Çerçeve yasa: Çözüm değil; çözüme giden yol da değil
Çerçeve yasa, ne bir çözüm ne de çözüme açılan bir yol niteliği taşıyor; çözüm söyleminin arkasına gizlenen yeni bir güvenlik hamlesi olarak, Kürtlerin statüleşme ihtimalini açıkça reddeden ve siyasal alanı yeniden devlet denetimine sokan bir kontrol projesidir.

Türkiye’de Meclis’e sunulan çerçeve yasa, ilk bakışta bir “normalleşme” ve “toplumsal bütünleşme” hamlesi olarak sunulsa da hukukî biçim ile siyasal içerik arasındaki fark dikkatle incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Düzenleme, Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik kapsamlı bir yol haritası sunmaktan ziyade, yalnızca silahlı çatışmayı sonlandırmaya dönük teknik bir mekanizma niteliği taşımaktadır.
Bu yaklaşım, PKK’nin silahlı kapasitesini tasfiye etmeyi hedeflerken aynı zamanda sivil Kürt siyasal alanını yeniden devletin disiplin ve gözetim mekanizmalarına çekmeyi amaçlayan bir güvenlik mimarisi kurmaktadır. Dolayısıyla yasa, demokratik müzakereyi kuran bir “çözüm süreci” olmaktan çok, PKK üzerinden Kürt siyasal alanının yeniden yapılandırılması ve sınırlandırılması yönünde devlet merkezli bir stratejinin parçası olarak okunabilir.
Bu noktada temel sorun, devletin süreci nasıl tanımladığıdır. Resmî yaklaşım, düzenlemeyi Kürt meselesinin tarihsel çözümünün başlangıcı olarak değil, “terörsüz Türkiye” ve “iç kalesi tahkim edilmiş devlet” söylemi içinde konumlandırmaktadır. Böylece sorun, bir ulusun siyasal statü talebi olmaktan çıkarılıp silahlı yapının tasfiyesi problemine indirgenmektedir. Oysa çatışma çözümü literatürü açık biçimde şunu gösterir: Bir çatışma yalnızca silahsızlandırma ve yasal düzenlemeler yoluyla yönetilemez.
Temsil, tanınma ve eşit siyasal statü gibi temel sorunlar çözümsüz bırakıldığı sürece, silahların susması kalıcı bir barış üretmez. Çatışmanın yapısal nedenleri ele alınmadığında güvenlik merkezli düzenlemeler geçici bir istikrar sağlayabilir; ancak siyasal eşitlik ve kapsayıcı müzakere mekanizmaları kurulmadıkça sürecin sürdürülebilirliği her zaman kırılgan kalır. Yasal düzenlemeyle uzun yıllardır hapiste tutulan politik mahkûmlar serbest bırakılsa bile, yeniden tutuklanma ya da siyaset yasağına takılma ihtimali her zaman varlığını korumaktadır.
PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırması, Kürt siyasal tarihi açısından uzun süredir ertelenmiş bir eşik olarak değerlendirilmelidir. Kürt toplumunun farklı siyasal çevreleri yıllardır silahlı mücadelenin Kürt halkına kalıcı bir statü, diplomatik meşruiyet veya kurumsal kazanım sağlamadığını; tersine Türkiye’de güvenlikçi devlet pratiğini yeniden ürettiğini dile getirmekteydi. Buna karşın PKK ve liderliği, bu eleştirileri uzun yıllar boyunca dikkate almadı.
Bölgesel denklem
Sürecin zamanlaması da devletin siyasal niyetini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bölgede Hamas–İsrail savaşıyla başlayan jeopolitik dönüşümler, Suriye rejiminin çöküşü ve Rojava Kürdistanı’nın kalıcı bir özerk–kurumsal yapıya evrilme ihtimali ve Kürt hareketlerinin uluslararası topluma ilişkileri Ankara açısından Kürt meselesinin artık yalnızca Türkiye içi bir asayiş sorunu olarak görülemeyeceğini göstermiştir. Güney Kürdistan’daki federal yapının varlığına, Rojava’nın kurumsallaşmış bir siyasal özne olarak ortaya çıkma olasılığı da eklenince devlet, PKK lideri Abdullah Öcalan üzerinden süreci başlatmıştır. İran’daki savaş dinamiği de bu tabloya eklenince Türkiye’nin klasik bölgesel Kürt statüsü kaygısı daha da derinleşmiştir.
Bu nedenle bugün yürütülen süreç, Kürt sorununu çözmeye değil; Kürtlerin üç parçada ortaya çıkabilecek siyasal kazanımlarını birbirinden yalıtmaya ve bunları sınırlandırmaya yöneliktir. Başka bir ifadeyle mesele, “Kürt sorunu çözülüyor mu?” sorusundan ziyade, “Kürtlerin bölgesel statüleşme ihtimali nasıl kontrol altına alınabilir?” sorusunda düğümlenmiştir.
Öcalan hattı
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı fesih ve silah bırakma açıklaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kürtlerin bağımsızlık, federasyon, siyasal ve kültürel özerklik taleplerinin “günümüz sosyolojisine uygun olmadığı” yönündeki yaklaşım, Kürt toplumunun ulusal gerçekliğinden ziyade devletin perspektifini yansıtan bir tez niteliğindedir. Bu formül, Rojava Kürdistanı’nda geleceği belirsiz olan cılız özerk kurumları ve Irak Kürdistanı’ndaki federal hakları görünmez kılmakta; Kürtlerin fiilen yaşadığı statü deneyimini yok sayarak tüm Kürt coğrafyasına tek bir “sosyolojik gerçeklik” dayatmaktadır. Böylece siyasal bir mühendislik çerçevesi oluşturulmaktadır.
Daha açık ifade etmek gerekirse, Öcalan üzerinden kurulmaya çalışılan hat, adil bir barış mimarisinden çok, Kürtlerin statü taleplerini sınırlayan bir disiplin ve fren mekanizması işlevi görmektedir. Devlet, Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisini kullanarak Kürt toplumuna şu mesajı vermektedir: Silahlı mücadele sona ersin ve siyasal statü talepleri geri çekilsin. Sorunun düğüm noktası tam da buradadır. Evet, silahlı mücadele sona ersin; ancak aynı zamanda Kürtlerin ulusal kolektif hak ve statü talepleri de gündemde kalsın. Bu ikili yaklaşım, sürecin barıştan çok siyasal kontrol üretmeye dönük olduğunu göstermektedir.
Dünya örnekleri
Kuzey İrlanda, Aceh, Güney Afrika ve Kolombiya örneklerinde barış süreçlerinin başarıya ulaşması, yalnızca örgütlerin silahsızlanmasına değil; aynı zamanda üçüncü taraf garantörlüğüne, siyasal tanımaya, izleme mekanizmalarının kurulmasına ve taraflar arasındaki asimetrinin azaltılmasına bağlıydı. Türkiye örneğinde ise bunun tam tersi bir tablo ortaya çıkmıştır. Ne devlet ne de Öcalan çizgisi, süreci bağımsız bir üçüncü tarafın denetlediği, uluslararası meşruiyeti olan bir müzakere hattına taşımayı tercih etmedi. Bu durum tesadüfî değildir; zira üçüncü taraf yalnızca teknik bir kolaylaştırıcı değil, aynı zamanda hakikat ile oyalama ve propaganda arasındaki mesafeyi görünür kılan bir denetim unsurudur.
Devletler, özellikle etnik-siyasal çatışmalarda, üçüncü taraf müdahalesini çoğu zaman “ulusal egemenliğe müdahale” gerekçesiyle reddeder. Türkiye’de yürütülen süreç de bu nedenle “milli ve yerli” bir çözüm modeli söylemi altında dış denetimi dışlayan bir mantığa oturtulmuştur. Bu yaklaşım, müzakere sürecinin kurumsal güvencelerden ve şeffaflıktan yoksun kalmasına ve taraflar arasındaki güç asimetrisinin derinleşmesine yol açmıştır.
Karşılaştırmalı örnekler bu noktada oldukça öğreticidir. Kuzey İrlanda’da 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması, tarafların birbirini bütünüyle ikna etmesiyle değil; güç paylaşımı, kimlik tanınması ve dış garantörlük mekanizmalarıyla işledi. Taraflar kendi tarihsel hakikatlerinden vazgeçmedi; aksine siyasal temsil alanı genişletildi. Aceh’teki Helsinki süreci, silahlı hareketin tasfiyesinden önce yerel özerklik ve siyasal entegrasyon güvenceleri üretti. Güney Afrika’da müzakere, yalnızca silah bırakma değil, yeni anayasal düzenin kurulması ve siyasal eşitliğin sağlanması anlamına geliyordu. Kolombiya’da FARC süreci ise kırsal eşitsizlikler ve siyasal katılım başlıklarıyla birlikte ele alındı.
Dolayısıyla başarılı çatışma çözümü örneklerinde “önce statü, sonra silahsızlanma” ya da “önce silahsızlanma, sonra statü” gibi doğrusal bir model değil; çoğu zaman bu iki başlığın eşzamanlı ve karşılıklı güvence altına alınması söz konusudur. Oysa Türkiye’de yürütülen süreçte Kürt sorunu tartışması, “Türkiye’nin demokratikleşmesi” söylemi altında konjonktürel ve kurumsal güvenceden yoksun bir çerçeveye sıkıştırılmış; halk deyişiyle, kervanın yolda düzülmesine bırakılmıştır.
PKK / DEM siyasal hareketinin Kuzey Kürdistan’da geniş bir toplumsal tabana sahip olması, diğer Kürdistanlı siyasal çevreleri görüş belirtmeye ve Kürt ulusal-demokratik mücadelesine yönelik olası tuzaklara dikkat çekmeye zorlamaktadır. Toplumsal karşılığı olmayan bir hareket söz konusu olsaydı, bu denli yoğun bir tartışma ortaya çıkmazdı. Tam da bu nedenle DEM ve PKK çevresi, diğer Kürt siyasal aktörleri tarafından eleştirilmektedir. Tartışmanın yoğunluğu, hareketin niteliğinin yanı sıra; güç yoğunluğundan, sahip olduğu toplumsal tabandan ve Kürt ulusunun gelecekte nasıl bir statü altında yaşayacağına ilişkin kaygıların derinliğinden kaynaklanmaktadır.
Son tahlilde Türkiye’deki süreç ve çerçeve yasa, Kürt sorununun çözümüne dair kapsayıcı bir demokratik proje değil; bölgedeki jeopolitik altüst oluşların Kürtlere Suriye ve İran’da, Irak’takine benzer bir statü elde etme ihtimali karşısında ortaya çıkmış bir kontrol refleksidir. Bu açıdan devletin yaklaşımı, Kürtlerin statü taleplerinin bölgesel düzeyde sınırlandırılması olarak okunabilir. Devletin niyeti, Kürt meselesini çözmekten çok, onu yönetilebilir sınırlar içinde tutmaktır. Öcalan hattı da bu strateji içinde Kürtlere “kolektif hak ve statüden vazgeçiş” dayatan bir kanal işlevi görmektedir.
Dolayısıyla tartışmanın merkezindeki soru şudur: Türkiye’deki süreç, çatışmayı demokratik yollarla çözmeye mi yöneliyor, yoksa statü talebini bastıran bir yönetim tekniğine mi dönüşüyor?
Mevcut göstergeler ikinci ihtimali güçlendirmektedir. Gerçek bir çözüm isteniyorsa, üçüncü taraf denetim mekanizmaları kabul edilmeli; Rojava Kürdistanı’nda Kürtlerin statü elde etme süreçlerine ve İran’da Kürtlerin başkaldırılarına müdahale edilmemeli; Kürtlerin kolektif statü hakkı tartışmanın merkezine alınmalı ve müzakere dili güvenlik ekseninin dışına çıkarılmalıdır. Aksi hâlde tarih, bu çerçeve yasayı bir çözüm girişimi olarak değil, Kürt statüsünün ertelenmiş bir inkârı olarak kaydedecektir.
X: cetin_ceko
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 11:52:10





























































































































































































