinin, Türk devletinin kolonyalist kurumlarını meşru kurumlar olarak kabul ediyor olması demektir.

Çünkü bunu önüne hedef olarak koyan bir parti aynı zamanda Türk parlamentosuna da her durumda bir meşruiyet atfetmiş olmaktadır.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Kürtler Ankara ile barışık olmayı mı hedefleyecekler yoksa demokratik ve meşru bir zeminde bir kitle desteğine sahip olup Ankara’yı Kürtlerin millet olmaktan doğan hakları doğrultusunda kendileriyle müzakereye mi zorlayacaklardır. Bugünkü noktada Kürt partilerinin izledikleri bu politika ile birinci yolu tercih ettiğini, yani Ankara ile barışık olmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz.

Oysa yerküre üzerinde ezilen milletlerin özgürlük mücadelelerine baktığımız zaman, bu mücadelenin öncülerinin kolonyalist rejimin parlamentosunu meşru gören her tutumdan kaçındığını görebiliriz. 

Bu konuda önce, 1905 yılında kurulan ve o tarihten günümüze tüm mücadelesini, Kuzey İrlanda’nın, İngiltere’nin egemenliğinden koparak İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesi üzerine inşa eden İrlanda milliyetçisi Sinn Fein partisinin tutumuna bakalım. Sinn Fein İngiltere’deki seçimlere katılmakta fakat seçimi kazanan temsilcileri hiçbir dönem ve hiçbir biçimde İngiltere parlamentosundaki oturumlara katılmamaktadırlar. Bırakın bu oturumlara katılmayı, İngiltere kralı/kraliçesine sadakat içeren yemini de içmemekte ve Londra’ya gitmemektedirler.

Yine bu konuda onurlu bir milli duruş sergileyen bir başka kesim de Bask ulusu içinde Herri Batasuna partisi olmuştur. 1978 yılında Bask milliyetçisi ETA’nın legal partisi olarak kurulan bu parti kuruluşundan bir yıl sonra girdiği İspanya parlamentosu seçimlerinde parlamentoya 3 milletvekili ve senatoya da bir senatör seçtirmeyi başarmış fakat bu partiden seçilenler İspanya meclisi ve senatosunu meşru kabul etmeyerek Madrid’e gitmeyi reddetmişlerdir. Bask milliyetçisi bu partinin bu tutumu İspanya Yüksek Mahkemesi’nce kapatıldığı 2003 yılına değin hiçbir zaman değişmemiştir.

Bu iki ulusun temsilcilerinin ortaya koydukları bu tutum, milli mücadele sürecinde örnek alınması gereken en doğru tutumdur. Çünkü bu partiler, kendi milletlerinin özgürlüğü ve statüsü için mücadele yürütürken pratikte de buna uygun tutarlı bir politika izlemişlerdir.

Bunu vurguladıktan sonra yine 1970’ler kuşağına mensup Kürt siyasetçilerinin bir başka zaafına bakalım. O da bu siyasetçilerin kurdukları partileri bir araç olarak değil amaç olarak görmüş olmasıdır. Hal böyle olunca da bu kuşağa mensup olanların kurdukları her bir parti, ne yazık ki, bir bölünme aracı işlevi görmüştür. Oysa ki, demokratik ve meşru bir zeminde güçlü bir milli muhalefet gücü örgütlemek için illa ki bir partinin olması da şart değildir. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. Biz burada sadece iki örnekle yetinelim. Bu örnekler, Sovyet hegemonyası altındaki dönemde Polonya ve Doğu Almanya’da yürütülen özgürlük mücadeleleridir. Bu iki ülkede de özgürlük mücadeleleri partilerin değil sivil hareketlerin öncülüğünde yürütülmüş ve başarıya ulaşmıştır. Bu iki ülkeden Polonya’da bu mücadeleye Dayanışma Hareketi, Doğu Almanya’dakine ise Yeni Forum Hareketi önderlik etmiş ve ülkelerinin özgürleşmesinde öncü rol oynamışlardır.

Yani yukarıda verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi, ezilen ve tahakküm altında bulunan bir milletin özgürlük mücadelesine önderlik etme iddiasında bulunanların bu mücadeleyi bir partinin çatısı altında örgütlemeleri bir zorunluluk değildir.

Yine bunun yanı sıra, bu partilerin esas önceliğini, Türk devletinin kolonyalist sisteminin en önemli organı olan Türk parlamentosuna girmek üzerine kurduğu bir politika, her durumda, kolonyalist rejimi ibra etmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bu bağlamda da söz konusu bu kuşağın temsilcilerinin bu yarım asırlık süreçte odaklanmaları gereken esas şey, bu uzun süreçte kendi partilerini kurmak ve kurdukları partileri birbiriyle yarıştırmak değil, her durumda Kürtler için hayati önemde olan bir “millet sözleşmesi”ni inşa etmek olmalıydı. Oysa bu kesim, böylesi bir misyonu üstlenmek yerine ucuz ve gündelik bir politikayla kendi partilerini kurmayı esas hedef olarak belirlemekle yetindiler. 

Bu bağlamda ne yazık ki tarih, bu kuşağı ve temsilcilerini, son tahlilde bu konuda kendi milletine önderlik etme becerisiyle değil, tersine bu zaaflarıyla yazacaktır. Tabii ki bu nedenlerden ötürü bugün son derece marjinal durumda kalmış olmalarını da.

Bitti…

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 148 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:38:24