BRICS, Ortadoğu'daki savaşın gerçekleriyle yüzleşiyor
Sınır ötesi dayanışma konusunda süregelen başarısızlığa dair en son vaka üzerine bir inceleme

Körfez'de savaşın patlak vermesinin üzerinden iki hafta geçerken, (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden oluşan) BRICS grubu bu çatışma konusunda herhangi bir ortak bildiri yayınlamadı. Bu durum, grubu ABD'nin nüfuzuna karşı güvenilir bir denge gücü ve çok kutuplu bir düzenin habercisi olarak gören, Doğu ve Batı'daki pek çok BRICS taraftarının umutlarını boşa çıkardı. Bununla birlikte, bu başarısızlık kimseyi şaşırtmamalı, çünkü bloğun yapısı bunu zaten öngörüyordu.
Kolektif eylem düzeyinde ise BRICS, Rusya’nın Moskova’nın ‘kolektif Batı’ olarak adlandırdığı güçlerle uzun yıllar süren çatışması boyunca, Rusya için dahi işe yarar bir adım atamadı. Bugün ise sorun daha da netleşti. ABD ve İsrail, BRICS üyesi olan İran'a geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlediğinde, forum ortak bir tutum belirlemekte zorlandı. Zira bazı üyeleri Washington'un askeri operasyonlarıyla yakın iş birliği içindeyken, Hindistan gibi diğerleri ise İsrail ile güçlü ortaklıklar geliştirmişti.
Ancak sorun, üyelerin ABD veya İsrail ile olan bireysel ilişkilerinin ötesine geçiyor. Asıl sorun ittifakın kendi içinde yatıyor ve İran ile bir başka BRICS üyesi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Körfez ülkeleri arasındaki yapısal rekabetten kaynaklanıyor. İki taraf arasındaki stratejik uçurum, kolayca kapatılabilecek gibi değil. İran, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana kendisini ABD'ye karşı konumlandırırken, BAE ve diğer Körfez ülkeleri uzun süredir Washington'ın ortağı olmaya devam ediyor.
BRICS grubunun çatışmaya ilişkin net bir tutum sergileme beklentisi, sağlam gerçeklere dayanıyor. Şu anda grubun başkanlığını yürüten Hindistan, Tahran ve Abu Dabi’nin her ikisinin de kabul edeceği bir bildiri hazırlayabilse dahi bu bildirinin değeri üzerine yazıldığı kağıt parçası kadar bile olmayabilir.
Dayanışmanın zorluğu, üyelerin Washington ile olan bireysel ilişkilerinin ötesine geçiyor. Zira sorun, BRICS bloğunun kendi içinde yatmaktadır ve üye ülkeler arasındaki yapısal rekabetten kaynaklanıyor.
Batı’ya karşı ortak çıkarlar ve paylaşılan mağduriyetler konusunda genel bildirgelere imza atmak bir şey, üyeler arasında yaşanan gerçek çatışmaları yönetmek ise bambaşka bir şeydir. Bundan dolayı Batı’nın gücüne karşı bir meydan okuma olarak kurulan bu grup, bugün kendisini Washington’ın İran’a karşı düzenlediği saldırıların ve Tahran’ın Körfez ülkelerine verdiği yanıtın sadece bir seyircisi olarak buluyor.
Büyük dayanışma projeleri genellikle benzer bir yol izler. Bu projeler, bölgesel, dini, ideolojik ya da jeopolitik olsun, ortak bir kimlik aracılığıyla ulus devletin ötesine geçen bir vaatle başlar. Bu projeler, kolektif mağduriyet anlarında, birliğin retoriğinin güçlü olduğu ve dayanışmanın bedelinin düşük kaldığı zamanlarda gelişir. Ancak, gerçek bir kriz hükümetleri kolektif mesele ile kendi ulusal çıkarları arasında seçim yapmaya zorladığında, bu projeler çatlamaya başlar.
1919 yılında Vladimir Lenin önderliğinde dünya çapında komünist devrimi yaymak amacıyla Moskova'da kurulan uluslararası sosyalist örgüt Komünist Enternasyonal (Komintern) örneğine bir göz atalım. Bu örgütün kafa karışıklığı, 1939 yılı ağustosunda Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin'in Nazi Almanyası ile Molotov-Ribbentrop Paktı imzaladığında su yüzüne çıktı. Bir gecede, dünyanın dört bir yanındaki komünist partilere, faşizmi düşman olarak değil, tarafsız bir güç olarak görmeleri emri verildi.
Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, sınır ötesi dayanışma vaadiyle kurulan büyük örgütler, BRICS’in şu an karşı karşıya kaldı aynı sınavla defalarca kez karşı karşıya kaldı
Bundan iki yıl sonra Almanya, Sovyetler Birliği'ni işgal ettiğinde, Moskova aniden rotasını değiştirdi ve ABD ile İngiltere'nin müttefiki oldu. Sovyet politikası, ‘tek ülkede sosyalizm’ doktrininin, Sovyet ulusal çıkarlarının nihayetinde uluslararası işçi sınıfı dayanışmasının üstesinden geleceği anlamına geldiği gibi basit bir gerçeği ortaya çıkardı. Bu gerçek, Komintern'i anlamsız hale getirdi ve bunun üzerine Stalin, 1943 yılında örgütü resmen feshetti.
Asya birliği fikri, emperyalizme karşı ortak bir bölgesel tepki doğurmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin, İmparatorluk Japonya’sıyla karşı karşıya gelmişti. Hint milliyetçileri Britanya’ya, Endonezyalılar Hollanda’ya, Çinhindi (ya da Hindiçin) halkı ise hem Fransızlara hem de Japonlara karşı mücadele ediyordu. Bazıları, Avrupa sömürgeci güçlerine karşı Japonya'dan, hatta Almanya'dan destek istemeye hazırken, diğer milliyetçiler, Japonya'ya karşı Batı'dan destek almaya çalışıyordu.
Arap milliyetçiliği de benzer bir yol izledi. Mısırlı lider Cemal Abdül Nasır’ın birleşik bir Arap ulusu vizyonu, 1958’de Mısır ve Suriye’yi tek bir merkezi devlette birleştiren ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla zirveye ulaştı. Ancak bu birleşme sadece üç yıl sonra dağıldı. Bu başarısızlığın nedeni dış baskı değil, Suriye'nin Mısır'ın hakimiyetinden duyduğu hoşnutsuzluktu.
Aynı şekilde, Arap hükümetleri, dayanışmalarını somutlaştırması beklenen Filistin meselesinde ortak hareket etmekte zorluk çekti. 1973 petrol ambargosu, Arap iş birliğinin en etkili adımlarından biri olmaya devam etse de bu birliğin geçici olduğu ortaya çıktı. Birkaç ay içinde, Mısır ve Suriye'nin İsrail'e yönelik saldırısını desteklemek için bir araya gelen ittifak, ulusal çıkarların çatışması nedeniyle dağılmaya başladı.
Ardından, 1990 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle Arap siyasi birliği fikrine bir başka büyük darbe indi. Bir Arap ülkesi başka bir Arap ülkesine saldırmış ve Arap dünyası bu konuda şiddetli bir şekilde bölünmüştü. O tarihten bu yana, Arap Birliği (AL) çoğu zaman bölgedeki krizlere karşı seyirci konumunda kaldı.
Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Kahire ile Şam arasında kurulan birlik, kurulmasından 3 yıl sonra Suriye'nin Mısır'ın hakimiyetinden duyduğu hoşnutsuzluk nedeniyle çöktü.
Son gelişmeler bu eğilimi bir kez daha pekiştirdi. Hamas’ın 2023 ekiminde İsrail’e düzenlediği korkunç saldırının ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik ağır askeri harekâtına karşı Arap dünyasından toplu bir tepki gelmedi. Mısır ve Ürdün, İsrail ile barış anlaşmalarını sürdürdü. Abraham (İbrahim) Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkiler kuran BAE ve Bahreyn de bu ilişkileri devam ettirdi. Filistin'e yönelik Arap dayanışması güçlü bir siyasi duygu olarak kaldı, ancak nadiren kararlı eylemlere dönüştü.
İslam birliği de çok daha iyi sonuçlar elde edemedi. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu 57 ülkeyi bünyesinde barındırıyor ve birlik söylemleriyle dolu bildiriler yayınlıyor. Ancak İslam dünyasındaki siyasi gerçeklik bambaşka bir hikâye anlatıyor. İran ve Irak, 20. yüzyılın en uzun ve en kanlı savaşlarından birini yaşadı. Libya ve Sudan, Müslüman çoğunluğa sahip rakip güçlerin çatışma alanlarına dönüştü. Suudi Arabistan ve İran da bölge genelinde vekiller aracılığıyla uzun süreli bir rekabet yaşadı. Bugün, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının şiddetlenmesi ile bu çatışma yeni bir aşamaya girdi.
Pratik iş birliğine dayanan bölgesel örgütler de bu sınırların çok uzağında değildi. Geniş çapta en başarılı bölgesel oluşumlardan biri olarak görülen Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN), oybirliği ilkesine göre hareket ediyor. Ancak bu kural, çoğu zaman örgütün işleyişini felce uğratıyor. ASEAN'ın kurucu üyelerinden ve şu an dönem başkanlığını yapan Filipinler, son on yıl boyunca Güney Çin Denizi'nde Çin'in yoğun baskısıyla karşı karşıya kaldı. Ancak ASEAN, bölge ile Çin arasındaki derin ekonomik bağlar ve Çin'i grubun iki üyesi olan Kamboçya ve Laos ile birleştiren yakın stratejik bağlar nedeniyle Pekin'i toplu olarak kınayamıyor.
Latin Amerika'da ise başka bir güncel örnek göze çarpıyor. Geçtiğimiz ocak ayında ABD'nin Venezuela'ya müdahale edip Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu gözaltına alması üzerine, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) acil bir toplantı düzenledi. Ancak Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei ve diğer bazı aşırı sağcı hükümetlerin iktidarda olduğu ülkeler, Washington'ın bu adımını kınamaya karşı çıkması üzerine toplantı bir anlaşmaya varılamadan sona erdi.
BRICS şu anda aynı yolu izliyor gibi görünüyor. Mevcut başkan olarak Hindistan, kriz sırasında İran Dışişleri Bakanı ile temaslarını yoğunlaştırdı; ancak bunun amacı ortak bir yanıt organize etmek değil, Hürmüz Boğazı üzerinden Hindistan gemilerinin güvenli geçişini sağlamaktı.
ASEAN, bölge ile Çin arasındaki derin ekonomik bağlar nedeniyle Pekin'i toplu olarak kınayamıyor.
Küresel sistem, özünde, egemen ulus devletlerden oluşmaya devam ediyor. Hükümetler, somut çıkarları olan güvenlik ve refah gibi iç kuralları karşısında hesap verebilir durumdalar. Sınır ötesi dayanışma siyasi söylemlere ilham verebilir, ancak ‘hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’ görüşüne dayanan kolektif güvenlik uğruna ulusal çıkarları feda etmek halen zor bir mesele olmaya devam ediyor.
Arap Birliği, ASEAN, BRICS, Komintern, CELAC ile İİT, hepsi mümkün olan en geniş ifadelerle kaleme alınmış ortak hedefler üzerine kuruldu. Ancak bu, büyük bir çatışmanın ortasında ortak bir eylem ortaya koymakta yetersiz.(Raja Mohan-Al Majalla)
Son güncellenme: 16:34:28



































































































































































































