Anti- Kürdizm Sınır Tanımıyor!

Anti-Kürdizm, Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliğin yalnızca ülke içindeki ideolojik dayanağı değildir. Aynı zamanda Kürdlerin dünyanın herhangi bir yerinde görünürlük kazanmasını engellemeye çalışan sınır ötesi bir devlet politikasının da temelidir.

23 Ağustos 2026 - 00:23
23 Ağustos 2026 - 00:23
 0
Anti- Kürdizm Sınır Tanımıyor!

Resmî ideoloji, bu yasakçı, anti-Kürdist ve asimilasyoncu zihniyetini Türkiye’nin egemenlik alanıyla da sınırlı tutmamıştır. Kürd dili ve kültürünün başka ülkelerde görünürlük kazanmasını dahi Türkiye’nin “ulusal güvenliğine” yönelmiş bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde açılan bir Kürdçe radyo programı, enstitü, kütüphane veya dil kursu Ankara’yı harekete geçirmeye yetmiştir. Çünkü kolonyal iktidar açısından sömürgeleştirilen ulusun yalnızca ülke içinde denetlenmesi yeterli değildir. Bu ulusun dünya ile doğrudan ilişki kurması, kendi diliyle konuşması ve bağımsız kurumlar oluşturması da engellenmelidir. Kürdlerin uluslararası alanda görünürlük kazanması, resmî inkâr söylemini zayıflattığı için kolonyal düzen açısından bir tehdit sayılmıştır.

Bunun ilk dikkat çekici örneklerinden biri Kahire Radyosu’dur. Cemal Abdülnasır döneminde, 1 Haziran 1957’deKahire Radyosu bünyesinde Kürdçe bir bölüm açılmıştır. Kaynaklardan birine göre bu girişim, Iraklı Kürd siyasetçiler Aziz Şerif ve Celal Talabani’nin de aralarında bulunduğu Kürd şahsiyetlerin talebiyle gerçekleşmiştir. Başlangıçta yaklaşık 45 dakika süren programda Kürdçe haberlerin yanı sıra şiir, edebiyat, tarih ve müzik yayınlanmış; program “Ey Reqîb” marşıyla açılmıştır. Türkiye, kendi sınırları dışında ve Iraklı Kürdlerin girişimiyle yapılan bu sınırlı yayına bile tahammül göstermemiş, Mısır hükümetini diplomatik yollardan protesto etmiştir.

Bu tepki, kolonyal egemenliğin sınır aşan karakterini göstermektedir. Türkiye, doğrudan egemenliği altında bulunmayan Iraklı Kürdlerin Kahire’den yaptığı bir yayını bile kendi güvenlik alanına müdahale olarak değerlendirmiştir. Çünkü anti-Kürdist resmî ideoloji açısından Kürdçenin herhangi bir yerde kamusal görünürlük kazanması, Kürdlerin ayrı bir ulus olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçek ise inkâra dayalı kolonyal düzenin temel söylemini sarsmaktadır.

Celal Talabani’nin aktardığı anlatıya göre Abdülnasır, Türkiye’nin Kahire Büyükelçisine şu soruyu yöneltmiştir: “Sizin ülkenizde Kürd var mı?” Büyükelçi, dönemin resmî söylemine uygun biçimde “Yok” cevabını verince Abdülnasır, “Türkiye’de Kürd olmadığını söylüyorsanız, Kürdçe yapılan bu yayın sizi neden rahatsız ediyor?” diye sormuştur. Anlatının bir başka biçiminde Abdülnasır’ın büyükelçiye boş bir kâğıt uzatarak Türkiye’de Kürdlerin bulunduğunu yazılı olarak açıklamasını istediği belirtilir. Görüşmenin resmî tutanağı henüz ortaya çıkmamış olsa da Türkiye’nin Kürdçe yayına itiraz ettiği ve bu olayın Celal Talabani tarafından Abdülnasır’a dayanılarak anlatıldığı bilinmektedir.

Bu anlatı, kolonyal inkârın kendi içindeki temel çelişkiyi görünür kılmaktadır. Bir yandan Kürdlerin varlığı reddedilmekte, diğer yandan Kürdçenin başka bir ülkede duyulması devlet için tehdit sayılmaktadır. Dolayısıyla inkâr, gerçeğin bilinmemesinden değil, kolonyal egemenliğin sürdürülmesi için bu gerçeğin bilinçli biçimde bastırılmasından kaynaklanmaktadır.

Aynı tutum, 24 Şubat 1983’te kurulan Paris Kürt Enstitüsü karşısında da sürdürülmüştür. Türkiye devleti, Kürd dili, tarihi ve kültürü üzerine bilimsel çalışmalar yürütmek amacıyla kurulan Enstitüyü kendi ulusal güvenliği açısından sakıncalı görmüş ve Fransız makamları nezdinde kapatılması için girişimlerde bulunmuştur. Oysa Enstitü siyasal bir örgüt değil; kütüphanesi, arşivi, dil kursları ve akademik yayınları bulunan bağımsız bir kültür kurumuydu.

Kolonyal sistemler, sömürgeleştirilen ulusların yalnızca siyasal örgütlenmelerini değil, bilgi üretme imkânlarını da denetim altında tutmak ister. Çünkü bir ulusun kendi tarihini araştırması, dilini geliştirmesi ve arşivini oluşturması, onu hakkında bilgi üretilen pasif bir nesne olmaktan çıkararak kendi adına konuşabilen bağımsız bir özneye dönüştürür. Paris Kürt Enstitüsüne yönelik girişimler, Kürdlerin bağımsız bilgi ve kültür kurumları oluşturmasının anti-Kürdist resmî ideoloji tarafından neden tehdit olarak görüldüğünü açıklamaktadır.

Benzer bir örnek Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmıştır. Amerikalı araştırmacı Vera Beaudin Saeedpour, eşinin 1981’deki ölümünden sonra New York’un Brooklyn semtinde Kürd kültürünü ve tarihini yaşatmaya yönelik çalışmalar başlatmıştır. Kürd Mirası Vakfı 1981’de kurulmuş, Kürd Kütüphanesi 1986’da, Kürd Müzesi ise 1988’de açılmıştır. Kütüphanede Kürdler hakkında çeşitli dillerde yayımlanmış yaklaşık üç bin kitap, gazete, dergi, harita, fotoğraf ve arşiv belgesi toplanmıştır. Türkiye’nin bu kuruma karşı diplomatik nota verdiği yolundaki anlatıyı doğrulayacak resmî nota metnine şimdilik ulaşılamamaktadır. Bununla birlikte kütüphanenin daha sonra devredildiği Binghamton Üniversitesinde bile Türk milliyetçisi öğrencilerin koleksiyonu “Kürd propagandası” sayarak protesto yürüyüşü tehdidinde bulundukları belgelenmiştir.

Bir kütüphanenin “Kürd propagandası” olarak nitelendirilmesi, kolonyal bilgi anlayışının tipik bir sonucudur. Egemen ulusun Kürdler hakkında ürettiği bilgi bilimsel ve meşru kabul edilirken, Kürdlerin kendi tarihlerini belgelemeleri ve kendi arşivlerini oluşturmaları propaganda sayılmaktadır. Böylece anti-Kürdizm yalnızca devlet kurumları tarafından değil, Türk ulusu içindeki milliyetçi çevreler aracılığıyla da yeniden üretilmektedir. Kolonyal merkez, sömürgeleştirilen ulusun hafızasını kendi denetiminde tutmak istemektedir.

Bu zihniyetin yakın dönem örneklerinden biri de Japonya’da ortaya çıkmıştır. Tokyo Yabancı Araştırmalar Üniversitesi, 1 Nisan 2019’da Vakkas Çolak’ın verdiği Kürdçe dersleri başlatmıştır. Derslerin üniversitedeki en fazla ilgi gören seçmeli programlardan biri hâline gelmesi üzerine Türk Dışişleri Bakanlığının Japonya Dışişleri aracılığıyla üniversiteye ulaşarak kursun kaldırılmasını istediği bildirilmiştir. Japon makamları ve üniversite yönetimi bu talebi dikkate almamış; dersler devam etmiş ve yaklaşık 60 öğrenci ilk iki kuru tamamlamıştır.

Tokyo’da verilen seçmeli bir Kürdçe dersinin dahi diplomatik müdahale konusu yapılması, anti-Kürdizmin kolonyal sınırlarını göstermektedir. Kolonyal iktidar, sömürgeleştirilen ulusun dilinin yalnızca kendi egemenlik alanında değil, dünyanın herhangi bir yerinde öğrenilmesini de sakıncalı bulmaktadır. Çünkü dil, bir ulusun tarihsel varlığının ve ulusal sürekliliğinin temel taşıyıcısıdır. Kürdçenin öğretilmesi, inkâr edilen Kürd ulusal varlığının dünya tarafından tanınmasına katkıda bulunmaktadır.

Almanya’daki Kürdçe radyo yayınına gösterilen tepki de aynı sürekliliğin parçasıdır. Alman gazeteci Jürgen Hoppe’nin girişimleriyle 1987’de Radio Dortmund’da, o sırada 16 yaşında olan Kürd spiker Cinur Ghaderi’nin sesiyle Almanya’nın ilk kamu yayıncılığına bağlı Kürdçe programı başlamıştır. Program başlangıçta haftada yalnızca 15 dakika sürüyordu. Buna rağmen Türk devleti ve Almanya’daki Türk milliyetçisi çevreler Hoppe’ye ve programa karşı yoğun bir kampanya yürütmüştür. Yayın bütün baskılara rağmen önce “Bernama Kurdî”, daha sonra “COSMO Kurdî” adıyla varlığını sürdürmüştür.

Haftada yalnızca 15 dakika süren bir radyo programına gösterilen tepki, sorunun yayının süresi veya siyasal etkisi olmadığını ortaya koymaktadır. Asıl sorun, Kürdçenin kamusal alanda duyulması ve Kürdlerin kendi dilleriyle bağımsız bir özne olarak konuşabilmesidir. Anti-Kürdist kolonyal zihniyet açısından sömürgeleştirilen ulusun sesi, denetlenmediği her yerde tehlikeli kabul edilmektedir.

Kahire’de 45 dakikalık bir radyo programından Paris’teki bir Kürd enstitüsüne, Brooklyn’deki mütevazı bir kütüphaneden Tokyo’daki seçmeli dil dersine ve Dortmund’daki 15 dakikalık yayına kadar uzanan bu örnekler rastlantı değildir. Bunlar, Türk resmî ideolojisinin Kürdü yalnızca kendi sınırları içinde susturmakla yetinmediğini gösterir. Amaç, Kürdlerin başka ülkelerde kendi dilleriyle konuşmasını, kültürlerini arşivlemesini, bilimsel kurumlar kurmasını ve bağımsız bir özne olarak görünür hâle gelmesini de engellemektir.

Bu tutum, kolonyalizmin yalnızca toprak ve nüfus üzerindeki doğrudan denetimden ibaret olmadığını göstermektedir. Kolonyal egemenlik, sömürgeleştirilen ulusun dili, tarihi, hafızası, bilgisi ve uluslararası ilişkileri üzerinde de tekel kurmaya çalışmaktadır. Kürdlerin başka ülkelerde kendi adlarıyla kurumlaşması, bu tekeli kırmakta ve onları kolonyalizmin tanımladığı pasif nesne konumundan çıkararak bağımsız bir ulusal özne hâline getirmektedir. Türk resmî ideolojisinin bu faaliyetlere gösterdiği tepkinin temelinde de bu gerçek bulunmaktadır.

Böylece ülke içindeki inkâr politikası, sınırların ötesine taşınan diplomatik bir gözetim ve müdahale biçimine dönüşmüştür. Anti-Kürdizm, Kürdistan üzerindeki kolonyal egemenliğin yalnızca ülke içindeki ideolojik dayanağı değildir. Aynı zamanda Kürdlerin dünyanın herhangi bir yerinde görünürlük kazanmasını engellemeye çalışan sınır ötesi bir devlet politikasının da temelidir. Kahire’den Paris’e, Brooklyn’den Tokyo’ya ve Dortmund’a kadar uzanan bu tarihsel çizgi, anti-Kürdizmin kolonyal karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle anti-Kürdizm, tıpkı kendisini üreten kolonyal zihniyet gibi, sınır tanımamaktadır.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 1 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 00:23:12