Seçici Vicdanın Anatomisi: Kürt Sorunu Neden Filistin Kadar Görünür Değil?

16 Eylül 2026 - 18:08
16 Eylül 2026 - 18:08
 0
Seçici Vicdanın Anatomisi: Kürt Sorunu Neden Filistin Kadar Görünür Değil?

David Harris, geçtiğimiz haziran ayında Telegraph'ta yayımlanan ve kısa sürede Kürt kamuoyunda geniş yankı bulan analizinde rahatsız edici ama bir o kadar da isabetli bir soru sordu: Kırk milyonu aşkın nüfusuyla dünyanın devletsiz en kalabalık halkı olan Kürtler, kanıtlanmış soykırıma, kimyasal silah saldırılarına ve yüzyılı aşkın bir devletsizliğe rağmen neden Batı kamuoyunun vicdanını bu denli az harekete geçiriyor? Harris'in tezi, sadece bir gözlem olmanın ötesinde, uluslararası siyasetin ahlaki söylemindeki yapısal bir çarpıklığa işaret ediyor. Bu yazıda, Harris'in argümanını hem destekleyerek hem de Kürt meselesinin somut siyasi tarihiyle derinleştirerek genişletmeyi amaçlıyorum.

Sevr'in Vaadi, Lozan'ın İnkârı: Bir Hakkın Diplomatik Olarak Gömülmesi

Harris'in de vurguladığı gibi, Kürt devletsizliğinin kökeni bir kaza değil, bilinçli bir tercihin sonucudur. 1920 Sevr Antlaşması, Osmanlı'nın çöküşü sonrasında Kürt kimliğini ve bağımsızlık ihtimalini açıkça tanımıştı; ancak bu tanınma hiçbir zaman siyasi gerçekliğe dönüşmedi. Bunun yerine Kürdistan toprakları, Londra ve Paris'teki masalarda çizilen sınırlarla dört ayrı devletin — İran, Irak, Suriye ve Türkiye — sınırları içine dağıtıldı. Bu, yalnızca bir harita düzenlemesi değil, bir halkın kendi kaderini tayin hakkının doğrudan iptaliydi.

Bu iptalin ikinci perdesi, genellikle göz ardı edilen bir ayrıntıda gizlidir: 1925'te Milletler Cemiyeti'nin Musul vilayetinin statüsüne ilişkin kararı, bölgedeki petrol rezervlerinin İngiliz mandası altındaki Irak'a bağlanmasını önceleyerek Kürt nüfusun kendi kaderini tayin talebini bir kez daha es geçti. 1946'daki kısa ömürlü Mahabad Cumhuriyeti'nin Sovyet desteğinin çekilmesiyle birlikte hızla çökmesi de aynı örüntünün bir başka örneğidir: Kürt siyasi varlığı, ne zaman büyük güçlerin çıkarına hizmet etmekten çıksa, terk edilmeye mahkûm kılınmıştır. Dolayısıyla Sevr'in yerini alan 1923 Lozan Antlaşması'nın Kürt meselesini uluslararası hukuk gündeminden fiilen silmesi, tek seferlik bir ihmal değil, tekrar eden bir diplomatik refleksin ilk büyük tezahürüdür. Bu tarihsel süreklilik, Harris'in "bu bir kaza değil" örtük iddiasını çok daha güçlü bir zemine oturtur.

Kutsal Sınırlar Efsanesi: Değişen Bir Dünya Haritasında Donmuş Kalan Tek İstisna

Harris, Kürt bağımsızlığına karşı çıkanların en sık kullandığı argümanı — "mevcut sınırlar değiştirilemez" — Sovyetler Birliği'nin dağılması, Yugoslavya ve Çekoslovakya'nın bölünmesi, Güney Sudan, Eritre ve Doğu Timor'un bağımsızlıkları ve fiilen bağımsız Somaliland örnekleriyle çürütüyor. Bu listeye tarihsel olarak Kosova'nın 2008'deki tek taraflı bağımsızlık ilanı ile Karadağ'ın 2006'da Sırbistan'dan referandumla ayrılmasını da eklemek mümkün; üstelik Kosova örneği, Batı'nın bizzat desteklediği, NATO'nun askeri olarak güvence altına aldığı ve otuz küsur ülkenin hızla tanıdığı bir sınır değişikliği olması bakımından çifte standardı daha da çarpıcı kılıyor.

Buradaki asıl çelişki, "toprak bütünlüğü" ilkesinin hangi durumlarda kutsal, hangi durumlarda müzakereye açık sayıldığıdır. Sırbistan'ın toprak bütünlüğü argümanı NATO müdahalesiyle bertaraf edilirken, Sudan'ın toprak bütünlüğü 2011'de referandumla resmen bölünürken, Irak'ın toprak bütünlüğü argümanı 2017'de Kürtlerin %92,7'lik "evet" oyuna rağmen aniden dokunulmaz ilan edildi. Bu seçicilik, uluslararası hukukun norm olarak değil, jeopolitik çıkarların meşrulaştırma aracı olarak işlediğinin açık bir kanıtıdır.

Teorinin Sınandığı An: 2017 Referandumu ve Yalnız Bırakılan Müttefik

Harris'in makalesinde kısaca değindiği 2017 Kürdistan Bağımsızlık Referandumu, aslında onun tezinin en somut kanıtıdır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG), Irak'ın en istikrarlı, en çoğulcu ve kadın haklarına, dini özgürlüklere en açık bölgesiydi — Harris'in de belirttiği gibi. Buna rağmen referandum sonrası yaşananlar, uluslararası toplumun "self-determinasyon" ilkesine bağlılığının ne kadar seçici olduğunu gözler önüne serdi: Kerkük'ün 16 Ekim 2017'de kaybı, Bağdat merkezi hükümetinin İran destekli güçlerle koordineli askeri harekâtı ve — belki de en çarpıcısı — Washington'ın bu süreçte sessiz kalması ya da doğrudan Bağdat'ın yanında konumlanması.

Bu terk edilişin izleri, referandumun hemen ardından değil, yıllar boyunca süren bir hukuki ve ekonomik belirsizlikte de görülebilir. 2022'de Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin Kürdistan Bölgesi’nin bağımsız petrol ihracat yasasını anayasaya aykırı bulan kararı, 2023'teki Paris tahkim süreci ve Erbil-Bağdat arasında bütçe payı üzerine süregelen anlaşmazlıklar, Kürdistan Bölgesi'nin siyasi özerkliğinin fiilen aşındırıldığının göstergeleridir. Öte yandan HKN Energy ve Western Zagros gibi Amerikan enerji şirketlerinin bölgede faaliyetlerini sürdürmesi, Washington'ın Kürdistan'a yönelik ilgisinin ekonomik çıkarla sınırlı kaldığını, siyasi bir teminata dönüşmediğini gösteriyor. Harris'in "retorik ile pratik arasındaki açık" olarak adlandırılabilecek bu dinamiğe işaret etmesi gerekirdi: ABD, IŞİD'e karşı savaşta Kürt Peşmerge güçlerinin fedakarlığından yararlanırken, bağımsızlık talebi söz konusu olduğunda aynı müttefikini yalnız bıraktı. Bu, Harris'in andığı Kürt atasözünü ("Dağlardan başka dostumuz yok") sadece duygusal bir serzeniş olmaktan çıkarıp, ampirik olarak doğrulanabilir bir dış politika örüntüsüne dönüştürür.

Anlatının Kalıbına Uymayan Halk: Çifte Standardın İdeolojik ve İçsel Kökenleri

Harris'in en özgün katkısı, bu ilgisizliğin nedenini basit bir kayıtsızlığa değil, ideolojik bir çerçevelemeye bağlamasıdır: Filistin meselesi, İsrail'i "kötü adam" konumuna yerleştiren basit bir ezen-ezilen anlatısına kolayca oturtulabilirken, Kürt meselesinde failler Arap, İranlı ve Türk devletleri olduğu için aynı anlatı kalıbına girmiyor. Bu mekanizmayı biraz daha açmakta fayda var, çünkü mesele sadece "ilgi eksikliği" değil, Batılı toplumların kendi vicdanıyla kurduğu özel bir ilişki biçimidir. Bir toplumun belirli bir mağduriyete duyarlılık göstermesi, çoğu zaman o mağduriyetle kendi tarihi arasında doğrudan bir sorumluluk bağı kurabilmesine bağlıdır. Örneğin Filistin meselesinde Batı, hem sömürgecilik geçmişi (Balfour Deklarasyonu'ndan Britanya Mandası'na uzanan süreç) hem de Yahudi soykırımı karşısındaki tarihsel suçluluğun dolaylı bir sonucu olarak İsrail'in kuruluşuna zemin hazırlamış olmanın ağırlığını taşır. Bu, davayı Batılı vicdan için "kendi hikayesinin bir parçası" haline getirir; kampüs aktivizminden kilise gruplarına, sendikalardan akademiye kadar geniş bir kesim, bu meselede kendi toplumunun tarihsel günahına dair bir hesaplaşma imkânı bulur.

Kürt meselesinde ise bu özdeşleşme zemini yoktur — hatta tam tersi bir durum söz konusudur. Kürtleri baskı altında tutan aktörlerin başında NATO müttefiki Türkiye, ABD'nin bölgesel dengeleyicisi İran ve Batı'nın enerji ortağı Irak ve Suriye rejimleri gelir. Bu failleri teşhir etmek, Batılı hükümetlerin kendi stratejik ittifaklarını sorgulamak anlamına gelir — bu da hem hükümetler hem de onlarla dolaylı olarak eklemlenmiş sivil toplum kanalları için rahatsız edici bir pozisyondur. Medya ve kampüs aktivizmi, alışkın olduğu "tanıdık kötü adam" şablonunu (sömürgeci Batı, ırkçı rejim, işgalci ordu) ararken, Kürt meselesinde bu şablona uyan tek ve net bir hedef bulamaz; failler birden fazla, bazıları Batı'nın müttefiki, bazıları Batı'ya düşman devletler arasında dağılmıştır. Bu karmaşıklık, meselenin basit bir sosyal medya paylaşımına, tek bir sloganla özetlenebilecek bir harekete dönüşmesini zorlaştırır — oysa görünürlük ekonomisi tam da böylesi basit, tek-failli anlatıları ödüllendirir.

Bu noktada Harris'in bıraktığı bir boşluğu doldurmak gerekir: Meselenin sadece Batılı vicdanın seçiciliği değil, aynı zamanda Kürt siyasi hareketinin kendi iç bölünmüşlüğünün de bu görünmezliğe katkıda bulunduğudur. KDP-YNK arasındaki sorunlar, 2017 sonrasında Kürdistan Bölgesi'nin uluslararası arenada tek bir sesle konuşamamasına yol açtı ve bu da Washington'ın "netleşene kadar bekleme" politikasını meşrulaştırdı. Suriye tarafında ise PYD/SDG'nin Demokratik Konfederalizm paradigmasıyla Kürdistan Bölgesi'nin devletçi çizgisi arasındaki ideolojik uçurum, Kürt hareketinin uluslararası kamuoyuna tek ve tutarlı bir talep sunmasını daha da güçleştirdi. Yani dışsal ikiyüzlülük ile içsel bölünmüşlük, birbirini besleyen ve karşılıklı olarak meşrulaştıran iki eksen olarak okunmalıdır.

Tutarlılık Sınavı: Evrensel İlkelerin Turnusol Kağıdı Olarak Kürt Meselesi

Harris'in yazısını sadece bir "karşılaştırma" olarak değil, uluslararası ilişkilerdeki normatif söylemin sınanması olarak okumak gerekir. Self-determinasyon, insan hakları ve soykırımın tanınması gibi ilkeler evrensel olduklarını iddia ediyorsa, bu ilkelerin hangi halklara uygulanıp hangilerine uygulanmadığı sorusu meşru bir hesap sorma zeminidir. Kürt meselesi, tam da bu yüzden uluslararası hukukun ve Batılı ahlaki söylemin iç tutarlılığını test eden bir turnusol kağıdı işlevi görüyor.

Bu sınav yalnızca Kürtleri değil, benzer biçimde "anlatı kalıbına uymayan" diğer devletsiz halkları da ilgilendiriyor; Batı Sahra'dan Belucistan’a uzanan bir dizi self-determinasyon talebi, aynı seçici görünürlük mekanizmasının kurbanı olmaya devam ediyor. Harris'in makalesinin sonunda bıraktığı soru — bu kayıtsızlığın nedeni dürüstçe sorgulanmadıkça, evrensel ilkelere bağlılık iddialarının içi boş kalacağı — Kürt meselesinin sadece bölgesel bir sorun değil, uluslararası sistemin ahlaki meşruiyetiyle doğrudan ilişkili bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 1 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 18:08:30