"Alisiz Alevilik Mi Olur?" Tartışması ve Çaldıran Savaşı Üzerine Birkaç Söz

Bir kaç gündür, Öcalan'a ait olduğu söylenen "İmralı tutanakları" diye kamuoyunda paylaşılan bazı bilgiler yansıdı. Alevi toplumunu, daha doğru bir ifadeyle Alevilerin kültürel ve inançsal temsilcileri olduklarını iddia eden ve kendilerine "aydın" diyen bazı kesimler bir bildiri yayınlayarak çok şiddetli bir tepki gösterdiler. Bunun üzerine Sünni muhafazakar bir Kürt siyasetçi olan Altan Tan'ın Aleviler ve Alevilikle ilgili yapmış olduğu açıklamaları da aynı derecede tepkiye nedeni oldu. Aleviler adına bildiri yayınlayanlar, bu ifadelere de çok sert tepki göstererek Alevi inancının tarihsel süreci ve bu süreçlerde ortaya çıkmış olan bazı trajik olayları da haliyle özünden koparıp, adı geçen savaş işbirliklerini 21. yy'da da bu sorunları hala mezhepsel bir pencereden bakarak manipülasyonlara hala tabi tutulabiliyor. Haliyle bizleri de bu konu hakkında bazı açıklamalara yöneltti. Olayı fazla dallandırıp budaklandırmadan başlıktaki tartışma konusu olan iki tarihsel çerçeveyi analiz etmeye çalışalım.
Altan Tan'ın "Alisiz Alevilik olur mu?" sorusu üzerine bu soruya biz cevap verelim. "Evet Alisiz Alevilik olur." Zaten Alevilik ve Rêya Heq, anlayışı, Ali olmadan çok önce hayat bulmuş kültürel bir inanç ve yaşama biçimi olarak varlığını devam ettiriyordu. Bu yaşam tarzı ve inanç, Ali'den çok önceleri de zaten vardı. Bize göre gereksiz bir polemikti. Altan Tan, hedefini şaşıran bir soru sormuş. Alevilik veya Kürt Alevilerin Rêya Heq (Hak yolu) dedikleri kültürel ve inançsal yaşayış biçimi, Arabistanda 1400 yıl önce İslam Peygamberi Muhammed tarafından ilan edilen bir dinin mezhepsel bir ekolün lideri olan Ali figürü (Şia) ile Zülfikarla, 12 İmam ile hiç bir bağlantısı ve de alakası olmayan bir inanç sistemidir. İmam Ali'in arzu ve özlemleriyle, onun yaşayış tarzıyla, Alevi-Rêya Heq kültürü ve inancıyla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Alevilik ve Rêya Heq bu topraklarda çok daha önce hayat bulmuş, kültürel ve inançsal bir yaşam biçimidir. Aleviler adına bildiriyi kaleme alanlar, Rêya Heq inancı veya Alevi yaşam tarzını özünden koparıp bambaşka bir tablo çizmenin çabası içindeler. 1400 yıl önce Arabistan da Arap aşiretleri arasında, iktidar, ganimet ve rantların paylaşımı konusunda çıkan anlaşmazlık ve bu anlaşmazlığın, iki düşman mezhebe bölünmesinin, Ali'nin Müslüman bir Harici fedai tarafından öldürülmesi sonrası, ailesine yapılan mezalimin Alevilerin empati kurarak bu konuda tarafgir olmayla oluşan bir durum olduğunu düşünüyoruz.
Yakın tarihte Osmanlı imparatorluğunu yıkan İngiliz ve Fransızların şartlı olarak kurulmasına önayak oldukları tekçi ve inkarcı Türkiye Cumhuriyeti devletin kurucu lideri Mustafa Kemal'in seküler yaşayış tarzını, Osmanlı bakiyesi Müslüman muhafazakar bir topluma zorla empoze etmeye çalışması Aleviliğin son kuşak torunları tarafından takdir ediliyor olması, çok şaşırtıcı bir durumdur. Kendi inanç ve kültürel yaşam biçimine on binlerce masum inanın katledilme emrini vermiş adı geçen diktatörü kutsama alanı kapsamına almış bir kesim ile Reel sosyalist ve totaliter sol ideolojik argümanları, Alevilerin mutlak ve kaçınılmaz yaşam manifestosu olarak görüp kurgulamış ülkenin tek ve mutlak hakimi diktatör liderin Koçgiri ve Dersim Alevileri için verdiği katliam emirleriyle tarihe geçmiş Mustafa Kemal, İmam Ali ile aynı kutsallık paydaşı olarak Cemevlerinin kutsallık köşelerini paylaştıklarına şahit olmuştuk. Cem evlerindeki bu fotoğrafların verdiği izlenim ile Alevi-Rîya Heq inancı arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğu şüphesizdir. Aleviler adına ortaya çıkan ve onlarca parçaya bölünmüş bu toplum kesimler bu konuda çok farklı bir bakışa sahiptirler Bu yeni kuşak eğitimli ve meslek sahibi kesim; "Aleviliğin gerçeği nedir?" sorusunu soranları da şiddetle eleştirip azarlayarak "Kimse Aleviliği kendince tanımlamasın, Aleviliğe format atmasın" diyorlar. İyi de, o zaman sizin Aleviliğin gerçek anlamda ne olduğunu, Alevi olmayan komşularınıza bir anlatın da insanlar bu yaşam biçimi ve kültür konusunda bir fikir sahibi olsun. Dolayısıyla kulaktan dolma bu yanlış tanınmalarda bir son bulsun. Bunu yapabiliyorlar mı? Hayır.
Bütün Alevi kurum ve kuruluşları, Aleviliğin gerçek anlamda ne olduğunu ve neyi amaçladığını biliyorlar mı? Pek emin değilim. Peki bu neden böyle? Çünkü Aleviliğin kayıt altına alınmış bir yazılı tarihi yok. Onun için bir kısım yeni kuşak Aleviler, İlahi irade olarak kendilerini İslam Halifesi Ali yi ekol olarak almışlar. Diğer kesim de, bir taraftan Kemalist düşünceyi diğer yandan sol totaliter ideolojiyi Alevilere yamamaya çalışıyorlar. Bu kesim, Kemalist seküler yaşam tarzını yeterli bir kriter, totaliter solculuğun ideolojik kavramlarını da Alevi toplumunun yegane kültürel ve yaşam paydaşlığı olarak görüyorlar.
Osmanlı İmparatorluğu ve İran Şahlık imparatorluğu arasında 1514 te Çaldıran'da başlayan savaş, Yavuz Selim'in başında bulunduğu Osmanlı İmparatorluğunun galibiyeti ile sonuçlanmıştı. Günümüz Alevileri bu savaşta Kızılbaşların (Alevilerin) Yavuz tarafından katliamını yegane nedenini getirip Kürtlerin başında patlatmaya çalışıyorlar. Tıpkı bazı Ermenîlerin kendilerine uygulanan Soykırımı, Osmanlının iktidarda bulunan İttihat ve Terraki Turancı paşalar tarafından planlanmış, sonradan yürürlüğü konulmuş kırım ve tehciri, kandırılmış bazı Kürtlerin olaya katılmasını, Kürtlerin Türk devleti ile soykırım yaptıkları komedisini savunuyorlar. Oysa Soykırım yapabilmek için organize bir devlete ve o devletin güçlü bir ordu ile mümkün olduğu gerçeğini unutuyorlar. Kürtlerin böyle bir devletleri ve orduları var mıydı? Tersine Kürtler de Kendi bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele ediyorlardı. Neyse konumuza dönelim. 1514 Çaldıran savaşının aslı ve gerçeği şöyleydi. Ortadoğunun bu iki güçlü İmparatorluğu, hem İslam'ın liderliği için, hem de hakimiyet için yoğun bir rekabet içindeydiler. Bölge coğrasyasına, Şah İsmail Şii, Yavuz Selim Sünni mezhebini hakim kılmak istiyorlardı.
O tarihlerde, toplumlar ve devletler kendilerini din ve mezhep üzerinden tanımlıyorlardı. Şah İsmail, bu süreçte gizliden gizliye, Osmanlı toprakları içindeki Kızılbaş aşiretleri ve liderleri ile irtibat halindeydi. Yavuz da, Savaşın çıkış bölgesindeki Sünni Kürt aşiretleri ile görüşmeler yaparak her iki tarafta, Bu savaşta galip gelindiğinde, Müttefik kesime (Alevi veya Sünni Kürtler) imkan sunma pazarlıkları sunuyorlardı. Kürtler doğal olarak hem mezhepsel olarak ve hemde verilen imtiyazlar gereği Yavuz safında savaşa girdiler. Malum bu savaşta Şah İsmail Yenildi, Yavuz zafer kazandı. Tabi sonucları da çok kötü yansıdı, Kendi tebaası olan Kzılbaşların, düşmanı safında yer almaları nedeniyle, Kızılbaşları (Alevileri) kılıçtan geçirerek büyük katliamlar yaptı. Tersi olsaydı, Şah İsmail savaşı kazanmış olsaydı, o Sünni Kürtleri katliamdan geçirecekti. Savaşın çirkin yüzü bu. Bunun vebalini Kürt düşünür İdrisi Bitlisiye bağlamak ona lanet okumak abesle iştigaldir. Yani şunu demeye getiriyorlar. "Bunları neden yaptın. Şah İsmail galip gelecekti, sizleri kılıçtan geçirecek ti" Oysa bu böyle. si saçmalıklar yerine, savaşlar olmasın, toplumlar birbirlerinin kıyımı için cephelenmesin diyecekleri yerde, "Biz neden öldürüldük, sizlerin öldürülmesi gerekirdi" Mantık hala devam ediyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 21:01:00






























































































































































































