12 Eylül Cehenneminde Kalanlar

12 Eylül 2026 - 19:05
12 Eylül 2026 - 19:05
 0
12 Eylül Cehenneminde Kalanlar

12 Eylül 1980 yalnızca bir askeri darbe değildi. Türkiye’nin yakın tarihinde devletin yurttaşına karşı kurduğu en ağır baskı düzenlerinden biriydi. Darbenin üzerinden yıllar geçti; fakat o günlerin acısı, işkencesi, cezaevleri ve insan onurunu hedef alan uygulamaları hâlâ hafızalarımızda yaşıyor.

1980 li yıllarda Türkiye sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımları üzerinden çatışmanın içine sürüklenmişti. Her gün cinayet haberleriyle uyanıyorduk. Gençtik; çoğu zaman ne olduğunu tam anlamadan kendimizi büyük bir çatışmanın ortasında bulduk.

Sonra 12 Eylül geldi.
Darbe, “Atatürk ilke ve inkılapları” adına yapıldı. Duvarlarda Atatürk portreleri çoğalırken, cezaevlerinde insanların bedenleri ve onurları parçalanıyordu. Diyarbakır Cezaevi bunun en karanlık sembollerinden biri oldu.
Orada insanlara yalnızca işkence yapılmadı; insanlıkları hedef alındı.

Köpeklerin kullanıldığı işkenceler, insanların zorla dışkı yedirilmesi, çıplak bırakılması, dayak, hakaret, uykusuzluk, bitlenme, açlık ve aşağılanma… Bunların her biri insanı yalnızca bedenen değil, ruhen de çökertmek için uygulanıyordu.

Türkçe bilmeyen Kürt annelerin cezaevi kapılarında yaşadığı çaresizlik ise başlı başına bir başka acıydı. Çocuklarının ne söylediğini anlayamıyor, kendilerini anlatamıyor, çoğu zaman kapılardan geri çevriliyorlardı. Bir annenin evladının acısına tanıklık edip onunla kendi diliyle konuşamaması bile başlı başına bir işkenceydi.

Ben de 12 Eylül cehenneminden nasibimi aldım.
Genç yaşta cezaevine girdim. orada bir gün bin gündü..Bitlendim, işkence gördüm, onurumla oynandı. İnsanların elleri arkadan bağlanıyor, bedenleri kadar iradeleri de teslim alınmak isteniyordu. Fakat biz teslim olmadık.

Bugün geçmişe baktığımda bazı şeylerin hâlâ üzerimde iz bıraktığını görüyorum.
Karanlıktan, saklanmaktan, bir şeylerin arkasına gizlenerek  saklanmak ,nefret ediyorum. Çünkü cezaevinde karanlık yalnızca ışığın yokluğu değildi. Karanlık; korkunun, belirsizliğin, insanın neyle karşılaşacağını bilememenin adıydı.

Hâlâ bazı ayrıntılar zihnimde bütün canlılığıyla duruyor:
Haki renkli giysiler…
Naylon bardakta verilen çay…
Yeşil mercimek…
Cezaevinin ağır kokusu…
Kapıların kapanma sesi…

Ve insanın kendi bedenine, kendi onuruna sahip çıkabilmek için verdiği mücadele…
Bugün bunlar başkalarına sıradan ayrıntılar gibi gelebilir. Benim için ise birer hafıza düğümüdür. Aradan on yıllar geçse de bazı kokular, renkler, eşyalar ve sesler insanı yeniden o günlere götürebilir.
Biz direndik.
Peki ne oldu?

Belki onurumuzun bir bölümünü koruduk. Belki asi düşüncelerimizi kaybetmedik. Fakat devletin baskısı yalnızca cezaevi duvarlarıyla sınırlı değildi. Cezaevinden çıkan insanların hayatları da yıllarca takip edildi; sürgünler, yoksulluk, hastalıklar ve dışlanmışlıklarla mücadele etmek zorunda bırakıldılar.
Bize kaybettirilen yılların hesabını kimse vermedi.

Ben  sonra mahkememin sonucunu gördüğümde, cezaevinde geçirdiğim zamanın büyük bölümünün hukuken karşılığının olmadığını gördüm. Fakat kaybedilen zaman geri getirecek hiçbir mahkeme yoktu.

Bir insanın gençliğini geri verecek bir adalet mekanizması henüz icat edilmedi.
12 Eylül’ün en büyük suçu belki de buydu: İnsanların yalnızca özgürlüğünü değil, zamanını da çalması.

Bugün 12 Eylül’ü anarken yalnızca generalleri, darbeyi veya siyasi sonuçlarını konuşmak yeterli değildir. Diyarbakır Cezaevi’nin kapısında bekleyen anneleri de hatırlamak gerekir. Türkçe bilmediği için derdini anlatamayan Kürt anneleri… Çocuklarının çığlıklarını duyan ama onlara ulaşamayan kadınları… İşkenceden geçen gençleri… Yılları cezaevlerinde çürütülen insanları…
Çünkü bir ülkenin geçmişiyle hesaplaşması, yalnızca yeni süreçler başlatmasıyla olmaz.

Gerçek yüzleşme; suçu kimin işlediğine bakmadan, mağdurun kim olduğuna bakmadan, devletin de yanlış yapabileceğini kabul edebilmekle başlar.

12 Eylül’ün üzerinden yıllar geçti.

Ama bazı yaralar takvimle iyileşmiyor.
Bazı insanlar hâlâ karanlıktan korkuyor.
Bazıları hâlâ kapı seslerinde geçmişi duyuyor.

Bazıları hâlâ haki bir renkte, naylon bir bardakta çayda, bir tabak yeşil mercimekte kendi cezaevini görüyor.

Benim için 12 Eylül budur.
Bir tarih değil yalnızca; içimizde hâlâ devam eden bir hesaplaşmadır.

Ve o cehennemden geriye kalan en önemli şey şudur:

İnsan onurunu elinden almaya çalışan hiçbir devlet, hiçbir ideoloji ve hiçbir darbe, insanın direnme hakkından daha büyük değildir…


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 1 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 19:05:35