Yeni Sürecin Ortaya Çıkardığı Somut Gerçekler ve Düşen Maskeler

24 Ağustos 2026 - 14:47
24 Ağustos 2026 - 14:47
 0
Yeni Sürecin Ortaya Çıkardığı Somut Gerçekler ve Düşen Maskeler

Türk devleti ve Abdullah Öcalan arasında yıllara dayanan temas, istişare ve anlaşma, bir noktaya kavuşmuş durumda. okuyucular, bu yeni sürecin ne olduğu, muhataplar açısından neyi hedeflediği konusunda daha önceki makalelerimden öğrenebilirler. Bu yazıda, konunun detaylarına girmeden Türk devletinin ve hükümet paydaşlarının (AKP, MHP) bu süreç için "Terörsüz Türkiye" Öcalan ve Apocu kanadın Kürt kamuoyuna yansıttığı "Demokratik toplum sözleşmesi" olarak adını verdikleri yasa tasarısı mecliste oylanarak ezici bir çoğunlukla kabul edildi. Bu yasanın kabulü yönünde oy verenler arasında, yasanın yürürlüğe girmesiyle nasıl bir tablonun ortaya çıkacağı konusunda çok ciddi çelişkiler ve ayrılıklar var. Apocu kanat (DEM ve eski PKK’liler) MHP ve AKP yetkililerin ve devletin üst düzey bürokrasisinin kapalı kapılar arkasında kendilerine; "40 yıllık çatışmalı ortamda, batıya gelen genç insanların cenazesi, süreç içinde Türk toplum algısında duygusal bir travmaya ve kırılmaya yol açtığı, toplumun bu hassasiyetlerini de göz önünde bulundurmamız gerektiğini, Türk-Kürt barışına karşı olan, bu savaşta siyasi ve ekonomik rant devşiren etkili bazı kesimler bu yaraları kaşıyıp gündelik siyasi hesap peşindeler. Türk toplumuna; 'Bunların amaçları barışı sağlamak değil, teröristlere af çıkarmaktır' onun için sükunetle ve sabırla bu sorunu çözmemiz lazım' diyorlar" Doğruluk payı hayli yüksek. O zaman şu soruyu da sormamız lazım: Yüz yıldır, Türk insanına bu sözleri ve nefreti pompalayan kim? Türk toplumunun Kürtlere ve gayrimüslimlere nefret duygularının oluşturulmasına neden olan, bu kesimlere onları düşman haline getirip ırkçılığın ve faşizmin en banal davranışına sokanlar, devletin kendisi ve siyasi rant peşinde koşan adı geçen partiler değil midir? Bu süreci başlatırken Kürt toplumuna yönelik "Pişmanız, özür dileriz" dediler mi? Hayır. Kuşku burada.

Ne diyelim, senaryo da olsa ifade edilen sözler gerçekleri yansıtıyor. Bu türden durumları gündelik hayat içinde de görüyor ve her gün yaşıyoruz. Ama bu sürecin mağdur edilmiş taraflarının hak ve hukuklarını güvenceye alacak bir sonucun elde edilmesi ve barışın başarıya ulaşması için denenmiş ve olumlu sonuçlar vermiş tarihte ve dünyadaki örneklere göre hareket etmek gerekirdi. Ulusal ve toplumsal sorunların çözümünde, barışı istemeyen güçler tarafından manipülasyona uğratılması ve enfekte edilmemesi için, uluslararası etkili devletlerin gözetimi ve garantörlüğünde olması gerekirdi. Bunun olmaması başlı başına bir sorun ve muktedir tarafın samimiyeti konusunda da ciddi şüpheler uyandırıyor. Ama görülüyor ki; kulaklarına fısıldanan "Bize güvenin, Bu sorunun çözülmesini istemeyen güçler var, onların bu engelleyici oyunlarını boşa çıkaralım. Ondan sonra bu işi çözeriz" denmiş onlar da güvenmişler. Kendi sorunları. Biz Kürtleri ilgilendiren, yüzyıllık inkar ve imha lardan vaz geçildiğini, Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı haklarının iadesi önündeki tüm engellerin kaldırılması için atılacak somut adımlardır. Kürtler barışmaya her zaman hazır. Yeni bir sayfa açarak.

Hükümet ve devletin Öcalan'ı muhatap alarak bu süreci başlatması ve Öcalan'ın şoke edici açıklamaları karşısında şaşırıp sersemleyen iki farklı taraf var. Öcalan'ın bu çıkışı, şimdiye kadar kullandıkları, tabir caizse havanda su döven siyasi argümanlarını boşa çıkarıp, onları ortada bıraktı. En büyük kaybedenler bu iki grup. Biri Kürt cephesinde. Kürtlerin gasp edilmiş ulusal hakları konusunda klasik, hayatın gerçekliği ile uyuşmayan, Leninist-Stalinist Sol tandanslı argümanları, soğuk savaşın ideolojik kavramlarıyla hareket eden, "ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi hakkı" Bu ifade ABD başkanı Wilson'un 1918-1921 yılları arasında Amerika'nın dış politikası olmuş erdemli bir ilke idi. Oysa bu ilke, sonraki yıllarda, gerek bölgenin ve gerekse dünyanın güç-denge konjonktürü üzerinde yürüyen bu ilke haline getirildi. Kuzey Kürdistan'daki bu parti ve gruplar arasında temel bir ideolojik ve felsefi farklılık olmamasına rağmen onlarca parti ve oluşum etrafında kümelenmiş olmaktan memnun olmaları düşündürücü. Kendilerine de "Kürdistani" diyorlar. Bu yaklaşımlarını, Kürtleri ulusal birlik etrafında birleştirme anlayışlarını -doğru bir ifade ile anlayışsızlık ve siyasi öngörü eksikliklerini- defalarca eleştirip durduk. "PKK'nin ideolojisini ve Öcalan'ı sosyolojik ve felsefi temelde eleştirin, hakaret ve küfür etmeyin" diye. PKK’nin asıl amacının bağımsız birleşik bir Kürdistan hiç olmadığını, süreç içinde bizzat Öcalan ve örgüt liderleri tarafından alenen açıklandı ve teyit edildi. Buna rağmen adı geçen kesimlerin hala aynı telden çalmaları çok acı bir durum. Örneğin bir kişi çıkıp diyor ki; "Evet ben hırsızım." Birileri de çıkıp, "O adama inanmayın o bir hırsız." komik değil mi? Oysa gece gündüz çalışıp, her kesimden Kürtlerin ayağına giderek, şiddetsiz, silahsız, yıkmadan, yakmadan ama ulusal haklarından da hiç taviz vermeden örgütlenmeleri gerekirdi. Bu kesim şu an şok olmuş, siyasi paralizi geçirmiş durumdalar. Habire Öcalan'ın ağzına bakıp duruyorlar. İkinci kaybeden grup, yüzlerine sahte maske takmış, demokrasiden, özgürlüklerden dem vuran eğitimli gerçek niyetlerinin şoven faşist olan Türkler. Maskeleri düştü, makyajları dökülmeye başladı. Kürtlerin temel ulusal haklarına kavuşacakları söylentilere bile tahammül edemeyip kendilerini hemen deşifre eden bu kesim, yıllarca Kürtlerin sırtından rant devşirdiler.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 692 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:47:20