Muazzez Baktaş: Şara denilen şahsın Kürtlere uzattığı hiç bir yasal dayanağı olmayan zehirli bala bir reddiye
'' Dolayısıyla tam bağımsız, tam hür ve kendi kaderini tayin eden bir Kürt siyasal varlığı, bir duygu patlaması ya da romantik ideal değil; ahlâkî, tarihsel ve aklî bir zorunluluktur. Kürdistan’ın dağılmışlığı aşılmadığı; İstanbul’dan Şam’a, Basra’dan Hazar’a uzanan tarihsel coğrafya yeniden siyasal bilinçle okunmadığı sürece, “kardeşlik” söylemleri altında süren boyunduruk ilişkisi devam edecektir.''

Suriye’de Halep’teki utanç verici katliamdan sonra katliamı bizzat yöneten Ahmet Şara denilen şahsın Kürtlere uzattığı hiç bir yasal dayanağı olmayan zehirli bala bir reddiyedir .
I. İlkesel Uyarı: Vahiyde Tanımlanan İhanet Refleksi
Kur’ân-ı Kerîm, insanlık tarihine dair temel bir siyasal hakikati açık biçimde ortaya koyar: Zor durumda verilen içinde münafıklık barındıran sözler, güç geri kazanıldığında bozulur. Firavun’un Hz. Musa’ya karşı tutumu bunun en berrak örneğidir. İlahi ikazlar ve felaketler karşısında İsrailoğullarına çıkış izni verilmiş; ancak tehdit algısı ortadan kalktığında, aynı Firavun ordusuyla peşlerine düşmüş ve onları yok etmeye kalkışmıştır. Bu, Kur’an’da tekil bir olay değil; iktidarın ahlâkı askıya aldığı anın tipik bir modeli olarak sunulur.
Kur’an’ın tekrar tekrar vurguladığı “ahde vefa” ilkesinin en çok iktidar sahipleri tarafından ihlal edilmesi, vahyin salt ahlâkî değil; siyasal bir uyarı metni olduğunun göstergesidir. Bu uyarı, yalnızca geçmişe değil; geleceğe yöneliktir.
II. Kürt Tarihi: Tekerrür Eden Aynı Model
Kürt halkının tarihsel tecrübesi, bu Kur’ânî uyarının somutlaşmış hâlidir. Güç dengesinin aleyhte olduğu her anda ittifak, eşitlik ve kardeşlik vaatleri; güç ele geçtiği her anda ise tasfiye, ihanet ve inkâr devreye girmiştir.
Selçukluların Rewadîler, Şeddadîler ve Mervânîlerle ittifak kurup, güç konsolidasyonu sağlandıktan sonra bu yapıları tasfiye etmeleri; Osmanlı’nın Kürdistan beyleriyle yaptığı anlaşmaları, daha anlaşmanın mimarları hayattayken fiilen geçersiz kılması; Kürt emirliklerini bilinçli biçimde zayıflatması bu çizginin erken örnekleridir.
Daha ibret verici olan ise, İslâmî adalet ve insaniyeti siyasal bir nizamla birleştiren Eyyûbî Devleti’nin akıbetidir. Eyyûbîler, Çerkez–Türk kölemen (Memlûk) askerî elit tarafından, üstelik hükümdarlarının şerefine verilen bir ziyafette katledilmiş; devlet bilinçli biçimde parçalanarak emirliklere bölünmüştür. Bu hadise, dinî aidiyetin, ortak mücadele hafızasının ve geçmiş fedakârlıkların, güç ele geçtiğinde ihanet refleksini durdurmaya yetmediğini kesin biçimde ortaya koymuştur.
III. Modern Dönem: Aynı İhanet, Farklı Maskeler
Modern çağda bu refleks biçim değiştirerek devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kürtlere vaat edilen siyasal statü, Sèvres’te tanınmış; Lozan’da yok sayılmıştır. Büyük güçler, Kürtleri emperyal pazarlıkların geçici unsuru olarak kullanmış, sonra kaderlerine terk etmiştir.
1975 Cezayir Anlaşması’yla İran ve Irak arasında yapılan mutabakat, Kürt hareketini bir gecede yalnız bırakmış; bu anlaşmanın bedelini on binlerce Kürt ödemiştir. 1991 Körfez Savaşı sonrası ayaklanmalar teşvik edilmiş, ardından Kürtler yine yalnız bırakılmıştır. 2017 referandumu sonrasında “destek” söylemleri bir anda buharlaşmış; kazanımlar hızla geri alınmıştır.
İran’la yapılan tarihsel ve modern anlaşmalar Kürdistan’ın bölünmesini kalıcılaştırmış; Kasr-ı Şirin’den Mahabad’a uzanan çizgi, verilen her sözün ilk fırsatta geri alındığını göstermiştir. Arap dünyasında Emevîlerden Abbasîlere, modern Irak rejimlerinden günümüz Şiî siyasal yapılarına kadar Kürtlerin elde ettiği her kazanım, ilk fırsatta hedef alınmıştır. Mısır–Suriye birleşiminde Kürtlerin vatansızlaştırılması; Ermenistan’la yaşanan tarihsel çatışmalar da bu zincirin halkalarıdır.
IV. Sonuç: Siyasi Bir Hakikat
Bu tarihsel ve ilkesel gerçeklik bizi açık bir sonuca götürmektedir:
Bu coğrafyada hiçbir siyasal yapıya Kürdistan’ın Van kedileri dahi emanet edilemez; kaldı ki Kürt halkının hakları, güvenliği ve geleceği onların “iyi niyet” beyanlarına bırakılsın. Tarih, vahiy ve tecrübe; bunun nasıl sonuçlandığını defalarca göstermiştir.
Dolayısıyla tam bağımsız, tam hür ve kendi kaderini tayin eden bir Kürt siyasal varlığı, bir duygu patlaması ya da romantik ideal değil; ahlâkî, tarihsel ve aklî bir zorunluluktur. Kürdistan’ın dağılmışlığı aşılmadığı; İstanbul’dan Şam’a, Basra’dan Hazar’a uzanan tarihsel coğrafya yeniden siyasal bilinçle okunmadığı sürece, “kardeşlik” söylemleri altında süren boyunduruk ilişkisi devam edecektir.
V. Çağrı
Bu bilinç; ilmî, fikrî, hissî ve vicdanî düzeyde tüm Kürtlerin kolektif benliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmelidir. Çünkü tarih, yalnızca hatırlanmak için değil; tekrar edilmemek için okunur.
Son güncellenme: 15:47:36



































































































































































































