Ali Polat: Pantolonun Bağı İmralı’dan Çözüldü

28 Ağustos 2026 - 16:04
28 Ağustos 2026 - 16:04
 0
Ali Polat: Pantolonun Bağı İmralı’dan Çözüldü

Yaklaşık 30 yıl önce İzmir Şehir Tiyatrosu’nda Godot’yu Beklerken’i izledim. Estragon, kendini asmak için pantolonunu tutan bağı çıkarınca pantolonu ayaklarına düştü. Salon kahkahaya boğuldu; ben de güldüm. Sonra insan neye güldüğünü fark edince kahkaha boğazında düğümleniyor. Kara mizahın merhametsizliği budur: Önce düşen pantolonu gösterir, sonra boyna geçirilecek ipi.

Geçenlerde izlediğim bir çocuk videosu da önce güldürdü beni. Çocuk, annesinin öğrettiği zafer işaretini yapıyordu. Karşısındaki adam, bozkurt işareti yapması için yüz lira teklif etti. Çocuk kabul etmedi. Adam ısrar edince yanına yaklaşıp şöyle dedi: “Sen kamerayı bana ver, zafer işareti yap; ben sana yüz lira vereyim.”

Çocuğun cebinde yüz lirası olmayabilir. Fakat satın alınamayacak bir şeyi vardı: Kendisine ait bir irade.

Kürtlerin tarihi biraz da bunun tarihidir. Yüzyıllardır bölünen, inkâr edilen, sürülen, katledilen; defalarca yenilen ama yenilgiyi rızaya dönüştürmeyen bir halkın tarihi… Kürtler çok savaş kaybettiler, çok mezar kazdılar, çok ağıt söylediler. Fakat hiçbir dönemde kendilerini yenenlerin haklı olduğunu kabul etmediler. Çünkü yenilmekle teslim olmak, kaybetmekle onurundan vazgeçmek aynı şey değildir.

Seyit Rıza, darağacına götürülürken “Ayıptır, zulümdür, cinayettir” dedi. Celladı itti, ilmeği kendi boynuna geçirdi ve sandalyeyi kendisi devirdi. Devlet onun yaşamını alabilmişti; fakat son hareketini yapma iradesini elinden alamamıştı.

Dildar, “Ey Reqîb”i zindanda yazdı. Gardiyan kapının anahtarına, devlet hapishaneye sahipti; fakat tarihe kimin sesinin kalacağına karar veremediler. Gardiyanın adı unutuldu, tutsağın sesi bir halkın marşına dönüştü. Zindan Dildar’ı susturamadı; Dildar zindanı kendi yankısına mahkûm etti.

Paul Bremer, Peşmergenin dağıtılmasını istediğinde Mesud Barzani ona şu gerçeği hatırlattı: Peşmerge bir kararla kurulmamıştı ve bir kararla dağıtılamazdı. Ardından restini çekti: “Ben Kürdistan’a dönüyorum; dağıtabiliyorsanız gelin dağıtın.” Masadan kalkan Barzani oldu, geri adım atan Bremer.

Çünkü bazı kurumları kâğıt kurar, bazılarını tarih. Kâğıdın kurduğunu bir imza dağıtabilir; kanla, acıyla ve direnişle kurulanı hiçbir imza ortadan kaldıramaz.

Rojava’nın hikâyesi de bu tarihsel damardan doğdu. Kobanî’de dünyanın yenilmez sandığı IŞİD durduruldu. Kadınların köle pazarlarında satıldığı bir karanlığın karşısına YPG ve YPJ savaşçıları çıktı. Mazlum Abdi, o direnişin ve IŞİD’in yenilgiye uğratıldığı sürecin simge komutanlarından biri oldu. Rojava’nın askerî ve siyasi varlığı bir makamın kararıyla değil, binlerce insanın kanı ve milyonlarca insanın umuduyla kuruldu.

Fakat yıllar sonra aynı Mazlum Abdi, Colani’nin sarayında SDG’nin bağımsız askerî varlığının sona erdiğini kendi ağzıyla ilan etti.

Barzani, “Bir kararla kurulmadı, bir kararla dağıtılamaz” diyerek masadan kalkmıştı. Mazlum Abdi ise bir kararla kurulmamış gücün dağıtılma kararını Şam’ın sarayında okudu. Tarihin en acı karşılaştırması işte burada duruyor.

Burada artık yalnızca siyasi bir tahminden söz etmiyoruz. Rastî’nin yayımladığı görüşme notlarında Öcalan, “Mazlum’u ben aradım, beni dinledi” diyor; Rojava’nın devletleşmesini kendisinin engellediğini ve Mazlum Abdi’yi Suriye’ye entegrasyon yönünde kendisinin teşvik ettiğini anlatıyor. Daha önce yayımlanan başka bir görüşme kaydında da “Mektup yazdım, Şahin [Mazlum Abdi] ciddiye almış” sözleri yer alıyor.

Mazlum Abdi’nin “Öcalan’la doğrudan görüşmedim” açıklaması bu teması ortadan kaldırmıyor. Söylediği, İmralı’da yüz yüze bir görüşmenin gerçekleşmediğidir. Oysa kendisi Öcalan’la yazılı temas kurulduğunu daha önce doğruladı. Mektup vardı, mesaj vardı ve Öcalan’ın kendi anlatımına göre Mazlum onu dinlemişti.

Dolayısıyla Şam’daki sahne yalnızca askerî yenilginin veya uluslararası baskının sonucu değildi. Şam saldırdı, Ankara tehdit etti, Washington terk etti. Bunların hepsi Mazlum Abdi’yi yenebilir, sıkıştırabilir, hatta elindeki toprakları alabilirdi. Fakat Kobanî’den çıkmış bir komutana kendi ordusunun sonunu kendi ağzıyla ilan ettiren irade, Öcalan’ın hareket üzerindeki tartışılmaz otoritesiydi.

Düşman Mazlum Abdi’yi yenebilirdi. Onu kuşatabilir, esir alabilir, sürgüne gönderebilir, hatta öldürebilirdi. Fakat ona Kobanî’de kurulan iradeyi kendi elleriyle Şam’a teslim ettiremezdi. Bunu düşman yapmadı; itaat edilen önderlik yaptı.

Düşman bir komutanı yenebilir. Fakat ona kendi tarihini inkâr eden cümleyi, kendi kararıymış gibi söyletebilmek için düşmandan daha fazlası gerekir. Bunun için sözü tartışılmaz, iradesi kutsallaştırılmış, içerideki bir otorite gerekir.

Yaklaşık 30 yıl önce Estragon’un pantolonu düşünce güldüm. Şimdi gülmüyorum. Çünkü bu defa sahnede yalnızca bir komutanın değil, Kobanî’de canıyla ayağa kalkmış bir halkın onuru sınanıyor.

Seyit Rıza ilmeği celladına bırakmamıştı. Dildar sesini gardiyana teslim etmemişti. Barzani Peşmergeyi Bremer’in kalemine vermemişti. O çocuk bile yüz liraya işaretini değiştirmemişti.

Mazlum Abdi ise Öcalan’ı dinledi ve Kobanî’nin ordusunun sonunu Şam’ın sarayında kendisi ilan etti.

Fakat Mazlum, pantolonunun bağını kendisi çözmedi.

Onu tutan bağ İmralı’dan çözüldü.

Bu haber toplam 1 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 16:04:15