Kürdler Öldürüldüğünde Herkes Susar
“Kardeşlik”, “ümmet”, “birlikte yaşam” söylemi Kürtlere özgürlük getirmedi. Aksine bu dil, Kürdlere mezar kazdı. Yıllardır aynı masal anlatılıyor: “İşgale alış, devlete entegre ol, sorun kalmaz.” Sonuç ortadadır: Kuzey Kürdistan’da sömürge düzeni, Rojava’da Türk organizasyonlu cihatçı kuşatma, Halep’te katliam, Kobanê’de ölüm sınırında tutulan bir halk. Peki Kürdleri bu noktaya getiren yalnızca dış düşmanlar mıdır? Hayır. Bu masalı anlatanlar sadece Ankara’da, Tahran’da, Şam’da değildir. Kürd siyasetinin içindeki teslimiyetçiler de bu masalı yıllarca halka pazarladı.

Kürdler Neden Hep Öldürülür, Herkes Neden Susar? Kürdlerin öldürülmesi, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu coğrafyasında olağanlaştırılmış bir gerçektir. O kadar olağan ki artık çoğu zaman haber değeri bile taşımaz. Bir Kürd öldürüldüğünde herkes susar: bölge susar, uluslararası kamuoyu susar ve acı olan şudur ki Kürdlerin önemli bir kısmı da susar. Kürdün kanı neden bu kadar ucuzdur? Çünkü Kürdler yalnızca dış düşmanlar tarafından değil, kendi içlerindeki teslimiyetçi siyaset tarafından da kuşatılmıştır.
Türk devleti, kendi varlığını tarihsel olarak Kürdlerin yokluğu üzerinden okur. Suriye’de Kürdlere karşı cihatçı yapıların “kazandığı” her aşamada Türkler seviniyorr; cihatçı kazanımları kendi kazanımı olarak kabul ediyor. Kürdlere karşı olan herşeyi açıktan ya da örtük biçimde destekler. Kürde düşmanlığı, Türkiye’de artık politik bir tercihten çıkmış, ırkçı bir nefrete dönüşmüştür. Bu tablonun sorumluluğu yalnızca Ankara’ya ait değildir. Kürdlerin meşru ulusal haklarını Türk devletinin “çıkarlarıyla uyumlu” hâle getirmeye çalışan ve bunu siyaset diye sunan çizgi, bu yıkımın doğrudan ortağıdır.
“Kardeşlik”, “ümmet”, “birlikte yaşam” söylemi Kürtlere özgürlük getirmedi. Aksine bu dil, Kürdlere mezar kazdı. Yıllardır aynı masal anlatılıyor: “İşgale alış, devlete entegre ol, sorun kalmaz.” Sonuç ortadadır: Kuzey Kürdistan’da sömürge düzeni, Rojava’da Türk organizasyonlu cihatçı kuşatma, Halep’te katliam, Kobanê’de ölüm sınırında tutulan bir halk. Peki Kürdleri bu noktaya getiren yalnızca dış düşmanlar mıdır? Hayır. Bu masalı anlatanlar sadece Ankara’da, Tahran’da, Şam’da değildir. Kürd siyasetinin içindeki teslimiyetçiler de bu masalı yıllarca halka pazarladı.
Halkına özgürlük yerine, cihatçılarla iç içe geçmiş Türk devletinin gölgesini öneren bir figür lider değildir; olsa olsa sömürgeci ile sömürge arasında aracılık yapan bir filtredir. Halkın iradesini, teslim alınmış bir liderin ağzına bağlayan anlayış siyaset değil, itaattir. Bu çizgiye angaje olan yöneticiler Kürd halkına ağır zarar vermiştir. Ancak bu kez tablo değişmiştir. Rojava’nın Türk devleti tarafından organize edilen cihatçı kuşatmasına karşı Kürdler, Kürdistan’ın dört parçasında ve diasporada ayağa kalktı. Bu bir parti eylemi değildi, bir lider çağrısı değildi. Bu, bastırılmış bir ulusal refleksin dışavurumuydu. Kürdler ilk kez aynı anda, aynı öfkeyle ve aynı bilinçle sokaktaydı. Bu durum sömürgeciler, işbirlikçiler ve teslimiyetçiler için tehlikelidir.
Mesele artık netleşmiştir: Ya Kürtlere iç teslimiyet yoluyla dayatılan “Türkiyeleşme” ve Türkçülük çizgisi terk edilecek ya da bedeli ne olursa olsun ulusal özgürlükte ısrar edilecektir. Kürdün ölümü kadar, Kürdün susması da artık kabul görmeyecektir. Türk devleti, Kürtsüz bir Kürdistan planlamaktadır. Halep’te yaşananlar sıradan bir askerî operasyon değil; katliam eşliğinde yürütülen bir demografik değişim provasıdır. Bugün Halep, yarın Rojava; fırsat bulunursa Kuzey Kürdistan’dır.
Rojava Kürdistanı’nda Kürd kanı; Suudi Arabistan’ın parası, Türk devletinin Kürd nefreti ve ABD’nin çıkarcı siyasetiyle pazarlık masasına sürüldü. Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden Colani gibi cihatçı bir figür “makul aktör”e dönüştürüldü. Halep saldırıları, uluslararası görüşmelerle fiilen meşrulaştırıldı. Bedeli Halep’te başı kesilen Kürdler, binalardan atılan kadın savaşçılar ve kuşatma altındaki Kobanê halkı ödedi. Dün “kahraman” ilan edilen Kürdler, iş bitince “yük” olarak görüldü.
ABD ve Batı’nın HTŞ ve Colani ile kurduğu ilişki kadar, Kürd siyasi yöneticilerinin tercihleri de sorgulanmalıdır. Türkiye’nin sözde “güvenlik kaygıları”, Suudi Arabistan’ın milyarlık pazarlıkları ve eski bir cihatçının aklanması karşılığında Kürdler masaya sürülmüştür. Bu bir tercihti. Halep’te yaşananların bir çatışmadan öte katliam olacağı öngörülebilirdi; gerekli hazırlık yapılmadı, Kürd mahalleleri bombalandı.
Teslim alınan Kürdler katledildi. Kadın savaşçılar binalardan atıldı, siviller vahşice öldürüldü. Kürdün acısını Kürdlerden ve dostlarından başka kimse paylaşmadı. Çokça dilendirilen “halklar” yoktu. Türk devleti ve cihatçı yapılar eliyle yürütülen bu politikanın hedefi açıktır: Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi. Afrin’den Serekaniyê’ye, Menbiç’ten Halep’e uzanan bu hat, bir güvenlik stratejisi değil; devletsiz bir halkı boğma planıdır.
Bugün Kürdlerin öfkesi “provokasyon” diye yaftalanıyor. Kürdleri öldüren siyaset değil de Kürdlerin tepkisi sorun ediliyor. Oysa bu dili savunmak, işgalden daha masum değildir. Evet, Kürdler eceliyle ölmüyor; Kürdler öldürülüyor. Ve bu suç yalnızca tetiği çekenlerin değil, susarak denge kuranların, çıkar hesaplayanların da suçudur. Tarih bunu böyle yazacaktır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 14:51:39

























































































































































































