Duhok Yazarlar Birliği Konferansı ve Güney Kürdistan Seyahati - 2026

On iki yıldır Güney Kürdistan’a neredeyse her yıl gerçekleştirdiğimiz seyahatleri İsmail Beşikci ile birlikte yapmıştık. Bu kez ise ilk kez onsuz yola çıktım. Bu nedenle yokluğu her an, her durakta, her karşılaşmada kendini hissettirdi. Gittiğim her yerde, yaptığım her görüşmede İsmail Beşikci’nin sağlığı soruldu. Onun adı, sohbetlerin doğal bir parçasıydı.
Gerçekten de kendimi hem yalnız hem de bir anlamda yetim gibi hissettim. Çünkü bu yolculukların hafızasında, dostluklarında ve entelektüel ikliminde onun izleri vardı. Bu seyahat boyunca İsmail Beşikci’nin yokluğu yalnızca kişisel bir eksiklik değil, aynı zamanda hissedilir bir boşluk olarak varlığını sürdürdü.
Umarım hocamız en kısa zamanda sağlığına kavuşur ve belki eskisi kadar sık olmasa da yeniden bizimle birlikte bu seyahatlere katılır.
Duhok Yazarlar Birliği Başkanı Hasan Silêvanî ile Avesta Yayın Evi’nin açılış sürecinde bir araya gelmiştik. Bu buluşma, yalnızca yeni bir yayınevinin kapılarını aralama heyecanını taşımıyordu; Kürdistan’ın dört bir yanından gelen misafirlerin aynı çatı altında buluştuğu, kültürel ve ulusal birlikteliğin somutlaştığı bir tabloyu andırıyordu. Salonda dolaşan sesler, farklı coğrafyalardan taşınmış hafızaların birbirine değdiği bir ortak zemini işaret ediyordu.
Görüşmemiz sırasında Hasan Silêvanî, Birliğin 56. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle her yıl geleneksel olarak düzenlenen etkinlik kapsamında bir konferans vermemi teklif etti. Bu davet, yalnızca bir konuşma çağrısı değil; düşüncenin ve yazının ortak ulusal bir hafızaya katkı sunma sorumluluğuna yapılmış anlamlı bir çağrıydı.
Konferansın başlığı hem kişisel hem de kolektif hafızayı içeren geniş bir çerçeveye dayanıyordu: “Kürd kültür, sanat ve bilim kurumlaşmasının anılar ve seyahat yazıları üzerinden anlatımı.” Bu başlık, yalnızca bir akademik sunumun değil, aynı zamanda bir yolculuğun, tanıklığın ve belleğin yeniden inşasının imkânlarını içinde barındırıyordu. Teklifi memnuniyetle kabul ettim.
Programın asıl tarihi 11 Şubat olarak belirlenmişti. Ancak Güney Kürdistan’daki temaslarım ve özellikle İBV olarak yürüttüğümüz Kürdoloji Akademisi çalışmalarına dair görüşmelerim nedeniyle seyahatimi daha erken bir tarihe çekmek durumundaydım. Bu nedenle kendilerinden 5 Şubat itibariyle gelişimi planlamalarını rica ettim. Sağ olsunlar, programlarını buna göre yeniden düzenlediler ve uçak bileti organizasyonunu bu tarihe uygun biçimde gerçekleştirdiler.
5 Şubat gecesi uçağım Hewlêr’e indi. Gece, Mezopotamya’nın serinliğini taşıyordu; ışıklar, karanlığın içinden yükselen bir hafıza gibi şehrin ufkuna yayılıyordu. Uçağın kapısından adımımı attığım anda, bu yolculuğun yalnızca coğrafi bir hareket değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir temas olduğunu bir kez daha hissettim.
Ertesi gün, 6 Şubat itibariyle programlarıma başladım. Görüşmeler, buluşmalar, akademik temaslar… Kürdoloji Akademisi bağlamında yürüttüğümüz çalışmalar üzerine istişareler yaptım. Bu süreç, yalnızca kurumsal bir planlamanın değil, aynı zamanda kültürel bir inşa iradesinin somut adımlarını içeriyordu.
6 Şubat sabahı, Dedeman Otel Erbil’in lobisi henüz günün ilk saatlerinin dinginliğini taşıyordu. Şehrin dışarıdaki hareketliliği henüz tam başlamamıştı; ama içeride, karşılaşmaların ve fikir alışverişlerinin yoğunluğu hissediliyordu. O sabah beni ziyarete gelenler, uzun süredir yüz yüze görüşmediğimiz iki isimdi: WîB yönetim kurulu üyesi, aynı zamanda Barzanî Vakfı başkanı Musa Ehmed ve WîB müdürü Mirhaç Mustafa.
Hasret giderdikten sonra sohbetimiz hızla bölgesel ve siyasal gelişmelere yöneldi. Özellikle Rojava Kürdistanı’na yönelik yardımlar, destek faaliyetleri ve son dönemdeki gelişmeler üzerine konuştuk. Musa Ehmed iki gün önce Kamışlo’dan dönmüştü; oradaki temaslarını, yürüttükleri faaliyetleri ve gözlemlerini ayrıntılı biçimde aktardı. Anlattıkları içinde özellikle dikkat çekici olan, Kürdlerin Rojava bağlamında tarihte ilk kez Kürd ulusal bayrağı etrafında farklı grup ve hiziplerin bir araya gelmeye başlamasıydı. Bu durumun, milli bir bilinç ekseninde şekillenen yeni bir birlik imkânı doğurduğunu ifade etti. Bununla birlikte, sürecin son derece hassas olduğunu; olumlu gelişmeler kadar dikkatle yönetilmesi gereken, kırılgan ve negatif boyutların da bulunduğunu özellikle vurguladı. Dönemin ihtiyat ve stratejik öngörü gerektirdiğini belirtti.
Görüşmemizin bir diğer önemli başlığı ise İsmail Beşikci Kürdoloji Akademisi’nin hukuki ve bürokratik süreciydi. Tescil işlemlerinin devam ettiğini, 8 Şubat’ta bir avukat tahsis edeceklerini ve bu avukat aracılığıyla Kürdoloji Akademisi’nin resmî prosedürlerini yürütmemizin mümkün olacağını ifade ettiler. Bu hususta Musa Ehmed, Mirhaç Mustafa’ya gerekli talimatları verdi. Böylece kurumsallaşma sürecinin somut bir zemine oturması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.
Sohbetimizin ilerleyen bölümünde, Musa Ehmed ile özellikle Çağımızın Sokrates’i: İsmail Beşikci kitabı üzerine konuştuk. İsmail Beşikci’nin düşünsel mirasına adanmış bu çalışmanın İngilizce çeviri ve basım sürecinin Kurdistan Chronicle ve Barzanî Vakfı sponsorluğunda yürütülmüş olması dolayısıyla kendilerine teşekkür ettim. Kitabın Türkçe basımı gerçekleştirilmiş, İngilizce baskısı yapılmış ve ayrıca Kürdçenin Kurmancî lehçesindeki çevirisi Salih Kevirbirî tarafından tamamlanmıştı; bu çeviriyi kişisel girişimimle yaptırmıştım ve şimdi onun basım sürecine geçilecekti.
Ancak üzerinde özellikle durduğum husus, eserin Kürdçenin Soranî lehçesine yani Aramî harflerle çevrilmesinin gerekliliğiydi. Bu talebin yalnızca şahsi bir arzu olmadığını; Beşikçi’nin de bunu özellikle istediğini belirttim. Bunun üzerine Musa Ehmed, Mirhaç Mustafa’ya bu konuda talimat verdi. “Mirhaç, bunu yapabilir,” dedi. Mirhaç Mustafa da bu çalışmayı memnuniyetle üstleneceğini ifade etti. Bununla birlikte, editoryal bir çalışmaya ihtiyaç duyulacağını; bu noktada Botan Tahsin’den destek talep edilebileceğini dile getirdim.
Böylece o sabah, lobide yapılan bu görüşmede iki önemli karar alınmış oldu: Çağımızın Sokrates’i İsmail Beşikci kitabı Türkçe, İngilizce, Kurmancî ve Soranî lehçelerinde yayımlanarak daha geniş bir coğrafyaya ulaşacaktı. Bu gelişme beni derinden memnun etti. Zira altmış beş yılını Kürdler ve Kürdistan üzerine düşünmeye, yazmaya ve bedel ödemeye adamış bir bilim insanının fikriyatının bütün Kürdistan’da yaygınlaştırılması, yalnızca akademik bir mesele değil; aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir sorumluluktu.
Beşikci’nin sosyolojisi ve literatürü, Kürd toplumu içinde milli bilincin gelişimine katkı sunabilecek bir düşünsel miras niteliği taşımaktadır. Bu kitabın çok dilli ve çok lehçeli bir basım sürecine girmesi, bu mirasın farklı coğrafyalarda ve farklı okur topluluklarında karşılık bulması açısından büyük önem arz etmektedir.
6 Şubat sabahı, Dedeman Oteli’nin lobisinde başlayan bu görüşme, yalnızca bir nezaket ziyareti değil; kültürel kurumsallaşma, düşünsel süreklilik ve çok dilli yayıncılık perspektifinin somut kararlarla şekillendiği bir eşik niteliğindeydi. Hewlêr’deki ilk günüm, böylece fikir, hafıza ve gelecek tasavvurunun iç içe geçtiği yoğun bir başlangıçla açılmış oldu.
Güney Kürdistan’a gelişimin yalnızca kültürel ve kurumsal temaslarla sınırlı olmadığını özellikle belirtmem gerekir. Bu seyahatin önemli nedenlerinden biri de 5–6 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilen Mezopotamya Tıp Kongresi idi. “Mezopotamya Tıp Kongresi Girişimi” adı altında uzun süredir konferanslar düzenleyen ve Kürdistan’ın dört parçasından hekimleri bir araya getiren bu oluşum, Prof. Dr. Hüseyin Bektaş’ın öncülüğünde çalışmalarını sürdürmektedir. Amaçları, Kürdlerin sağlık ve tıbbi sorunlarını kolektif bir perspektifle ele almak; özellikle Kürdistan bağlamında sağlık alanında nasıl daha etkin ve sürdürülebilir hizmet üretilebileceği üzerine düşünsel ve pratik bir zemin oluşturmaktır.
Aslında bu toplantıya katılmayı çok arzu ediyordum. Ancak uçak biletimin değiştirilmesi nedeniyle kongrenin oturumlarına yetişemedim. Bu durum benim için bir eksiklikti; zira sağlık alanında Kürd hekimlerinin kolektif bir bilinçle bir araya gelmesi, ulusal ölçekte kurumsallaşma çabalarının önemli bir ayağını oluşturmaktadır. Yine de 6 Şubat günü, kongrenin bitiminde bazı dostlarla buluşma imkânı doğdu.
Öncelikle, İsmail Beşikci’nin sağlık sorunlarıyla yakından ilgilenen Prof. Cenap Ekinci ve kongrenin düzenleyicisi dostum Prof. Hüseyin Bektaş ile görüşecektik. Bu görüşmelerden önce Rojin’i ziyaret ettik. Onun mekânında, kongreye katılmış bazı doktorlar da bulunuyordu. Ortam, akademik bir toplantının resmiyetinden ziyade, ortak sorumluluk bilinciyle bir araya gelmiş insanların samimi fakat derinlikli sohbetlerine sahne oluyordu. Özellikle Rojava üzerine değerlendirmeler yapıldı; bölgedeki sağlık koşulları, ihtiyaçlar ve dayanışma imkânları konuşuldu. Sağlık meselesi burada yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal varoluşun en temel unsurlarından biri olarak ele alınıyordu.
Akşam ise Kürdistanlı doktorların düzenlediği yemeğe katıldık. Bu yemekte Prof. Cenap Ekinci, Prof. Hüseyin Bektaş, Prof. İlhan Kızıltan ve aralarında çok sayıda hekimin bulunduğu bir toplulukla bir araya geldik. Masada yalnızca tıp konuşulmadı; hafıza, sorumluluk, ulusal bilinç ve Kürdistan’ın geleceği üzerine fikir alışverişleri yapıldı. Sağlık alanında kurumsallaşmanın, kültürel ve akademik kurumsallaşma ile nasıl iç içe geçtiği bir kez daha belirginleşti.
Böylece 6 Şubat günü, sabah saatlerinde kültürel ve yayıncılık alanında alınan kararların ardından, akşam saatlerinde sağlık alanındaki kolektif arayışlarla tamamlanmış oldu. Gün, farklı disiplinlerin edebiyatın, sosyolojinin ve tıbbın aynı toplumsal sorumluluk zemini üzerinde kesiştiği yoğun görüşmelerle sona erdi. Hewlêr’deki ikinci günüm, bu çok yönlü temasların bıraktığı düşünsel ağırlık ve umut duygusuyla tamamlanmış oldu.
7 Şubat günü, Hewlêr’deki temaslarım daha çok vakfımızın faaliyetleri etrafında şekillendi. Sabah saatlerinde Mirhaç Mustafa ile bir araya gelerek vakfın mevcut çalışmaları, gelecek projeksiyonları ve özellikle Güney Kürdistan’daki kurumsal temaslarımız üzerine kapsamlı değerlendirmeler yaptık. Bu görüşmeler, yalnızca idari bir çerçevede değil; vakfın uzun vadeli vizyonu ve Kürdistan ölçeğinde nasıl daha etkin bir rol üstlenebileceği üzerine düşünsel bir yoğunluk da taşıyordu.
Günün ilerleyen saatlerinde vakfımızın dostlarından iş insanı Rebeen Faris, iş insanı Fırat Uzun ve terzi Faruk Bedirhan ile buluştuk. Toplantının gündemi yine ortak kaygılar ve müşterek hedefler etrafında şekillendi: Rojava Kürdistan’daki gelişmeler, Kürdlerin ulusal birliği meselesi ve bu birliğin yalnızca siyasal değil, kültürel ve ekonomik zeminde nasıl güçlendirilebileceği.
Özellikle Fırat Uzun’un vakfımızla ilgili değerlendirmeleri dikkat çekiciydi. Kurumsal sürdürülebilirlik, finansal bağımsızlık ve toplumsal karşılık üretme konularında sunduğu öneriler ufuk açıcı nitelikteydi. Vakfın yalnızca entelektüel bir yapı değil, aynı zamanda ulusal dayanışmayı örgütleyen, ekonomik akıl ile kültürel ve ulusal bilinç arasında köprü kuran bir merkez hâline gelmesi gerektiğine dair düşünceleri, üzerinde durulmaya değerdi.
Görüşmeler arasında günü Hewlêr sokaklarında kah dolaşarak kah arabayla sürdürdük. Şehre her gelişimde, bir önceki ziyaretimden daha da zenginleştiğini, büyüdüğünü ve geliştiğini gözlemliyorum. İnşaat vinçleri adeta ufkun bir parçası hâline gelmiş; yükselen yapılar, genişleyen bulvarlar ve yeni ticaret merkezleri şehrin ritmini belirliyordu. Görünen o ki Erbil, Orta Doğu’da ikinci bir Dubai olma yönünde hızlı bir gelişim kaydediyordu.
Bununla birlikte dikkatimi çeken belirgin bir eksiklik vardı: modern bir toplu taşıma sisteminin özellikle otobüs ve metro ağının henüz kurumsallaşmamış olması. Bu ölçekte büyüyen bir şehir için ulaşım altyapısının aynı hızla gelişmemesi, gelecekte ciddi bir planlama meselesi olarak karşıda duruyordu. Şehir büyüyor, genişliyor; fakat bu büyümenin sürdürülebilirliği için kamusal ulaşımın da aynı vizyonla ele alınması gerektiği açıktı.
Hewlêr, tarih ile modernliğin iç içe geçtiği özgün bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. Kadim dokuların arasından yükselen cam cepheli yapılar, geçmiş ile gelecek arasındaki sürekliliği somutlaştırıyor. Şehrin belleği, yalnızca müzelerde ya da tarih kitaplarında değil; sokak aralarında, taş duvarlarda ve yeni inşa edilen yapılarla kurduğu gerilimde yaşıyor.
Bu gezinti yalnızca bir şehir turu değildi. Yürüyüşler arasında süren sohbetler, gözlemler ve tartışmalar, mekân ile düşünce arasında organik bir bağ kuruyordu. Şehir, üzerine konuştuğumuz meselelerin ulusal birlik, kurumsallaşma, kültürel gelecek için somut bir arka planı hâline gelmişti. Hewlêr’de dolaşmak, aslında değişen bir coğrafyanın zihinsel haritası içinde yürümek gibiydi.
7 Şubat akşamı en verimli görüşmelerimden biri de arkadaşım Zana Epözdemir ile birlikte gelen Osman Ranyayi ve mucit Kek Abdurrahman’la yaptığımız sohbetti. Bu buluşma benim için gerçekten ufuk açıcı oldu. Sohbet sırasında Kek Abdurrahman, kimya mühendisi olduğumu öğrenince üzerinde çalıştığı önemli buluşlardan ve projelerden söz etti. Anlattıkları beni fazlasıyla heyecanlandırdı ve dikkatimi çekti. Bilimsel üretimle toplumsal sorumluluğu bir araya getirme çabası gerçekten etkileyiciydi.
Osman Ranyayi’nin ise Kürd entelejansiyası içinde ne kadar önemli bir kişilik olduğunu bu görüşmeler vesilesiyle daha yakından fark ettim. Sanata, kültüre ve bilimsel çalışmalara verdiği değeri açıkça görmek mümkündü. Gezi boyunca sürekli iletişim hâlindeydik; beni aradı, görüştük, değerlendirmeler yaptık. Bu süreçte onu Kürdistan Kültür Merkezi’ndeki arkadaşlarla tanıştırdım. Birlikte restore edilen evi ziyaret ettik ve uzun sohbetler gerçekleştirdik.
Sohbetimiz sırasında, İsmail Beşikci’ye armağan olarak hazırlamayı düşündüğüm doksanıncı yıl kitabından söz ettiğimde, onun “doksan makale – doksanıncı yıl” önerisi son derece çarpıcı ve anlamlıydı. Bu önerinin hem sembolik hem de içerik açısından güçlü bir çerçeve sunduğunu düşündüm ve dikkate alacağımı ifade ettim. Gerçekten çok verimli ve zihinsel olarak besleyici bir görüşmeydi.
7 Şubat, böylece hem kurumsal istişarelerin hem de dostane buluşmaların eşliğinde; fikir alışverişlerinin, önerilerin ve ortak gelecek tasavvurlarının şekillendiği bir gün olarak tamamlandı. Hewlêr, o gün yalnızca bir şehir değil; düşüncenin ve birlik arayışının dolaştığı bir zemin hâline gelmişti.
8 Şubat gününü bütünüyle İsmail Beşikci Kürdoloji Akademisi’nin bürokratik işlemlerine ayırmıştık. Artık düşünsel ve kurumsal kararların somut bir hukuki zemine kavuşması gerekiyordu. Sabah saatlerinde Mirhaç Mustafa ve Barzanî Vakfı’nın da avukatlığını yürüten Avukat Çalak Bey ile buluştuk. Çalak Bey aynı zamanda İsmail Beşikci Kürdoloji Akademisi’nin kuruluş sürecini ve hukuki işlemlerini takip eden isimdi; dolayısıyla günün ağırlığı, doğrudan doğruya resmi prosedürlerin tamamlanmasına odaklanmıştı.
İlk olarak, İsmail Beşikci’nin bana verdiği vekâletin tescili için Türkiye Cumhuriyeti Erbil Başkonsolosluğu’na gittik. Bu işlem, sürecin hukuki meşruiyeti açısından zorunlu ve belirleyici bir adımdı. Vekaletin tescil işlemini gerçekleştirdik. Ardından, akademinin bürokratik işlemlerini sürdürebilmesi için benim de avukata resmî vekâlet vermem gerekiyordu. Gün boyu süren prosedürler, imzalar, onaylar ve kayıt işlemleriyle ancak akşamüstüne doğru tamamlanabildi. Böylece sürecin benimle ilgili olan bürokratik aşaması büyük ölçüde sonuçlanmış oldu.
Yalnızca, İsmail Beşikci Kürdoloji Akademisi için tahsis edilen arsanın tapu işlemlerine dair ikame süreci başka bir güne kaldı. O günün odağı esas olarak konsolosluktaki tescil işlemi ve vekâlet sürecinin tamamlanmasıydı. Kurumsallaşma dediğimiz şeyin, yalnızca fikir ve iradeden ibaret olmadığını; aynı zamanda sabır, dikkat ve hukuki disiplin gerektiren bir süreç olduğunu bir kez daha tecrübe ettik.
Nerinaazad’a Ziyaret
Ancak 8 Şubat yalnızca resmi işlemlerle sınırlı değildi. Güney Kürdistan’a her gelişimizde geleneksel hâle gelmiş bir ziyaretimiz vardır: Nerinaazad. Saat dört civarında Mirhaç Mustafa ile birlikte Nerina Azad’a doğru yola çıktık. Bizi Sevda Hanım ve Botan arkadaş karşıladı; ardından Nerinaazad’taki diğer çalışma arkadaşları da katıldı.
Bir süre Orta Doğu’daki gelişmeleri, Kürdistan’ın mevcut durumunu ve yakın, orta ve uzun vadede ortaya çıkabilecek muhtemel senaryoları değerlendirdik. Botan’ın yaptığı analizler özellikle dikkat çekiciydi; meseleleri yalnızca güncel siyasal çerçevede değil, tarihsel süreklilik içinde ele alıyordu. Sohbetimiz çay ve kahve eşliğinde, samimi fakat düşünsel yoğunluğu yüksek bir atmosferde sürdü.
Bu esnada İsmail Beşikci’nin sağlık durumu ve yürüttüğümüz çalışmalar hakkında bilgi verdim. Ardından İsmail hoca ile görüntülü bir görüşme gerçekleştirdik. Ekran aracılığıyla kurulan bu temas, mekânsal mesafeyi ortadan kaldıran anlamlı bir andı. Nerinaazad’daki arkadaşlar, Beşikci’ye iletilmek üzere bir koli hazırladılar; bu jest, yalnızca bir hediye değil, aynı zamanda düşünsel bir dayanışmanın ifadesiydi.
Görüşmemiz verimli ve içten bir ortamda tamamlandı. Böylece 8 Şubat günü, sabah saatlerinde hukuki ve kurumsal adımlarla; akşamüstü ise düşünsel ve medya temasıyla şekillenerek sona erdi. Bürokrasi ile fikir dünyasının, resmî prosedür ile entelektüel dayanışmanın iç içe geçtiği bir gün daha geride kalmış oldu.
Kurdistan Chronicle ve Kurdistan Kültür Merkezine Ziyaret
9 Şubat günü için planımız, iki önemli kurumu ziyaret etmek ve yürüttüğümüz iş birliklerini resmî bir çerçeveye oturtmaktı: Kurdistan Chronicle ve Kurdistan Kültür Merkezi.
Sabah saatlerinde Mirhaç Mustafa aracıyla otele geldi ve birlikte yola çıktık. İlk durağımız Kurdistan Chronicle idi. Bu dergi, İsmail Beşikci Vakfı ile yakın ilişki içinde olan; Kürdistan’ı İngilizce ve Arapça olarak dünyaya tanıtan, uluslararası ölçekte önemli bir yayın organıdır. Aynı zamanda Kürdistan Hükümeti tarafından çıkarılması, derginin kurumsal ağırlığını artırmaktadır. Bizim açımızdan ayrıca özel bir anlamı vardı: İstanbul’da komşu oluşumuz ve Çağımızın Sokrates’i: İsmail Beşikci kitabının İngilizce çeviri ve basım sürecinde rol alan kurumlardan biri olması, aramızdaki bağı daha da güçlendirmekteydi.
Saat 11.00’de kurumun binasına vardığımızda bizi direktör Botan Tahsin karşıladı. Uzun süredir yüz yüze görüşmemiştik; bu nedenle sohbetimiz önce bir hasret giderme havasında başladı. Ardından Kürdistan’daki son ekonomik zorluklardan söz etti; ancak bütün bu sıkıntılara rağmen geleceğe dair umutlu bir perspektif sundu. Özellikle Ürdün’e yaptığı ziyarette, Selahaddin Eyyubi döneminden kalan ailelerle görüştüğünü ve bu ailelerin kimliklerini hâlâ koruduklarını anlatması dikkat çekiciydi. Bu anlatı, tarihsel sürekliliğin ve kültürel hafızanın sınırları aşan bir direncini yansıtıyordu.
Sohbetimiz Rojava ve Kürdistan’ın geleceği üzerine değerlendirmelerle devam etti. Kurdistan Chronicle’ın yayın sürecinde son dönemde bazı aksaklıklar yaşandığını dile getirdi. Bununla birlikte, önümüzdeki süreçte ortak projeler geliştirme ve birlikte adımlar atma konusunda karşılıklı bir irade ortaya koyduk. Görüşme, yalnızca bir nezaket ziyareti değil; potansiyel iş birliklerinin yeniden ele alındığı stratejik bir temas niteliğindeydi.
Saat 14.00’te ise Kurdistan Kültür Merkezi ile randevumuz vardı. Öncesinde otele dönerek kısa bir ara verdik. Ardından merkezden gelen araç beni alarak görüşme yerine götürdü. Bizi Muhammed Fatih ve Ayten Kotikyan karşıladılar. Kendileriyle yaklaşık altı aydır yürüttüğümüz bir çalışma ortaklığı bulunuyordu; iki kurum, özellikle dijitalizasyon alanında birlikte projeler yürütmekteydi.
Daha önce yaptığımız görüşmeler sonucunda hazırlanan protokolün süresinin uzatılması konusunda mutabık kaldık. Bu iş birliğinin devamı, hem arşiv çalışmaları hem de tarihsel, toplumsal ve kültürel hafızanın dijital ortama aktarılması açısından önemliydi. Protokolü karşılıklı olarak imzaladık; böylece mevcut ortaklığın kurumsal zemini yeniden teyit edilmiş oldu.
Görüşmenin ardından, merkezin direktörü Barav Barzanî ile 12 Şubat’ta ayrıca bir görüşme yapmak üzere randevulaştık ve oradan ayrıldık.
9 Şubat günü, sabah saatlerinde yayıncılık ve uluslararası temsil; öğleden sonra ise kültürel iş birliği ve dijital hafıza çalışmaları ekseninde şekillendi. Böylece Hewlêr’deki temaslarım, medya, kültür ve kurumsallaşma başlıkları altında adım adım ilerlemeye devam etti.
10 Şubat günü, İsmail Beşikci Kürdoloji Akademisi’nin tapu tescil sürecini tamamlamaya yönelik adımların devamı için ayrılmıştı. Önceki günlerde iki önemli aşama gerçekleştirilmişti: İsmail Beşikci’nin bana verdiği vekâletin tescili ve benim avukata resmî vekâlet vermem. Ancak sürecin tamamlanabilmesi için bir eksik daha vardı: oturum meselesinin çözülmesi.
Sabah ilk iş olarak Avukat Çalık Bey ile birlikte bu işlemi halletmek üzere yola çıktık. Bürokratik süreç, beklediğimizden daha kısa sürdü ve gerekli düzenlemeleri tamamladık. Böylece tapu tescil sürecinin benimle ilgili hukuki ayağı büyük ölçüde netleşmiş oldu. Kurumsal bir yapının inşasında, bu tür teknik ayrıntıların ne denli belirleyici olduğu bir kez daha ortaya çıkıyordu.
Taziye Ziyareti
Ancak günün ikinci ve daha duygusal yönü vardı. Kürd siyasetçi ve aynı zamanda Kürdistan WîB yönetim kurulu üyesi Elî Ewnî’nin annesi vefat etmişti. Taziye için Zaho’ya gitmemiz gerekiyordu. Planımıza göre, işlemler tamamlandıktan sonra Musa Ehmed ve İsa Ehmed ile bir araya gelecek, iki araçla yola çıkacaktık.
Kısa süre sonra iki araç hâlinde yola koyulduk. Bir araçta ben, Musa Ehmet, Avukat Çalak Bey ve Musa Ehmet’in şoförü; diğer araçta ise İsa Ehmet vardı. Yol boyunca Güney Kürdistan’ın dağ silsileleri ve uzanan yolları eşliğinde ilerledik. Öğleden sonra Zaho’ya vardığımızda, taziyenin yapıldığı camiye geçtik. Orada İsa Ehmed ve ailesiyle karşılaştık. Başsağlığı dileklerimizi ilettik; taziye ortamının ağırbaşlı ve hüzünlü atmosferi içinde kısa bir süre kaldık.
Dönüşte beni Duhok’a bırakmak üzere yeniden yola çıktık. Yol üzerinde, Barzanî Vakfı’nın iki büyük deposunu da ziyaret ettik. Bu ziyaret, vakfın insani yardım ve lojistik kapasitesinin somut bir göstergesiydi; depolarda düzenli biçimde istiflenmiş malzemeler, kurumsal organizasyonun disiplinini yansıtıyordu.
Akşam saatlerine doğru beni Duhok Yazarlar Birliği binasına bıraktılar. 12’sinde sabah yeniden bir araçla almak üzere vedalaştık ve ayrıldılar.
11 Şubat akşamı, Duhok Yazarlar Birliği Başkanı Hesen Sîvevani beni Birliğin binasında karşıladı. Gün boyu süren temasların ve ziyaretlerin ardından, akşamın dinginliği üzerimize çökmüştü. Yazarlar Birliği’nin lokalinde, hem bir dostluk sofrası hem de bir hafıza buluşması kuruldu.
Masada Hesen Sîvevani’nin yanı sıra, MKM’nin kuruluş döneminde birlikte çalıştığımız ve Rewşen Dergisi’nin temel direklerinden İbrahim Genç de vardı. Yılların ardından aynı masada buluşmak, yalnızca bir akşam yemeği değil; ortak geçmişin yeniden hatırlanması anlamına geliyordu.
Sohbetimiz 1993 yılında Güney Kürdistan’a yaptığımız ziyaretlere uzandı. O günlerin koşulları, heyecanları, zorlukları ve umutları birer birer yeniden dile geldi. Hafıza, zamanın üzerinden sessizce sıyrılıp masaya oturdu sanki. O yıllarda atılan adımların, kurulan ilişkilerin ve taşınan ideallerin bugün hâlâ nasıl bir süreklilik oluşturduğunu konuşurken, geçmiş ile bugün arasında görünmez bir köprü kuruldu.
Sohbetimiz sakin ve içtendi; sesler alçaktı ama anlam yoğundu. Bu buluşma, yalnızca eski anıların tazelenmesi değil; aynı zamanda süreklilik duygusunun pekişmesi anlamına geliyordu.
Yemeğin ardından İbrahim Genç beni geceyi geçireceğim Jiyan Otel’e bıraktı ve ayrıldı. Duhok’un geceye bürünen sokakları arasından otele doğru ilerlerken, günün bütün temasları zihnimde yankılanıyordu; geçmişin anıları ile bugünün sorumlulukları aynı çizgide buluşmuştu.
Duhok Kültür Gezisi
Ertesi gün, yani 11 Şubat günü tekrar Hasan Silêvanî, Yazarlar birliği başkan yardımcısı Muhammed Abdullah ve İbrahim Genç bir araya geldik. Konferans saat 16.00’da planlanmıştı; ancak o saate kadar çeşitli kurum ziyaretleri gerçekleştirecektik. Programımızda Metin Dergisi, Xanî Merkezi, müze ziyareti ve Mela Mustafa Barzanî adına yapılmış park bulunuyordu.
O gün Duhok’ta baharın ilk işaretlerini taşıyan, güneşli ve berrak bir hava vardı. Gökyüzü açık, ışık yumuşaktı. Araçla önce Xanî Merkezi’nin bulunduğu binaya gittik. Aynı binada radyo kurumu ve Metin Dergisi de yer alıyordu. Xanî Merkezi’nin başkanı Îhsan Amedî ile görüştük; ardından merkezin kendi televizyonu benimle bir röportaj gerçekleştirdi. Bu temaslar, kültürel ve entelektüel dolaşımın canlılığını gösteriyordu.
Oradan yürüyerek Mela Mustafa Barzanî adına yapılmış park alanına geçtik. Parkın ortasında yükselen büyük heykelin önünde durduk. Heykelin önünde fotoğraflar çektirdik. O an, yalnızca bir anı karesi değil; tarihsel bir sürekliliğin sembolü gibiydi.
Son durağımız Duhok Ulusal Müzesi oldu. Müzenin salonlarında Mitannilerden, Hurrilere, Asurlulardan Mezopotamya’nın kadim kavimlerine uzanan geniş bir tarihsel yelpaze sergileniyordu. Lahitler, çömlekler, taş ve metal avadanlıklar, gündelik hayatın izlerini taşıyan eşyalar… Tüm bu arkeolojik eserler, Mezopotamya’nın binlerce yıllık uygarlık birikimini gözler önüne seriyordu.
Bu eserler, yalnızca eski çağlara ait nesneler değildi; Kürdlerin tarihsel köklerini de yansıtıyordu. On iki bin yıl önce Mezopotamya’da filizlenen uygarlığın izlerini orada, vitrinlerin ardında değil, adeta canlı bir hafıza gibi hissettik. O an, geçmiş ile bugün arasındaki mesafe ortadan kalkmış gibiydi.
Benim için bu ziyaret ayrı bir anlam taşıyordu. Çünkü bir dönem arkeoloji müzesinde, tarihi eserlerin konservasyon ve restorasyon bölümünde konservatör Kimya Mühendisi olarak çalışmıştım. Bu nedenle müzedeki her parça, yalnızca estetik bir obje değil; emekle korunmuş, zamana direnmiş bir tanıktı. O eserlerle karşılaşmak, beni on iki bin yıl öncesine götürdü.
Bu müze, ruhum ile atalarımın ruhu arasında kurulan bir köprü gibiydi. En heyecan verici anlardan biri buydu. Orada yalnızca bir ziyaretçi değildim; tarihsel sürekliliğin bir halkası olarak, kendi geçmişimle yüz yüze gelmiş biriydim.
11 Şubat günü, konferans öncesinde, Duhok’un güneşli sokaklarından müzenin serin salonlarına uzanan bu ziyaretlerle, hafızanın ve kimliğin mekânla birleştiği yoğun bir deneyime dönüştü.
11 Şubat günü Duhok’taki temel amacım, Kürd kültür, sanat ve bilim kurumlaşması üzerine kapsamlı bir sunum gerçekleştirmekti. Özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda fiilen içinde yer aldığım, kurucu olarak katkı sunduğum ve çalışmalarını yürüttüğüm kurumlaşma süreçlerini; anılar ve seyahatler bağlamında ele alarak tarihsel bir çerçeve içinde değerlendirmek istiyordum. Güney Kürdistan’a gelişimin esas nedeni buydu.
Duhok Yazarlar Birliğinde Konferans
Konferans saat 16.00’da, Doğu Yazarlar Birliği’nin konferans salonunda gerçekleştirilecekti. Konferansın moderatörlüğünü Enver Muhamed Tahîr yaptı. Moderatörlük görevini üstlenecek isim kısa bir takdim konuşması yapacaktı. Saat 15.30 civarında, İbrahim Genç’le birlikte müzeden ayrıldık. Yol üzerinde Duhok’un baraj çevresindeki turistik alanlarından geçerek, baharın güneşli ve berrak atmosferi içinde konferans salonuna ulaştık. Kısa bir hazırlık sürecinin ardından saat tam 16.00’da program başladı.
Konferansa katılanlar arasında Muhammed Abdullah, Bayar Bavî, Şemal Ekrey’in de olduğu ağırlıklı olarak Kürd aydınları, yazarlar, şairler, akademisyenler ve konuya ilgi duyan entelektüellerdi. Bu vesileyle çok sayıda Kürd edebiyatçı ve akademisyenle tanışma imkânı bulduk. Konferans öncesi ve sonrasında sohbetlerimiz sürdü; bu temaslar, düşünsel paylaşımın en canlı anlarını oluşturdu.
Sunumumda, 1990’lı ve 2000’li yıllarda içinde yer aldığım Kürd ulusal kurumların tarihçesini ayrıntılı biçimde ele aldım. Bu süreçleri iki cilt hâlinde yayımlanan Vakfedilmiş Hayat kitabımda geniş şekilde anlatmıştım; ancak burada, o dönemin ruhunu ve kurumsal çabaların arka planını sözlü olarak yeniden kurmaya çalıştım. Beni kurumlaşma faaliyetlerine motive eden tarihsel ve yaşamsal etkenleri; sahada yaşadığım deneyimlerin ve yaptığım okumaların bende oluşturduğu tarih bilinci ile ulus bilincinin nasıl bir kurumlaşma bilincine dönüştüğünü anlattım. Yaşanmışlık ile teorik birikimin birleştiği noktada ortaya çıkan bu bilinç, kurumsal adımların zeminini oluşturmuştu.
Konuşmanın sonunda çok sayıda soru yöneltildi. Sorulara kısa ve öz yanıtlar verdim. Sunum metnini ayrıca bütünlüklü bir biçimde yayımlamayı planlıyorum. Genel olarak verimli ve yoğun bir çalışmanın gerçekleştiğini düşünüyorum.
Bu vesileyle, Kuzey Kürdistan’da ve özellikle İstanbul başta olmak üzere Türk metropollerinde yürütülen kültür, sanat ve bilim kurumlaşması çalışmalarını Güney Kürdistan’a taşımış olduk. Daha önce Duhok Yazarlar Birliği’nden bir grup şair ve yazar, İsmail Beşikci Vakfı’nın İstanbul’daki merkezinde, Teras Salonu’nda sunumlarını gerçekleştirmiş ve oldukça coşkulu bir etkinlik yaşanmıştı. Bu karşılıklı ziyaretler ve paylaşımlar, Kürdistan’ın parçaları arasındaki kültürel, sanatsal ve bilimsel iş birliğini güçlendirmektedir.
Bu tür etkileşimlerin, ulus birliğinin düşünsel ve kültürel zeminini hazırladığına inanıyorum. Kültürel iş birliği, ilerleyen süreçte ulusal ittifaklara; Kürd ulusal bayrağı etrafında daha bilinçli bir kümelenmeye ve ortak hareket etme iradesine katkı sunacaktır. Konferansın sonunda birçok yazar ve akademisyen birebir görüşmelerinde sunumun kendileri için önemli ve ufuk açıcı olduğunu ifade ettiler. Bu geri bildirimler benim için ayrıca kıymetlidir.
11 Şubat günü Duhok’ta gerçekleşen bu konferans, yalnızca bir akademik etkinlik değil; Kürd kültürel kurumlaşmasının tarihsel hafızasını paylaşma ve parçalar arası düşünsel köprü kurma çabasının somut bir adımı olarak hafızamda yerini aldı.
Duhok Yazarlar Birliği’nin 56. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen konferansın başarıyla tamamlanmasının ardından, 12 Şubat sabahı Barzanî Vakfı tarafından tahsis edilen araçla Duhok’tan Hewlêr’e döndüm. Yol boyunca, geride bıraktığım yoğun günlerin düşünsel ağırlığı zihnimdeydi; konferansın yankıları hâlâ sürüyordu.
KCAC Başkanı Barav Barzanî İle Görüşme
Saat 14.00’te, Kürdistan Kültür Merkezi Başkanı ile görüşmek üzere, şoför tarafından otelimden alındım. Buluşma yeri, Masif Selahaddin’deki ofisti. İçeri girdiğimde beni karşılayan genç bir isimdi: Barav Barzanî. Açıkçası zihnimde daha farklı bir profil canlandırmıştım. Güney Kürdistan’da genç kuşaklar arasında zaman zaman gözlemlediğim görselliğe ve popüler temsile dönük eğilimler, bilinçaltımda böyle bir beklenti oluşturmuştu. Fakat karşılaştığım kişi son derece mütevazı, sade, alçakgönüllü ve saygılı bir gençti. Bu ilk izlenim beni gerçekten etkiledi.
Kendini tanıttı; Londra’da eğitim gördüğünü söyledi. Ardından ben, İsmail Beşikci Vakfı ile Kürdistan Kültür Merkezi arasında yürütülen arşiv ve dijitalizasyon çalışmaları hakkında bilgi verdim. Merkezin mevcut faaliyetlerini, özellikle arşiv bilinci ve kültürel hafızanın korunmasına yönelik çabalarını anlattım. O ise bu tür çalışmaların son derece profesyonel bir disiplinle yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
Konuşmalarımız ilerledikçe şunu fark ettim: Bu yaklaşım, yalnızca teknik bir organizasyon anlayışı değil; devletleşme bilincinin kültürel temellerine dair derin bir kavrayışı da içeriyordu. Arşiv, hafıza ve tarihi eserlerin korunması, aslında bir ulusun kendini geleceğe taşıma iradesinin somut göstergesidir. Otuzlu yaşlarında bir gencin bu perspektife sahip olması beni hem şaşırttı hem de umutlandırdı.
Özellikle basına görünür olmayı tercih etmediğini, sosyal medya paylaşımlarından uzak durduğunu; enerjisini arşiv çalışmalarına, el yazmalarının korunmasına, tarihi eserlerin restorasyon ve konservasyonuna yönelttiğini ifade etmesi dikkat çekiciydi. Bu tavır, popüler görünürlüğün ötesinde kalıcı kültürel inşa çabasına işaret ediyordu.
Nitekim bir önceki gün, kurumun müdürü Muhammed Fatih ve Ayten Kotikyan ile birlikte restore edilmiş iki ayrı binayı ziyaret etmiştik. Bu yapılardan biri özellikle el yazmaları için merkez olarak tasarlanmıştı. Bu da Barav Barzanî’nin vizyonunu somutlaştırıyordu: hafızayı koruyan, kayıt altına alan ve sistematik biçimde geleceğe aktaran bir kültürel altyapı kurmak.
Arşiv bilincinin, tarihi eserlerin ortaya çıkarılmasının ve bunların disiplinli biçimde kayıt altına alınmasının bu denli önemsenmesi; üstelik genç bir kuşak tarafından bu kadar ciddiyetle ele alınması, bende güçlü bir umut duygusu yarattı. Böyle gençlerin varlığı, geleceğe dair beklentilerimi güçlendirdi.
12 Şubat’taki bu görüşme, yalnızca bir kurum ziyareti değil; kültürel devlet bilincinin sessiz ve derin bir biçimde inşa edildiğine tanıklık ettiğim anlamlı bir buluşma olarak hafızamda yer etti.
17.02.2026
İbrahim Gürbüz
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 13:14:48



























































































































































































