Kürdlerin Meselesi Entegrasyon Değil, Egemenliktir

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne Kürd siyasal hareketlerinin ve liderlerinin karşı karşıya kaldığı tarihsel tablo ortadadır. Şeyh Ubeydullah, Şeyh Abdulselam Barzani, Halit Cibran, Yusuf Ziya Bey, Koçgiri liderleri Ali Haydar ve Alişan Bey, Şeyh Said, Seyid Rıza, Gazi Muhammed ve daha birçok Kürd siyasal aktörü; siyasi operasyonlarla etkisizleştirildi, sürgüne gönderildi, tutuklandı veya idam edildi.
Bu tarihsel çizgide değişmeyen temel unsur şudur: Kürdlerin kendi siyasal iradesini bağımsız bir aktör olarak ortaya koymasının engellenmesi. Bugün ise aynı sorun başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Geçmişte Kürd siyasal liderleri doğrudan tasfiye edilirken, bugün bazı Kürd siyasi aktörlerinin Kürdlerin ulusal taleplerinin karşısına yerleştirilmesi söz konusudur. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın Türkiye açısından taşıdığı siyasal konum ayrıca sorgulanmalıdır.
Asıl soru şudur: Türkiye devleti Öcalan’ın siyasal etkisini neden ve hangi amaçla kullanıyor? Eğer bir devlet geçmişte Kürd siyasi liderlerini ortadan kaldırırken bugün başka bir Kürd liderini Kürdlerin ulusal taleplerinin karşısında konumlandırabiliyorsa, burada yalnızca bir kişinin siyasi çizgisini değil, daha geniş bir devlet stratejisini tartışmak gerekir.
Öcalan üzerinden değiştirilen tartışma. Öcalan’ın özellikle Kürdlerin ulusal egemenlik ve devletleşme hakkına karşı konumlandırılması, Ankara açısından önemli bir siyasal araca dönüşmüştür. Öcalan üzerinden Kürdlere verilen mesaj ile Batı kamuoyuna verilen mesaj büyük ölçüde aynıdır: Kürdlerin temel sorunu ulusal egemenlik değil, Türkiye ile demokratik entegrasyondur.
Böylece Kürdlerin ulusal talepleri başka kavramların arkasına itilmektedir: demokrasi, kardeşlik, konfederalizm, federalizm, özerklik, komün ve benzeri modeller sürekli çözümün kendisi gibi sunulmaktadır.
Oysa sorun bu kavramların varlığı değildir. Federalizm, özerklik veya konfederalizm elbette siyasal modeller olabilir. Ancak bunların hiçbiri Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkının yerine geçirilemez. Bir ulusun hangi siyasal statüyü istediğine önceden başkaları karar veremez. Önce ulusun kendi kaderini belirleme hakkı tanınır; ardından hangi siyasal modelin tercih edileceğine o ulusun kendisi karar verir. Aksi durumda model çözüm olmaktan çıkar, dayatmaya dönüşür.
Entegrasyon kimin çıkarına? Bugün Kürd meselesi tartışılırken sürekli “entegrasyon” kavramı öne çıkarılıyor. Fakat burada temel bir soru sorulması gerekiyor: Neden entegrasyonun yönü sürekli Kürdlerden Türkiye’ye doğru kuruluyor? Eğer Türkiye ile Kürdler arasında eşit ve gönüllü bir siyasal ilişki kurulacaksa, neden önce mevcut egemenlik ilişkisi sorgulanmıyor?
Bir sömürge ilişkisinde entegrasyonu sömürgeleştirilenin görevi olarak tanımlamak başlı başına bir siyasal çelişkidir. Çünkü burada “entegrasyon” denilen şey, eşit iki siyasal öznenin gönüllü birleşmesi değil, egemen olanın siyasal düzenine tabi olmak anlamına gelir. O halde soruyu tersinden sormak gerekir: Neden sömürgeci, sömürgeleştirdiği topluma entegre olmuyor? Neden ilişkiyi değiştirmesi gereken taraf sürekli Kürdler oluyor?
Eğer gerçekten eşitlikten, barıştan ve gönüllü bir siyasal ilişkiden söz ediliyorsa, önce Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı tanınmalıdır. Çünkü bir ulusun siyasal statüsünü belirleme hakkı elinden alınmışsa, o ulustan mevcut devlet düzenine “entegre olması”nı istemek eşitlik değil, mevcut egemenlik ilişkisini sürdürmektir.
“Kardeşlik” ulusal haktan vazgeçmek değildir. “Kardeş halklar” söylemi tek başına bir siyasal program değildir. Türklerle, Araplarla veya Farslarla barış içinde yaşamak başka bir şeydir; Kürdlerin ulusal egemenlik hakkından vazgeçmesini istemek başka bir şey. Birlikte yaşamak isteyen iki ulus arasında gerçek bir barışın kurulabilmesi için önce tarafların siyasal iradelerinin tanınması gerekir.
Barış neden sürekli Kürdlerin siyasal haklarından vazgeçmesi üzerinden konuşuluyor?Demokrasi de aynı şekilde bir ulusun kendi siyasal statüsünü belirleme hakkının yerine geçirilemez. Demokrasi, Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldıran bir araç haline getirilemez.
Asıl soru Öcalan değil, Kürdlerin ulusal iradesidir. Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca Öcalan’ın söyledikleri değildir. Daha temel soru şudur: Kürdlerin ulusal taleplerini reddeden veya sınırlayan bir siyasal figür neden hâlâ Kürdlerin geleceğinin belirleyici temsilcisi olarak kabul edilmek istenmektedir? Eğer Öcalan’ın siyasal çizgisi Kürdlerin bağımsızlık, devletleşme ve ulusal egemenlik hakkını reddediyorsa, Kürd siyasetinin kendi geleceğini bu çizginin sınırları içinde tanımlaması tarihsel bir yanılgı değil midir?
Öcalan’ın takipçileri açısından daha büyük bir çelişki de burada ortaya çıkıyor. Bir taraftan Öcalan’ın mevcut siyasal çizgisi savunuluyor; diğer taraftan Kürdlerin uluslararası alanda temsil edilmesi, ulusal kongre oluşturulması ve Birleşmiş Milletler düzeyinde Kürdleri temsil edecek bir mekanizma kurulması talep ediliyor. Peki bunun siyasal dayanağı nedir?
BM’nin karşısına çıkıp “Kürdler adına konuşuyoruz” diyorsanız, hangi Kürd ulusal talebini savunduğunuzu açıkça ortaya koymanız gerekmez mi? Uluslararası temsil iddiası ile temsil edilen ulusun siyasal iradesi arasında bir bağ bulunması gerekmez mi? Eğer bir hareket Kürdlerin ulusal egemenlik ve devletleşme hakkını reddeden bir siyasal çizgiyi savunuyorsa, hangi ulusal program adına uluslararası temsil talebinde bulunacaktır?
Bir kişinin otoritesi bir ulusun geleceği olamaz.Sorun yalnızca Öcalan’ın ne söylediği değildir. Asıl sorun, Kürdlerin kendi siyasal geleceğini belirleme hakkının neden sürekli başka bir siyasal projenin sınırları içine hapsedildiğidir. Bir kişinin otoritesi hiçbir koşulda bir ulusun geleceğinin yerine konulamaz. Bir lider eleştirilemez hale geldiğinde siyaset sona erer. Sorgulama sona erdiğinde ise ulusal iradenin yerini lider kültü alır.
Kürd siyasetinin artık başka devletlerin güvenlik kaygıları ve siyasal projeleri üzerinden hareket etmek yerine, kendi ulusal çıkarlarını esas alan bağımsız bir siyasal strateji geliştirmesi gerekir. Mesele Kürdlerin Türkiye’ye, İran’a, Irak’a veya Suriye’ye nasıl entegre edileceği değildir. Mesele, Kürdlerin kendi siyasal geleceklerini belirleme hakkının tanınıp tanınmayacağıdır.
Kürdler kendi ülkelerinde yabancılaştırılmış bir toplum olarak mı kalacak, yoksa kendi siyasal iradesinin sahibi bir ulus olarak mı yaşayacak? Eğer iki ulus eşit ve özgür bir ilişki kurmak istiyorsa, bunun yolu birinin diğerine entegre edilmesinden geçmez. Önce egemenlik ilişkisi sona ermeli, ardından taraflar kendi iradeleriyle nasıl bir ilişki kuracaklarına karar vermelidir.
Sömürgeci çekilmeli; sömürgeleştirilen kendi kaderini belirlemelidir. Ondan sonra birlikte yaşamak, ayrılmak veya başka bir siyasal ilişki kurmak konusunda karar verme hakkı her iki tarafa da ait olabilir. Dolayısıyla bugün Kürdlerin önündeki temel mesele entegrasyon değil, siyasal egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkıdır. Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı başkalarının izin vereceği bir ayrıcalık değil, kendi siyasal iradelerinin temelidir.
[email protected]
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 21:26:32


































































































































































































