Sömürgecinin ve Sömürgeleştirilenin Anatomisi Üzerine Bir Analiz- 3

Beyazlaşmaya Karşı Direniş: Kırmızı Sakallı Karınca ve Mela Mistefa Barzanî

29 Kasım 2025 - 21:47
29 Kasım 2025 - 21:47
 0
Sömürgecinin ve Sömürgeleştirilenin Anatomisi Üzerine Bir Analiz- 3

Yaşar Kemal özgürlük, ancak belleğini koruyan bir halkın kendi elindedir diyerek bu anlatımıyla, dilin, belleğin ve direnişin birbirine bağlı olduğunu vurgular.

Yaşar Kemal, romanında karıncalar için çizdiği karamsarlık atmosferinin içinde umudu bütünüyle silmez. Karıncaların dilini yeniden hatırlaması ve unutulmuş türkülerini söylemeye başlaması, kültürel yeniden doğuşun işaretidir. Umut, burada yalnızca bir duygusal tepki değil, politik bir eylemdir. Direniş, geçmişi hatırlamak ve hafızayı korumakla başlar. Bu nedenle romanın sonundaki birleşme sahnesi, sadece zafer değil, sömürge ulusların yeniden kendini hatırlayarak özgürleşmesinin sembolüdür. Direniş, dilin ve belleğin korunmasıyla mümkündür.

Yaşar Kemal, bu eserinde betimlediği anlatı biçimini bir “tanıklık mekânı”na dönüştürür. Hayvanlar aracılığıyla anlattığı bu dünya, aslında insanın kendi doğasının ve sömürgecilik olgusunun aynasıdır. Filler, güç hırsının ve sömürgeci tahakkümün cisimleşmiş hâlidir; karıncalar ise tarih boyunca bastırılmış, dilinden ve toprağından koparılmış, sömürgeleştirilmiş ulusların sembolüdür. Bu nedenle roman, yalnızca Türk edebiyatında bir tür yeniliği temsil etmez; aynı zamanda Kürd ulusunun kolektif bilincine ve tarihsel hafızasına tutulmuş bir aynadır.

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, karanlık bir gelecek tasvirinin ötesine geçerek sömürgecilik sonrası yaşananları anlatan bir tanıklığa dönüşür. Karıncaların kendi dillerine, tarihine ve kimliğine dönme mücadelesi, Kürdlerin uzun tarihsel serüvenini yansıtır. Dilin yeniden canlanması, hafızanın yeniden hatırlanması ve birlik çağrısı, romanı bir “kurtuluş metni” hâline getirir. Yaşar Kemal burada bir uyarıdan çok daha fazlasını yapar: O, sessizleştirilmiş bir ulusun dilini yeniden konuşturur. Roman, karanlıkla çevrili bir dünyada bile umudun varlığını; sözün, belleğin ve direnişin her şeye rağmen yaşadığını haykıran bir edebî tanıklıktır.

Türkiye’de sömürgeci modern ulus-devletin kuruluş süreci, yalnızca siyasal sınırların değil, kimliklerin ve kültürel aidiyetlerin de yeniden biçimlendirildiği bir dönemdi. Cumhuriyet ideolojisi, homojen bir ulus yaratma arzusuyla “Türklük” kimliğini merkeze yerleştirdi ve diğer kimlikleri bu merkeze uyum sağlamaya zorladı.

Kürdlerin bu yeni ulusal kimliğe eklemlenmesi, gönüllü bir aidiyet değil; devletin ideolojik ve idarî aygıtları tarafından yönlendirilen bir asimilasyon süreciydi. “Beyazlaşma = Türkleşmedir” söylemi, bu sürecin özünü en yalın biçimde özetleyen bir ifadedir. Beyazlaşmak, burada fiziksel ya da estetik bir değişim değil; kimliğin, dilin ve kültürün reddedilerek egemen millet kimliğine yani Türklüğe eklemlenmesi anlamına gelir. Kürd açısından bu, kendi dilinden, belleğinden ve kolektif varlığından koparak görünmezleşmek, “makbul vatandaş” olabilmek için kendini inkâr etmektir. Böylece beyazlaşma, yalnızca sosyal statü arayışı değil; aynı zamanda varoluşsal bir teslimiyet biçimine dönüşür.

Albert Memmi, Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi adlı eserinde sömürgeleştirilmiş bireyin trajedisini anlatırken bu durumu “sömürgeleştirilenin kendi kimliğini değersiz, sömürgecinin kimliğini üstün görmeye başlaması” olarak tanımlar. Bu yabancılaşma, sömürgeleştirilenin “kendi varlığını inkâr ederek var olmaya mahkûm” hâle gelmesine yol açar. Memmi’nin bu tespiti, Kürdlerin Türkiye’de yaşadığı kimliksel çelişkiyi derin bir biçimde açıklar: Türkleşmek için beyazlaşmak ya da kendi dilinde, kültüründe ve hafızasında ısrar ederek direnişi seçmek. Kürd, devlete entegre oldukça görünürde toplumsal kabul kazanır; fakat aynı oranda kendi öz varlığından uzaklaşır. Memmi’nin ifadesiyle sömürgeleştirilen artık “kendi aynasında değil, sömürgecinin aynasında” kendini görür.

Bu kimliksel gerilim, edebiyat düzleminde en çarpıcı biçimde Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca romanında muhteşem bir anlatıya dönüşür. Filler Sultanı, mutlak iktidarını; zorbalığın ve tahakkümün egemen olduğu dünyada, despotik düzenini korkuya dayalı bir sessizlikle sürdürür. Karıncalar sayıca çok olmalarına rağmen dağınık, korkak ve itaatkârdır. Ancak içlerinden biri küçük, sakat ve topal bir karınca olmasına rağmen, korkuya boyun eğmeyip adaletin tarafında yer alır. Kırmızı Sakallı Topal Karınca, görünürde güçsüz olmasına rağmen hakikatin yanında duran direnişin simgesidir.

Yaşar Kemal’in bu alegorisi, Kürdlerin tarihsel gerçekliğiyle güçlü bir paralellik kurar: Ezilen, bastırılan, yasaklanan ama yine de belleğini, dilini ve adalet duygusunu koruyarak direnen bir ulus. Burada Kırmızı Sakallı Topal Karınca betimlemesi, Kürdistan’ın güneyinde Kürd ulusal direnişinin sembolü olan Mela Mustafa Barzanî figürüyle bir benzerlik kurulabilir. Karıncaların korkaklığı ile Kürd ulusunun sessizliğe zorlandığı dönemler arasında, topal karıncanın cesareti ile Kürdlerin tarih boyunca gösterdiği direniş arasında anlamlı bir benzerlik vardır.

Ngũgĩ wa Thiong’o’nun Beynin Sömürgeden Arındırılması adlı eserinde söylediği “Dilin sömürgeleştirilmesi, zihnin sömürgeleştirilmesinin en derin biçimidir.” sözü, bu bağlamda büyük bir açıklayıcılığa sahiptir. Çünkü dil, yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda düşünmenin, belleğin ve varoluşun alanıdır. Bir ulusun dili yasaklandığında, belleği de sömürgeleştirilir. Kürdler için beyazlaşma, tam da bu zihinsel sömürgeleştirme sürecidir: Kürdçeden uzaklaşmak, kendi tarihini unutmak, belleğini silmek ve tek tipleştirici ulusal kimliğe eklemlenmek. Buna karşılık kırmızı sakallı topal karınca gibi direnmek; dili korumak, belleği sürdürmek ve sömürgeci zihinsel düzeni reddetmek anlamına gelir.

Kürdlerin kolektif belleği, bu iki kutup arasında şekillenmiştir. Bir yanda beyazlaşarak Türkleşmenin getirdiği görünmezleşme; öte yanda kırmızı sakallı karınca gibi direnerek var olma. Devletin ideolojik aygıtları bu belleği bastırmaya çalışırken, ulusun hafızasında kuşaktan kuşağa aktarılan direniş kültürü onu diri tutar.

Beyazlaşma, Kürd kimliğinin silinmesi ve unutulmasıdır; kırmızı sakallı topal karınca ise hatırlamanın, belleği korumanın ve yeniden üretmenin imgesidir. Memmi’nin sömürgeleştirilenin öznesi, kendi benliğini sömürgecinin gözünden gördüğü anda yok olur; Ngũgĩ’nin önerdiği “beynin sömürgeden arındırılması” ise tam tersine, kendi dilinde düşünmeye, kendi hikâyesini anlatmaya ve kendi aynasında kendini görmeye dönüş anlamına gelir.

Kürdlerin özgürlük mücadelesi, tam da bu epistemolojik ve dilsel özgürleşme mücadelesidir. Bu çerçevede Yaşar Kemal’in alegorisi, yalnızca bir masal değil; bir ulusun kaderine ışık tutan bir metafordur. Filler Sultanı’nın despotizmi, sömürgeci devletin otoriter yüzünü; kırmızı sakallı topal karıncaların direnci ise ezilen sömürge halkların etik ve estetik direnişini temsil eder. Bu ikilik, Kürdlerin tarihsel serüveninde sürekli yeniden üretilmiştir: Bir yanda beyazlaşarak Türkleşme ya da Türkiyelileşme baskısı, diğer yanda belleğe, dile, tarihe ve kültüre tutunarak direniş. Kürdlerin direnişi yalnızca siyasal bir mücadele değil; aynı zamanda ahlâkî, estetik ve varoluşsal bir duruştur.

15.11.2025

İbrahim Gürbüz

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 1 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 21:47:43