Ali Polat: Öcalan Devletle Uzlaşırken 2005 Öncesi Ayrılanlarla mı Hesaplaşıyor?

''... 2005’in hemen öncesi, PKK tarihindeki en kapsamlı iç kopuşlardan birinin yaşandığı dönemdir. Üstelik bu, birkaç kişinin örgütten ayrılmasından ibaret bir gelişme değildi. Başkanlık Konseyi üyeleri de dâhil olmak üzere yaklaşık 15–20 kişilik merkezî kadronun içinde bulunduğu, örgütün yönetim yapısına kadar uzanan ciddi bir ayrışmaydı.''

8 Ağustos 2026 - 17:48
8 Ağustos 2026 - 18:30
 0
Ali Polat: Öcalan Devletle Uzlaşırken 2005 Öncesi Ayrılanlarla mı Hesaplaşıyor?

Meclise sunulan mevcut düzenleme ve onun etrafında yürütülen tartışmalara bakıldığında, bugüne kadar meselenin esasından çok tali ve teknik başlıkların konuşulduğu görülüyor. Oysa asıl sorulması gereken soru çok daha temel: Bir hareketin silahlı mücadeleden çıkışı, tasfiyesi ve siyasal hayata dönüşü konusunda; adına af, barış, toplumsal bütünleşme ya da başka bir şey denilsin, böylesine büyük bir iddiayla hukuki düzenleme yapılıyorsa, bunun kapsamı neden daha başlangıçta daraltılıyor?

Sorunun düğümlendiği yer 2005 tarihidir.

2005 öncesinin kapsam dışında tutulması yalnızca teknik veya hukuki bir tarih sınırı olarak ele alınamaz. Bu tarihin ceza hukuku açısından teknik açıklamaları elbette yapılabilir. Fakat asıl bakılması gereken, bu sınırın PKK’nin yakın tarihi açısından kimi ve neyi dışarıda bıraktığıdır.

Çünkü 2005’in hemen öncesi, PKK tarihindeki en kapsamlı iç kopuşlardan birinin yaşandığı dönemdir. Üstelik bu, birkaç kişinin örgütten ayrılmasından ibaret bir gelişme değildi. Başkanlık Konseyi üyeleri de dâhil olmak üzere yaklaşık 15–20 kişilik merkezî kadronun içinde bulunduğu, örgütün yönetim yapısına kadar uzanan ciddi bir ayrışmaydı.

Bu kopuşun öne çıkan isimleri arasında Nizamettin Taş, Kani Yılmaz, Tahsin İnanç, Hıdır Sarıkaya, Hıdır Yalçın, Halil Ataç, Dursun Ali Küçük ve Sevda Çelik (Neval) gibi merkezî kadrolar bulunuyordu. Sivil alanda faaliyet gösteren Hikmet Fidan da daha sonra bu siyasal eğilimin önemli isimlerinden biri oldu.

Osman Öcalan’ın konumu ise diğerlerinden farklıydı: Kopuş hareketine başlangıçta değil, neredeyse son aşamasında katıldı. Yaklaşık altı ay sonra da hareketin yaptığı resmî açıklamayla Osman Öcalan’la herhangi bir organik bağlarının bulunmadığı ilan edildi ve yollar ayrıldı.

Dolayısıyla burada söz konusu olan birkaç muhalif ismin kişisel tercihi veya sıradan bir örgüt içi iktidar kavgası değildi. Tartışmanın merkezinde PKK’nin bundan sonra hangi yoldan yürüyeceği vardı. Bu kadrolar silahlı mücadeleden uzaklaşmayı, hareketin sivilleşmesini ve mücadelenin siyasal zemine taşınmasını savunarak Abdullah Öcalan ve örgütün hâkim çizgisiyle karşı karşıya geldiler ve örgütün dışına çıktılar.

Ödedikleri bedel ise yalnızca örgütten ayrılmak olmadı. Kopuşun ardından bu çevreye yönelik fiziki saldırılar yaşandı. Kemalê Sor, Sipan Rojhilat, Kani Yılmaz ve sivil alanda faaliyet gösteren Hikmet Fidan öldürüldü. Hikmet Fidan’ın 2005 yılında Diyarbakır’da öldürülmesi bu dönemin en çarpıcı olaylarından biriydi. Bu cinayetlerin PKK bağlantısına ilişkin dönemin soruşturmaları, haberleri ve örgüt çevresinden yapılan değerlendirmeler de bu tarihsel tablonun ayrıca incelenmesi gereken bir parçasıdır.

Fakat bugünkü tartışma açısından asıl önemli olan başka bir çelişkidir:

Bugün müzakere, hukuki düzenlemeler ve yukarıdan yürütülen bir süreçle ulaşılmak istenen silah bırakma, sivilleşme ve siyasal alana geçiş noktasına, bu insanlar yirmi yılı aşkın süre önce hiç kimsenin dayatması olmadan, kendi iradeleriyle ulaşmaya çalışmışlardı.

Tam da bunu savundukları için örgütün hâkim çizgisiyle karşı karşıya geldiler, örgütten ayrıldılar ve içlerinden bazıları bunun çok ağır sonuçlarıyla yüzleşti.

Bugün ise aynı doğrultuda olduğu söylenen bir süreç yürütülürken, 2005 öncesinin kapsam dışında tutulmasıyla o gün bu dönüşümü kendi iradeleriyle gerçekleştirmeye çalışan insanlar bir kez daha dışarıda bırakılıyor.

İşte bu nedenle “Neden 2005?” sorusu basit bir tarih veya teknik hukuk tartışması değildir.

Asıl soru şudur:

2005 sınırı gerçekte kimleri dışarıda bırakıyor?

2003–2004 dönemindeki büyük kopuşta silahlı mücadeleden uzaklaşmayı ve sivilleşmeyi savunarak örgütten ayrılan merkez kadroların bugün kapsam dışında kalması gerçekten tesadüf müdür? Yoksa hukuki bir tarih görüntüsü altında geçmişte yaşanmış büyük bir siyasi hesaplaşmanın bugüne uzanan sonucu mudur?

Benim kanaatim bunun tesadüfi olmadığı yönündedir.

Dahası, bu sınırlandırmanın Abdullah Öcalan’ın talebi veya onun yaklaşımı doğrultusunda şekillendiği ihtimalinin ciddi biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü Öcalan bugün yürütülen sürecin tali bir aktörü değildir. Kendisini sürecin merkezî muhatabı ve müzakere aktörü olarak konumlandıran, ayrıntılar üzerinde çalışan ve sürecin yönünü belirlemeye talip olan bir Öcalan gerçeğinden söz ediyoruz. Kendi siyasal rolünü adeta “tek kişilik bir santrç” gibi kuran bir aktörün, böylesine kritik sonuçlar doğuran bir kapsam ve tarih sınırından habersiz veya bütünüyle etkisiz olduğunu varsaymak ne kadar gerçekçidir?

Bu nedenle 2005 sınırının yalnızca teknik gerekçelerine değil, siyasi sonuçlarına ve bu sonucu kimin istediğine de bakılmalıdır.

Çünkü ortaya çıkan tablo son derece çarpıcıdır: Öcalan’ın iradesinden bağımsız biçimde silahlı mücadeleden çıkmayı ve sivilleşmeyi savunanlar kapsam dışında kalırken, bugün benzer bir dönüşümü Öcalan’ın iradesi altında gerçekleştirenler sürecin ve düzenlemenin muhatabı haline geliyor.

Eğer amaç gerçekten silahların susması, silahlı yapının tasfiyesi ve siyasetin önünün açılmasıysa, bundan yirmi yılı aşkın süre önce tam da bunu kendi iradeleriyle savunmuş insanların neden dışarıda bırakıldığı açıklanmak zorundadır.

Çünkü burada artık yalnızca bir tarih sınırından söz etmiyoruz.

Bir tarafta devletle yeni bir uzlaşma süreci yürüten Öcalan, diğer tarafta yirmi yıl önce onun çizgisine karşı çıkarak silahlı mücadeleden kopmayı ve sivilleşmeyi savunan eski yol arkadaşları var.

Bu nedenle meselenin belki de en yalın sorusu, yazının başlığındaki sorudur:

Öcalan devletle uzlaşırken Nizamettin Taş’la mı hesaplaşıyor?

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bu haber toplam 1248 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 18:30:59