Kolonyal Düzen ve ‘Çözüm’ Arayışının Çıkmazı

Devlet, Kürd meselesini çözmeden yönetebileceğine inanıyor; fakat yüz yıllık deneyim bunun mümkün olmadığını defalarca gösterdi. Bastırılan her dönem, daha büyük siyasal kırılmalar üretti.

10 Mayıs 2026 - 09:55
10 Mayıs 2026 - 09:55
 0
Kolonyal Düzen ve ‘Çözüm’ Arayışının Çıkmazı

Türkiye’de Kürd meselesi üzerine yürütülen tartışmaların en temel sorunu, meselenin tarihsel ve siyasal niteliğinin bilinçli biçimde tersyüz edilmesidir. Devlet aklı, yüz yılı aşkın süredir Kürd,Kürdistan olgusunu demokratik bir hak ve ulusal egemenlik meselesi olarak değil; güvenlik, kontrol ve yönetilebilirlik problemi olarak ele alıyor. o nedenle Ankara’nın “çözüm”, “barış” ya da “normalleşme” söylemleri, çoğu zaman gerçek bir demokratik dönüşüm iradesinden çok, Kürd siyasal alanını yeniden dizayn etmeye dönük taktik hamleler niteliği taşıyor. 

Bugün Abdullah Öcalan etrafında yürütülen tartışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti, Kürdlerin kolektif siyasal haklarını tanımadan, anayasal eşitlik üretmeden ve Kürd kimliğini kurucu bir irade olarak kabul etmeden Öcalan’ı yeniden siyasal denklemin merkezine yerleştirmeye çalışıyor. Ancak burada amaç, Kürd meselesini çözmek değil; Kürd siyasetini devletin çizdiği sınırlar içinde yeniden kontrol edilebilir hâle getirmektir.

İktidarın son yıllarda izlediği politika bu yaklaşımın açık göstergesidir. Bir yandan “barış” ve “yeni süreç” tartışmaları dolaşıma sokulurken, diğer yandan kayyum rejimi genişletiliyor, seçilmiş Kürd siyasetçiler tutuklanıyor ve demokratik temsil mekanizmaları tasfiye ediliyor. Kürdistan ulusal egemenlik hakları tanınmıyor. Devlet Bahçeli’nin fiilen hükümet sözcüsü gibi konumlandırılması da bu yeni dönemin sembolik göstergelerinden biri hâline geldi. Türkiye’de artık klasik anlamda bir iktidar-koalisyon ayrımı değil; güvenlik eksenli bir devlet blokunun ortak yönetim modeli ortaya çıkmış durumda.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Devlet, Öcalan’ın hukuki statüsünü değiştirmeden, ağırlaştırılmış tecrit sistemini kaldırmadan ve hiçbir demokratik reform gerçekleştirmeden onu “siyasi koordinatör” gibi konumlandırmaya çalışıyor. Bu durum, çözüm süreçlerinde dünyada görülen örneklerden tamamen farklıdır. Çünkü gerçek müzakere süreçlerinde taraflar arasında asgari hukuki güvence oluşur; siyasal temsil meşrulaşır ve çatışmanın nedenlerini ortadan kaldıracak demokratik mekanizmalar devreye girer.

Türkiye’de ise devlet, çatışmanın nedenlerini değil sonuçlarını yönetmeye çalışıyor. Bu nedenle yürütülen her “çözüm” tartışması kısa sürede yeniden güvenlikçi politikalara dönüyor. Aslında bu yaklaşım yalnızca Türkiye’ye özgü değil. İran, Suriye ve Irak’taki merkezi rejimlerin Kürd meselesine bakışı da büyük ölçüde aynı zihinsel kodlardan besleniyor.

Bölgedeki dört devlet arasında tarihsel, mezhepsel ve jeopolitik rekabetler bulunsa da konu Kürdler olduğunda ortak bir refleks açığa çıkıyor: Kürdlerin siyasal statü kazanımını engellemek.

Bu durum tesadüf değildir. Çünkü Ortadoğu’daki dört ulus-devlet, Kürdlerin inkârı üzerine inşa edildi. Kürdlerin kolektif varlığının kabulü, yalnızca bir etnik grubun hak kazanımı anlamına gelmiyor; aynı zamanda mevcut merkeziyetçi devlet yapılarının sorgulanması sonucunu doğuruyor. Bu nedenle Kürd meselesi, bölgedeki rejimler açısından yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda rejim krizidir.

Rojava deneyimine yönelik sert müdahalelerin arkasında da bu korku yatıyor. On yıl boyunca savaş koşullarında inşa edilen özerk yönetim modeli, yalnızca askeri bir yapı değil; Kürd kültürel kodlarından kadın temsili ve seküler toplumsal örgütlenme açısından Ortadoğu’daki klasik, gerici iktidar anlayışına alternatif bir siyasal deneyim oldu. Ankara’nın “entegrasyon” söylemi altında yürüttüğü politika ise bu yapıyı sadece Kürd etnik realitesinden dolayı etkisizleştirme ve Şam merkezli cihatçi bir denetim mekanizmasına bağlamayı hedefledi.

Bu noktada sıkça gözden kaçırılan bir gerçek var: Kolonyalizm yalnızca askeri işgal biçiminde işlemez. Günümüz sömürgeci yönetim modeli gibi çoğu zaman ekonomik bağımlılık, siyasal denetim, kültürel baskı ve güvenlik paradigması üzerinden kurulur. Kürd meselesinde de tam olarak böyle bir yapı mevcut. Kürdistan coğrafyası onlarca yıldır yoğun askeri kontrol altında tutulurken, ekonomik kaynaklar merkezî yapılara aktarılıyor; siyasal temsil bastırılıyor ve toplum sürekli “iç tehdit” söylemiyle kriminalize ediliyor. Böylece devlet, kendi varlığını sürekli bir güvenlik krizine bağlayarak meşrulaştırıyor. Oysa dünyadaki başarılı çatışma çözümü örnekleri bunun tam tersini gösteriyor.

Güney Afrika’da apartheid rejimi siyasal eşitlik temelinde çözüldü. Kuzey İrlanda’da ise İngiliz devleti, İrlanda ulusal iradesini yok sayarak değil; onu tanıyarak çatışmayı sonlandırabildi. Gerry Adams gibi aktörler meşru siyasi muhatap hâline gelirken, mahkûmlar serbest bırakıldı ve silahlı yapı siyasal zemine taşındı.

Türkiye’de ise hâlâ temel soru cevapsız bırakılıyor: Kürdlerin kolektif siyasal varlığı, ulusal egemenliği tanınacak mı? Bu soru yanıtlanmadan yapılan her “çözüm” tartışması, kaçınılmaz olarak taktik bir devlet operasyonuna dönüşüyor. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış, eşit siyasal aidiyetin kurulmasıdır. Kürdlerin egemenlik hakları, anadil eğitimi, demokratik temsili iradesi tanınmadan kurulacak her model geçici olmaya mahkûmdur.

Bugün Türkiye’nin temel açmazı da burada yatıyor. Devlet, Kürd meselesini çözmeden yönetebileceğine inanıyor; fakat yüz yıllık deneyim bunun mümkün olmadığını defalarca gösterdi. Bastırılan her dönem, daha büyük siyasal kırılmalar üretti. Dolayısıyla mesele artık yalnızca bir güvenlik ya da terör meselesi değildir. Mesele Kürdistan ulusal hakların kabuludur. Çünkü Kürd meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün görünmüyor.

[email protected]

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 1899 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 22:41:38