ABD, İran’da rejim değişikliğine hazır mı?
ABD, 2003 öncesinde Irak muhalefetini yıllar süren sistemli ve kurumsal bir çalışmayla hazırlamışken, bugün ne ABD’nin ne de İsrail’in İran muhalefetiyle benzer ölçekte birleşik bir yapı kurabildiğini ayrıca “İslam rejimi sonrası”na dair somut bir siyasal mimari planı bulunduğunu söyleyemeyiz.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun bir ABD askerî operasyonuyla derdest edilerek ABD’ye götürülmesinin ardından, Trump yönetiminin İran’da süregelen protestolar bağlamında Tahran rejimine yönelik söylemini belirgin şekilde sertleştirdiği görülüyor. Washington’ın bu tehditkâr tutumunun, rejimi yalnızca davranış değişikliğine zorlamayı amaçlayan bir baskı unsuru mu, yoksa doğrudan bir rejim değişikliğini hedefleyen fiilî bir stratejinin öncüsü mü olduğu hususu ise belirsizliğini koruyor.
12 günlük İsrail–İran savaşında, ABD'nin İran'ın üç nükleer tesisini bombalamasının ardından Trump, hedeflerinin "rejimi devirmek değil, nükleer kapasiteyi kırmak ve İran'ı müzakereye zorlamak" olduğunu söyledi. Aynı dönemde Başkan Yardımcısı JD Vance, "İran'la savaşta olmadıklarını ve rejimi devirmeyi amaçlamadıklarını" vurgulayarak, Washington'un resmî çizgisini rejim değişikliğinden ayırmaya çalıştı.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, bu hafta Amerikan medya platformu Newsmax’e verdiği röportajda İran’daki değişimin “içeriden geleceğini” belirtti. İsraillilerin, İran halkının yaşadıklarını anladığını ve onlara sempati duyduğunu vurguladı; ancak İran’ın geleceğine dışarıdan müdahale edilerek karar verilmesinin doğru olmadığını ifade etti.
Uzun süredir Batılı politika yapıcılar, İran’da halkın siyasal ve toplumsal taleplerinin başarıya ulaşmasını arzulamakla birlikte, açık rejim değişikliği desteğinin toplumsal hareketlerin meşruiyetini zayıflatabileceğini ve iç dinamikleri olumsuz etkileyebileceğini düşündüler. ABD ve İsrail başta olmak üzere Batı, çeyrek yüzyılı aşkın süredir devam eden protestolara temkinli yaklaştılar ve çoğunlukla manevi destek sağlamakla yetindiler. Bu nedenle Batı’nın söz konusu yaklaşımı hiçbir zaman İran’da Irak’ta yapıldığı gibi bir rejim değişikliği eylemine dönüşmedi.
Trump, ikinci kez başkan seçildiğinde “ulus inşası” ve “rejim değişikliği” politikalarını defalarca kez “kanıtlanmış mutlak bir başarısızlık” olarak niteledi. Bu tür dış müdahalelerden bilinçli biçimde uzak duracağına dair net sözler verdi. Ancak Maduro’ya yönelik son hamleleri, Trump’ın bu söylemleriyle ciddi bir çelişki içinde olduğunu gösteriyor.
Her ne kadar girişim Venezuela’da bir rejim değişikliği olarak sunulsa da fiiliyatta böyle bir sonuç ortaya çıkmış değil. Aksine amaç, Maduro yönetimini devirmekten çok, ABD’nin dayattığı koşulları kabul etmeye zorlayan pragmatik bir baskı stratejisi gibi görünüyor. Bu bağlamda, rejimin yeni yüzü olarak öne çıkan Başkan Delcy Rodríguez’in ABD şartlarını reddetmesi hâlinde Trump’ın nasıl bir yol izleyeceği belirsizliğini koruyor.
Benzer bir yaklaşımın İran için de gündeme gelmesi olasıdır. Burada da hedef, doğrudan rejim değişikliği değil; İran’ı müzakere masasına çekerek nükleer faaliyetlerini denetim altına almak olabilir. Ancak mevcut koşullarda bunun mümkün olup olmadığı şüpheli görünüyor ve ABD’nin İran’da rejim değişikliğini öncelik hâline getirip getirmeyeceği de kısa vadede netleşecektir.
Öte yandan, ABD ve İsrail medyasının İran’da olası bir rejim değişikliği senaryosunda monarşist Rıza Pehlevi’yi alternatif bir lider olarak göstermeleri de ciddi bir yanılgıya işaret ediyor. Zira Rıza Pehlevi’nin İran toplumunda anlamlı ve yaygın bir karşılığı bulunmuyor. Bu nedenle gerek Trump yönetiminin gerekse İsrail’in İran’da rejim değişikliğine dayalı olası planlarını hangi açıdan ele alırsak alalım, stratejik ve sosyopolitik gerçeklikler karşısında Suriye’de olduğu gibi tutarlı bir zemine oturmadığı açıkça görülüyor.
İran, modern tarihinde iki kez doğrudan dış müdahaleye maruz kaldı. İlki, Ağustos 1941’de Britanya ve Sovyetler Birliği’nin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Rıza Şah’tan Alman vatandaşlarını sınır dışı etmesini ve İran toprakları ile demiryollarını müttefiklerin kullanımına açmasını talep etmesiyle başladı. Rıza Şah’ın bu talepleri reddetmesi üzerine İran işgal edildi ve 16 Eylül 1941’de Rıza Şah, Londra ve Moskova’nın baskısıyla tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya devretmek zorunda kaldı.
1941–1946 arasındaki işgal, Tahran’ın merkezi otoritesini zayıflatarak 1946’da Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırladı. Benzer biçimde, 2003’te Irak’ın işgali Kürdistan Bölgesi’nin kurumsallaşmasını sağlarken, 2011 Suriye iç savaşı ve 2014’te IŞİD tehdidi Rojava’da Kürtlerin askerî, siyasî ve idarî kazanımlar elde etmesine imkân tanıdı. Bu örnekler, Kürtlerin tarihsel kazanımlarının devlet otoritesinin çözüldüğü ve bölgesel nizam ve statükonun sarsıldığı kırılma anlarında ortaya çıktığını gösteriyor.
İran’a yönelik ikinci büyük dış müdahale, 1953’te ABD (CIA) ve Birleşik Krallık tarafından, ekonomik çıkarlar ve Soğuk Savaş kaygıları gerekçe gösterilerek Başbakan Muhammed Musaddık’ın iktidardan uzaklaştırılmasıyla gerçekleşti. Bu müdahale, 1979 İslam Devrimi’nde ABD karşıtlığının kurumsallaşmasına ve İran toplumunda Batı’ya yönelik kalıcı bir güvensizlik oluşmasına yol açtı. Ancak devrim sonrası İslam Cumhuriyeti’nin despotik ve otoriter uygulamaları, zamanla bu söylemin etkisini zayıflattı; özellikle genç ve muhalif kesimler Batı’ya daha pragmatik ve olumlu bir perspektifle yaklaşmaya başladılar.
ABD, Mart 1991’de Irak halkını Saddam Hüseyin’e karşı ayaklanmaya çağırdı; Güney’de Şiiler, Kürdistan’da ise yüzbinlerce kişi bu çağrıya güvenerek isyan etti. Ancak ABD ve koalisyon güçlerinin Bağdat’a ilerlememesi, Baas rejiminin on binlerce Arap ve Kürt protestocuyu katletmesiyle sonuçlandı. Halepçe ve Enfal ile birlikte değerlendirildiğinde bu süreç, rejimin toplu katliam pratiğinin devamı oldu ve söylemde teşvik edip fiiliyatta müdahale etmeyen ABD’ye karşı Araplar ve Kürtler arasında derin bir güven krizine yol açtı. Benzer bir senaryonun İran’da da yaşanma ihtimali göz ardı edilemez.
ABD ve İsrail’in İran’da rejim değişikliğini hedeflediği varsayılsa bile, bunun kısa vadeli ve doğrudan müdahalelerle gerçekleşmesi zor görünüyor. Zira ABD, 2003 Irak işgali öncesinde muhalefeti uzun yıllar boyunca sistematik biçimde örgütlemiş ve rejim sonrası düzeni de kapsayan kurumsal bir iş birliği ağı kurmuştu. Buna karşılık bugün, ne ABD’nin ne de İsrail’in İran muhalefetiyle başta Kürtler, Beluciler ve seküler Fars muhalif gruplarla benzer düzeyde birleşik ve kurumsallaşmış bir ilişki mekanizmasına sahip olmadığı anlaşılıyor.
Özellikle Doğu Kürdistanlı siyasal gruplar, Güney ve Rojava Kürdistanı örneklerinde olduğu gibi ABD ve İsrail’in desteğini kazanma yönünde çeşitli girişimlerde bulundular. Ancak bu çabalar, kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir ilişkiye dönüşmedi. Bu nedenle, mevcut koşullar altında açık, bütüncül ve kapsamlı bir “İslam rejimi sonrası” siyasal mimari planın varlığından söz etmek mümkün görünmüyor. Aksine ABD ve uluslararası toplum, İran’daki siyasal dönüşümün maliyetini ve riskini şimdilik büyük ölçüde halk yığınlarının omuzlarına yüklemiş durumda.
X: @cetin_ceko
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 21:01:03






























































































































































































