Ahlaki ve Vicdani Değerler mi? Devlet Çıkarları mı? Bu Konu Hakkında Birkaç Söz

İnsanlık tarihi gücün, paranın, iktidar ve zorun, geniş insan kitlelerine ve toplumlara hükmetme, kaderleri üzerinde söz sahibi olma ve karar verme süreçleri ile dolu geçmiş bir tarih var. Antik çağda Roma da vatandaşlık tanımı, kentli asiller, ülkeyi yöneten siyasetçiler (senatörler) ve rütbeli askerleri kapsıyordu. Sıradan insanlar ve kölelerin insani hak ve hukuklarının esamesi okunmazdı. Roma antik Cumhuriyeti, senato üyeleri, asiller ve askerler için kendi aralarında gizli darbe ve komploları ortadan kaldırmak için bazı hukuksal sözleşmeler yaptılar. Adı geçen döneme göre bu adımlar ileri bir adımdı. Senato bazı hukuksal metinleri yazılı hale getirerek bu kurallara uyulmasını anayasal bir yapıya dönüştürdüler. Döneminin bu "ileri" ve "demokratik" dönüşümü, kendi içinde tutarlıdır. Dönemin muktedirlerinin birbirlerinin haklarını kural dışı oyun ve tezgahlarla ortadan kaldırmayı ve zor kullanmayı yasaklayarak kayıt altına almıştı.
13. yy da (1215) İngiltere Kralı John ile isyancı feodal baronlar arasında imzalanan ve kralın yetkilerini sınırlandıran yazılı ve bağlayıcı bir hukuksal metin üzerinde anlaştılar. Bu belgeye Magna Carta "Büyük özgürlükler sözleşmesi" adı verildi. Bu adlandırma günümüz koşullarında herkesi kapsayan bir kavram değildi. Çünkü bu sözleşme de yer alan kavramlar, o dönemde insanların insan olmaktan kaynaklı hak ve hukuklarını gözeten bir sözleşme değildir. Serfler (topraksız köylüler) ve köleler, bu sözleşme maddelerinden yararlanıyorlardı. Bu sözleşmenin çıkış nedeni ve ihtiyacı, o tarihlerde gittikçe palazlanan toprak ağalığını (feodalizm) temsil eden Baronlar ile mutlak iktidar sahibi olan Kral arasında imzalanan bir güç ve iktidar paylaşımının imzaya dökülmüş haliydi. Feodal baronlar, bu sözleşme ile serfler ve köleler üzerinde mutlak hükümranlıklarını resmi ve yasal bir statüye bağlamış oldular. Feodal Baronlar, köylerini ve çiftliklerini başka baronlara sattıklarında, ırgatlık yapacak serfleri de sattıkları toprak ile birlikte satıyorlardı. Buna rağmen tarihte Magna Carta sözleşmesi, günümüzün hukuk sisteminin öncül belgesi sayılır.
Meseleyi fazla uzatmadan günümüzde yaşananlara ve asıl konuya gelelim. Bölgede (Ortadoğu) ve dünyadaki ilişkiler ağı ve bu ağın işleyiş biçimi, Antik Roma ve Magna Carta şartlarından günümüze kadar niteliği pek değişmemiş, nicelik değişiklikler var. Birinci dünya savaşı sonrası, dünya hakimiyet arenasına çıkan ABD dönemin başkanı Wilson (Wilson kriterleri olarak tarihe geçen) köleliğin tamamen tasfiyesi, bunun yanında sömürge ya da zulüm altın kalmış Millet veya ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirleme hakkından söz ederek bunun devredilmez ve vazgeçilmez bir olduğunu kabul ettirdi. Yeni kurulan ve dünya güç sahnesine çıkan Sovyetler Birliği (Lenin ve Stalin) tarafından da bu hak kabul edildi. Dönemin Milletler cemiyetindeki üyelerin çoğunluğu tarafından da kabul edildi. Bu söylem ve kabul üzerinde 2. büyük bir savaş (2. dünya savaşı) ve soğuk savaş geçmesine rağmen, bu sömürü ve zulmün devletleşememiş zayıf ve yoksul halklar bu sömürü ve zulümlerden soykırıma varan kıyımlardan kurtulamadılar. ulusları sömürmeye, karşı çıkışları toplu kırımlardan geçirmekten vazgeçmediler.
Toplumlar ve bireyler üzerinde yürütülen sömürü, baskı ve zulüm yöntemi ve taktiği yeni bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Ortadoğu'da Kürtler (dünyada artık hiç emsali olmayan bir kölelik statüsünde tutulmaya hala devam ediliyorlar) diğer dinsel ve etnik azınlıklar (Dürziler, Ermeni-Süryaniler, Ezidiler -Ezidiler Kürt oldukları için de ayrıca ikili bir zulüm ve katliamlardan geçiriliyorlar-) Dünyanın şu an görünürdeki en güçlü ve tek hakimi Amerika'nın yeni devlet konseptinde, özellikle soğuk savaş sonrası, siyasette demokrasi ve özgürlük, ekonomide ise liberal yaklaşımı hakim iken, Trump'ın ikinci kez yönetime gelmesiyle düşünce sistematiğindeki bireysel davranış ve tasarrufu, eski yaklaşımı terk etmeyi beraberinde getiriyor. Bu güçlü devlet, daha önce siyasi ve felsefi yaklaşım konsepti, anayasalarında var olan ve kendi icat ve yaklaşımları olan demokrasi ve özgürlüklerin dünyada hakim kılınması hedefleri varken, günümüzde dünya hakimiyetine ortak olmaya çalışan devletleri izole etmek adına (Çin, Rusya, İran) Ortadoğu'nun aşırı merkeziyetçi, otoriter ve diktatöryel duruşlarıyla nam yapmış Türkiye, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Körfezdeki mutlak Arap monarşi rejimlerine arka çıkarak onlara açıkça bu savaşta "benim yanımda durun, sizin demokrasi, özgürlükler ve insan hakları alanındaki bozuk sicilinizi görmemezlikten geleceğim. Ayrıca size bu konu ile ilgili 'meşruiyet' vereceğim" itirafında bulunmuştur. Onun için yüz yıl önce ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadelesini çok farklı nedenlerle ıskalamış olan Kürtlerin işi, Amerika'nın bu paradigma değişikliğinde çok dah zora gireceği açıktır.
Kürtler böylesine büyük bir nüfus potansiyellerine sahip olmalarına rağmen, ulusal birliklerini kurmak için ciddi çabaları yok.1990’ların başında konjonktür ve şartların aşırı bir şekilde lehlerine olmasına rağmen Amerika'nın desteğiyle yakaladıkları Federal yapıyı, geliştirip ileri bir düzeye taşıyamadılar. Eski hastalıkları depreşti ve bu fırsatı parti, aşiret ve bireysel çıkarlarına kurban etmeye devam ettiler. Oysa bu muazzam imkanlardan ulusal ordu, ulusal bankacılık ve ciddi devlet kurumlaşmasına gidebilir, demokrasi, özgürlükler ve gelişmişlik bakımından İsrail ile rekabet edebilirlerdi. Ama bencillik, parti ve kişisel çıkarlar bu durumu engelledi. Eski El Kaide militanı HTŞ lideri Ahmed Şara kadar bile olamadılar. Amerika Apocu ekibe güvenmiyordu. Hiç bir zamanda güvenmemişti. Körfez Monarşi rejimlerinin Amerika'ya akıttıkları trilyon dolarlarla Amerika’yı ihya ederek, Şara'yı Trump'a görücüye çıkarıp, siyasi, diplomatik ve askeri olarak Amerika'nın istediklerini yapmasını deklare etmesi, kapalı kapılar arkasında Türkiye'nin de bu ilişkinin içine bodoslama atlaması, sizce ne anlama geliyor? Kürtler hala bu makas değişimini ve gerçekliği anlamış değil. Suriye iç savaşında Rojava da yönetimi ele geçiren Apocu ekip; "Biz İŞİD e karşı savaştık, Amerika ve batı bizi her şart altında destekler" diye düşünüyorlardı. Oysa, İsrail de Amerika da kaypak ve fırsatçılık yapan bu yapıya güvenmiyorlardı. Haklılarda açıkça katil İran rejimi ile haşır neşirler ve onları destekliyorlar. Dolayısıyla Kürtler bunların yüzünden tabir caizse ofsayta düşmüş durumda. Trump, Erdoğan'ın sunduğu imkan ve destekle, Irak ve Suriye'yi stratejik müttefik olarak almış görünüyor. Kürt ulusal duyarlılığı olanlar da ağlayıp duruyorlar. Amerika İran'a her saldırdığında, İran da özellikle bilinçli ve planlı bir şekilde Güney Kürdistan’a saldırıp alt yapısını ve federal yapıyı zayıflatıp yıkmaya çalışıyor. Türkiye, Suriye ve Irak rejimleri de ellerini ovuşturup duruyorlar. Kürtlerin siyasi alandaki parti ve yapıları, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Acaba bu durumlar Kürtlerin kader mi?
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 16:14:27































































































































































































