Ortada Ne İdris-i Bitlisi Gibi Alim, Ne de Muhatap Alınan Kürd Mirleri Var

Tek parti dönemine özlem duyanlar ile adına "ulusalcı sol" ne denirse densin) çözülemeyeceği bir gerçek. Bunu Kürd ulusu geçmiş yaşadıkları ve yaşatılanlar ile çok iyi biliyor. Çok acı çekildi, çok bedel ödendiği de doğrudur. İki taraftan d7a toprağa gençler verildi ve analar ağladı. Acıları kıyaslamak, yeniden kanatmak doğru olmasa da yıllarca sürdürülen, “Düşük Yoğunluklu" Kirli Savaş'ın bedelini maddi ve manevi kayıpları ile en fazla Kürd halkı ödedi.
"Cenaze gelmiyor" sevinelim, ancak var olan Türkiye’nin Kürd sorununa değinmeden bir yere varılamayacağını da anlamamız gerekir.
5 nolu cezaevi cehennemi yaşayanlar bile Türk halkına düşman olmadığı halde batıya ekmek parası için gitmek zorunda kalan Kürd emekçiler yıllardır uygulanan önyargı ve ötekileştirme politikası sonucu saldırıya uğruyorlar. Yıllarca Kemalizm'in uyguladığı, farklı olanı ötekileştiren politikasının etkisinden olan Türk kamuoyunun önyargılarından arındırılıp sürece ikna edilmesi gerektiğinin ve bunun önündeki zorlukların da farkındayız.
Sürecin durup dururken değil ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, Suriye ve Ortadoğu'daki dengelerin değişmesi olasılığı ile birlikte, Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi devleti yönetenlerin aklına Kürdleri getirdiğini biliyoruz.
Yaşanan süreçle ilgili yapılan eleştirilere verilen yanıtlarda Kirli Savaş'ın yarattığı sonuçlar üzerinden Kürdler tehdit edilmemeli. Tehditler Kürdlere " Kanseri gösterip sıtmaya razı etme" anlayışıdır....
Öcalan'ın asimilasyonun devamı için ortaya attığı Demokratik Konfederalizm gibi, somut şartlara uymayan uçuk görüşleri bir tarafa bırakırsak Bahçeli'nin TBMM'de DEM Parti
yöneticileri ile tokalaşma ile başlattığı süreci birinci neden olarak Ortadoğu'da gelişmeler ile birlikte Türkiye'nin önünü açacağı, yeni fırsatlar doğurabilir diye değerlendirirsek doğru sonuçlara ulaşabiliriz....
En az bunun kadar önemli ikinci neden; Ortadoğu'da gelişmelerin sonunda Kürdistan'ın dört parçasında kazanımlara yol açabileceği endişesi ile devlet açısından kaçınılmaz olduğu için başlatıldı.
Bahçeli'nin süreçle birlikte elini taşın altına koymasını, yaratılan İsrail karşıtı politikanın nedenlerini anlıyoruz. Anlaşılır ve kabul edilemeyen Öcalan'ın süreç ile ilgili Kürd halkı adına tek başına öne çıkarılarak muhatap kabul edilmesi....
Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferini (1516) yapabilmek için Osmanlının doğu sınırlarını güven altına almak zorundaydı. Bu nedenle İdris-i Bitlisi aracılığı ile Kürdistan Mirleri ile ittifak yaptı.
Yapılan ittifakın (1514) üzerinden asırlar geçti. Süreç ile birlikte bu ittifak öne çıkarılıyor.
Yavuz Sultan Selim ve Kürdistan Mirleri ile yapılan ittifaktan kendine rol biçenler olabilir, ancak ortada ne Sultan, ne İdris-i Bitlisi gibi bir alim, ne de Kürd mirleri var.
Tartışılan süreci başlatan MHP iktidar olmayı amaçlayan bir parti değildir. Varlık nedeni geçmişte olduğu gibi, sağ ve sol ayırımı gözetmeden ülkeyi yönetenlerin, ülkeyi yönetmekte zorlandıklarında zorlukların önünü açmak.1975-76 yılında kurulan Milliyetçi Cephe ittifakında olduğu gibi AP,MSP ile 1999 yılında da DSP,ANAP ile ittifak kurar. Bu gün de hem iç, hem de dış politikada AKP'nin yanında yer alıyor....
Öcalan DEM Parti heyetiyle İmralı'da yaptığı görüşmede “Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız.” diyerek MHP'nin üstlendiği görevin benzerini Kürdistan'ın dört parçasında yeni kuracağı Apocu Hareket ile kendisine verilmesini istediği statüko ile Türkiye adına üstlenmek istiyor....
Türkiye'nin, dolayısıyla AKP'nin izlediği dış politikasını bu güne kadar hep Kürd ve Kürdistan üzerinden yorumlandı. Dış politikada Kürd ve Kürdistan sorunu olmakla birlikte süreçle birlikte çok daha fazlası amaçlanıyor.
Ülkede kaybolan orta sınıf ve giderek artan geçim sıkıntısı ve kötüye giden ekonomiye rağmen Libya ile Somali'de kurulan askeri üsler, Nijerya ve Mali ile yapılan askeri işbirliği ve savunma anlaşmaları, Pakistan, Suudi Arabistan ile yapılan Mekke Anlaşması ve son yıllarda silahlanmaya ayrılan astronomik harcamaları ile de dikkat çeken bir ülke haline geldi.
Daha önce ki bir yazımda belirttiğim gibi 2016 yılında da Husilere gözdağı vermek için Suudi Arabistan ile 400.000 kişinin katıldığı bir askeri tatbikat yapılmıştı. Bu sefer Aden Körfezi’nde petrol sevkiyatını engellemek amacıyla Husilerin molla rejimini desteklemek amacı ile yaptığı saldırılara karşı Suudi Arabistan'da 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye Cumhur Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan başbakanı Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan veliaht prensi ve başbakanı Muhammed bin Selman Suud arasında Mekke'de bir anlaşma imzalandı.
Savunma amaçlı olduğu söylenen bu anlaşmaya göre imzacı üç devletten birine yönelik herhangi bir saldırı olursa hepsine yapılmış sayılacak.
Türkiye açısından Ortadoğu'daki gelişmeler ile birlikte değerlendirince, ABD'nin onayı ile yapılan Mekke Anlaşması siyasi, askeri, stratejik ve ekonomik açıdan daha da önem kazanıyor.
Sünni İslam’ın NATO'su olarakta değerlendirilen bu anlaşma Husilere karşı olduğu kadarıyla değerlendirilse bile esas olarak molla rejimine karşı yapılmıştır. Sadece bu nedenle de olsa sonuçta İsrail'in işine yarayacağı biliniyor.
Mekke Anlaşması'ndan önce "Yüzyıl daha savaşalım küçülen biz, büyüyen İsrail olur" diyen Öcalan ABD'nin Ortadoğu'da izlediği emperyalist politikaya karşı çıkarak, molla rejiminden yana İran'ın toprak bütünlüğünü savunan açıklamalar yapıyordu.
Mekke Anlaşması'ndan kısa bir süre sonra, ağız değiştirip önce "Ortadoğu'nun kanayan yaralarına Demokratik İslam şifa olabilir" dedi. Sonra "Eğer İran rejimi Kürdistan bölgesine yönelik saldırılarını durdurmaz ve idam, yani asma politikasına son vermezse, Kürtlerin gerici molla rejimine son derece sert bir şekilde karşılık verme hakkı vardır." demeye başladı. Öcalan'ın görüş değiştirmesine neden olan Türkiye'nin Mekke Anlaşması ile değişen dış politikasıdır.
Niyet okumaya gerek yok. Çünkü Bahçeli'nin Kürdler adına "Kurucu Önder" diye ilan ettiği Öcalan'dan alınan destek ile Türkiye'nin Ortadoğu'daki gelişmeler sonrası almak istediği rolün sadece Kürdlerin entegre amaçlı olmadığı, daha büyük hedeflerinin olduğu anlaşılıyor....
Trump'ın Türkiye Büyükelçisi olmasının yanında tam yetki ile Suriye, Irak ve Lübnan'a özel temsilcisi olarak atadığı Tom Barrack'ın, Türkiye gibi Güney Kürdistan'ın Irak'tan ayrılıp bağımsız devlet olmasına karşı çıktığını, Rojava'da elde edilen ulusal kazanımlardan vazgeçip Suriye'ye entegre olmasını Türkiye'nin lehine, Kürdlerin aleyhine olmasına rağmen savunduğunu biliniyoruz.
Tom Barrack'tan aldığı destek ile Türkiye'nin de dış politikada yaptığı bütün atak ve çabalar Osmanlı'nın Ortadoğu'da kaybettiği topraklar üzerinde etkin olabilmek için Türkiye'nin yaptığı hesaplardır....
Ortadoğu'da kurulmak istenen yeni düzende Türkiye'nin hem İsrail'e hemde molla rejimine karşı olması birlikte sürdürülebilir bir politika olamaz. Savunma amaçlı olduğu iddia edilsede Türkiye Husi saldırılarına karşı molla rejimine karşı kurulan Mekke İttifakı ile izlenecek dış politikada İsrail ile aynı paralelde çizgiye geldi. Atılan bu yeni adım ile birlikte savaş sonrası Türkiye'nin yeni Ortadoğu'da almak istediği yerinin ne olacağını bekleyip göreceğiz....
Öcalan Kandil'i (silahlı mücadeleyi ve ateşkesleri) yönettiği gibi DEM Parti gibi legal uzantıları da İmralı Adası'ndan yönetiliyor.
Sağdan, soldan toparlayıp oluşturduğu paradigma ile Kürd sorununu bireysel haklara indirgeyerek ulusal haklar savunulmuyor ve savunanlara da karşı çıkıyor. İmralı Adası’ndan partiye atanan yöneticiler ile legal mücadelenin nerelere evirildiğini ibretle izledik, hala izliyoruz....
Söylendiği gibi her Türk gibi askerliğini yapan, vergisini veren Kürdler Türkiye'de her şey olabiliyor. Olabiliyor ama herkesin bildiği gibi bir türlü Kürd olamıyor.
Kürd ve ulusal hakları ile ilgili sürecin getirdiği yeni bir şey yok. Bir şey olmadığı gibi Rojava'daki kazanımlara da karşı İŞİD'ten geriye kalan çetelerin Enfal katliamını hatırlatmak amacı ile ellerinde Saddam posterleri ile Kürdlere saldırılarına göz yumuldu.
Yürütülen süreçte Öcalan'ın da desteği ile Kürdlerin ulusal talepleri bireysel taleplere indirgenmek isteniyor. Ulusal anlamda bir kabullenme yok. Cumhuriyet ile birlikte kurulan Kürd ulusunun varlığını inkara dayalı statüko aynen devam ediyor. DEM Parti'nin süreçte yer verilmeyen "Demokratik Toplum-Kürd sorununun siyasi çözümü-Yerel yönetimlerin güçlenmesi" gibi taleplere yer vermesi sadece tabanına yönelik yaptığı propagandadır. Ciddiye alınması gereken tek bir talep var, o da Bahçeli'nin de desteklediği Öcalan'a tanınmasını istedikleri statükodur....
Gerçekçi olmalıyız, "Türk'ün Kürd'den, Kürd'ün de Türk'ten ittifak yapmaktan başka alternatif ve çareleri yok" deniyorsa, kurulması istenen ittifakın önceki ittifaklar gibi olmamalı. Kalıcı olması isteniyorsa bunun temelinde iki ulusun eşit olması gibi bir karşılığı olmalı.
Kürdlerin ulusal taleplerinin karşılığının olmadığı sürecin amacına ulaşması isteniyorsa eksiklerini eleştirmek "sürece çomak sokmak, süreci zehirlemek veya sabote etmek" olarak değerlendirilmemeli....
Sürecin bir diğer amacı da bu güne kadar izlenen iç ve dış politikanın sürdürülebilmesi için AKP ve MHP Erdoğan'ı yeniden üçüncü defa Cumhur Başkanı yapmak istiyor. Daha önce de Kürd oyları için "Ver başkanlığı, al özerkliği" Selahattin Demirtaş tarafından reddedilmişti.
Bu gün iki partinin alacağı oy yine yeterli olmadığı için Erdoğan’ı başkan yapmak için Kürd oylarına ihtiyaç var. Kürdlerin oyları ile Erdoğan'ı desteklemeleri için ulusal talepleri içeren ilkeli bir pazarlık (Kürd realitesinin tanınması, ulusal kimliği ve anadilin anayasada belirtilmesi gibi) neden yapılmasın? Böyle bir anlaşma ile Türkiye demokrasisinin öndeki en büyük engel de kaldırılmış olur....
Yaşanan bütün eksikliklere rağmen süreç ile ilgili gelişmelere empati ile bakılmasını istemek yetmez. Ortada 80 sonrası Kenan Evren'in yaptırdığı darbe anayasasına karşı 12.Eylül.2010 tarihinde yapılan Anayasa Değişikliği Referandumunda olduğu gibi "Yetmez ama Evet" dedirtecek gibi bir süreç yok. TRT 6'in açılması, Andımız Marşı'nın ilkokullarda her öğrenim günü okunmasının kaldırılması, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması gibi bazı önemli adımlar atıldı. Ancak bu adımların atılmasına rağmen süreç ile birlikte Osmanlı'dan miras alınan "Hak alınmaz, verilir" anlayışı devam ediyor.
Her şeye rağmen Öcalan ve kurmak istediği Apocu Hareketin ulusal mücadeleden tasfiyesi için silahların susması gerekiyor. Sadece bunun için olsada süreç desteklenmeli bu kadar. Fazlası yok....
Türk ve Kürd halkının gösterecekleri tepkiyi bile bile neden Öcalan Kürdlerin temsilcisi payesi verilerek tek başına muhatap alınması nedenleri ile birlikte önemlidir. Öcalan muhatap alındı, çünkü; Devlet Kürd sorununu çözmek isteseydi en son başvurulacak kişi Öcalan olurdu.
DEM Parti sürecin amacını kendilerine göre yorumlarsa yorumlasınlar gerçek olan Cumhurbaşkanı'nın danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Terörsüz Türkiye" sürecinin Kürd sorununun çözümüne yönelik bir proje olmadığını açık ve net olarak ifade ediyor, nokta....
Süreç ile birlikte dillendirilen önemli konulardan biri de Kürdlere tanınacak eşit vatandaşlık hakkı. DEM Parti tarafından sürekli dile getirilen bu
konu yıllardır tekrar edilen "Türkiye'de vatandaş sayılan Kürdler her şey olabiliyor. Daha ne istiyorsunuz?" anlayışının farklı ifadesidir.
Edilen yemin, anayasanın ilk dört ve 66. maddesi değişmediği müddetçe, yıllardır PKK'nin yasal mücadeledeki uzantılarının Kürd oyları ile millet vekili olmaları bir lütuf olarak değerlendirilemez.
Savundukları ulus karşıtı görüşler ile 56 değil 250 milletvekili olsa da değişen bir şey olmayacak. Devlet buna izin verdi, çünkü dış politikada Kürd sorununun Türkiye'nin iç sorunu olduğuna dair verebileceği en güzel örnek Kürd milletvekillerinin parlamentoda olmasıdır. Bunun yanında iç politikada da İmralı'dan atanmış olanların Kürdler adına TBMM'de etkili ve yetkili olmaları kullanılan mükemmel bir malzemeydi. Yoksa buna devlet izin verilmezdi.
Anayasanın ilk dört ve 66. maddesi ve edilen yemin hala Demokles'in kılıcı gibi Türkiye demokrasisinin olduğu gibi ulusal hakların önünde de engeldir. Bu gerçek bilinmesine rağmen yıllardır bu maddelere dokunulmuyor....
Öcalan'ın muhatap alınmasının nedeni de Kürdistan'ın dört parçasında ulusal politika yapılmasına ve ulusal kazanımlara karşı çıkmasının yanında, savunduğu entegrasyon politikalarının her parçada yürütülebilmesi için devletin Öcalan'ı kullanmaya ihtiyacı var....
50 yıllık Kirli Savaş ile ulusal mücadeleye verdiği zararlardan dolayı "Kürdler mezarıma tükürecek" diyen Öcalan'ı süreç ile birlikte Öcalan’ın, bilinen tepkilere rağmen öne çıkarıp statü verilerek görevine devam ettirme çabaları bundandır....
Ancak bilinmesi gereken muhatap alınan Öcalan'ın İdris-i Bitlisi gibi birisi olmadığı ortada anlaşma yapacak Kürd mirleride yok.
Niyet gerçekten Türkiye'nin Kürd sorununu kalıcı olarak çözmek olsaydı sorunun muhatabı Öcalan değil ,Kürd kanaat önderleri, siyasi partiler ve temsilcileri olurdu....
İmralı Adası'nda olmasına rağmen 2013 yılında yaptığı çağrı ile ateşkesin ve eylemsizlik devam ettiği süreçte yine İmralı Adası'nda Öcalan'ın talimatı ile 2015 yılında başlatılan
Hendek Savaşı'nın yanlış olduğunu, yasal siyasete dönülmesi gerektiğini savunarak karşı çıkıp PKK'den ayrılanlar, PKK için çıkarılan yasanın neden dışında bırakıldı?
Yoksa onların da Demirtaş gibi yasadan yararlanmalarına Öcalan mı engel mi oldu sorusu yanıtlanmalıdır....
Yukarıda değindiğim gibi "Terörsüz Türkiye" süreci sadece PKK'nin silah bırakıp kendini feshetmesi için değil, Kürdistan'ın diğer parçalarına da müdahale etmenin önünü açıyor. İŞİD'ten geriye kalan, değişen isimlerle (HTŞ gibi) Haseke’de ellerinde Enfal Katliamı'nı hatırlatan (Kürd'ü kimyasal silahlılarla, esir aldıklarını Irak çöllerinde canlı canlı kumlara gömerek öldüren) katil Saddam Hüseyin'in posterini taşıyarak Kürdlere saldırmaya cesaret edenlerin arkasında sadece A. El Şara'mı var?
Başka bir ifade ile Rojava'da yaşayan Kürd halkı Ahmed el Şara'nın verdikleri ile yetinilmesi mi isteniyor? Yoksa Suriye'nin bekasını, bölünmez bütünlüğünü kendi bekası ve bölünmez bütünlüğü olarak mı görülüyor, veya üçüncü ihtimal uzun vadede Bakur ile Rojava arasındaki yapay sınırları kaldırmak isteyen bir Türkiye'mi var (aslında çok iyi olur) bekleyip göreceğiz.
Türkiye’nin terör sorunu Öcalan ile, Kürd sorunu da Kürdler ile görüşerek çözüler. Sürecin amacı Türkiye’nin Kürd sorununu çözmek olmadığı için ORTADA NE İDRİS-İ BİTLİSİ GİBİ BİR ALİM,NE DE MUHATAP ALINACAK KÜRD MİRLERİ (Ulusalcı düşünler) VAR
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 12:42:52




























































































































































































