Mustafa Yelkenli: Dağ Fare mi Doğurdu?

''Rapor “yetmez ama evet” denmesinden de çok uzak bir konumda. İktidarın üstenci bir bakışla hazırladığı bu rapora Kürt siyasetçilerin önem atfetmelerine rağmen tabandaki Kürtlerden nasıl bir karşılık bulacağını gelecek seçimlerde göreceğiz. Yine de iktidarın ayak sürtmesine rağmen Öcalan ve DEM’in sorun çözülecekmiş gibi umut pompalamaya devam etmeleri Kürtler’i ikna etmeye yetecek mi ?''

27 Şubat 2026 - 10:16
27 Şubat 2026 - 10:16
 0
Mustafa Yelkenli: Dağ Fare mi Doğurdu?

Önce şunu başında söylemekte yarar var. Türkiye ile Kürtlerin sorunlarının birbiriyle benzerliği yok, ilintisi de yok. Türkiye’nin sorunu başka Kürtlerin sorunu ise bambaşka. Bunları birbirine karıştırıp ortaklaştırmak Türkiye’nin bütün sorunlarını sulandırmak anlamına gelir. Türkiye’nin temel sorunu demokrasi sorunudur. Bir türlü demokratikleşememesidir. Kürtlerin sorunu ise hiçbir şekilde demokrasi sorunu ya da insan halkları sorunu değildir. Demokrasi ve insan hakları sorunu Kürtlerin varlığına tahammül etmeme anlayışının doğurduğu sorunlardır. Yani demokrasi ve insan hakları sorunu çözüldüğünde Kürt sorunu çözülmez. Kürt sorunu çözüldükten sonra Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunlar çözülebilir; Kürt sorunu Türkiye’nin demokratikleşmesini engelleyen önemli unsurların başında gelmektedir.

Kürt sorununu çözmek için Öcalan, DEM ve iktidar ile sürdürülen diyalogların  sonunda sorunla hiç ilintisi bulunmayan uydurma adı ile Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 110 sayfalık raporu yayınlandı. Bu raporun en büyük eksikliği Kürt sorununu yaratan tarihsel nedenlerden hiç söz edilmemiş olması. Bu sorunu yaratan şahsiyetlerin adları da bu sözde raporda hiç geçmemektedir. Sorunu doğuran nedenler şeffaf bir şekilde dile getirilmiyorsa eğer Komisyon sorunun çözümünden ziyade sorunun doğurduğu tali sorunların çözümü ile ilgilenmektedir. Bunların sözde çözümü asıl sorunu çözmekten uzak olacağı da çok açık. Raporun komisyonun ruhuna ve amacına uygun olarak yazıldığı her halinden belli. Çünkü başından itibaren komisyon ile Kürt cephesinin sadece dili birbirinden farklı değildi, amaçlanan hedefte oldukça farklıydı. Rapor Kürtlerin beklentisine cevap vermezken devletin istediği ve olması gereken her şeyi sıralamış gibiydi.

Kürt sorunu Osmanlıda da sorun halindeydi ama hiçbir zaman Kürtlerin demokratik haklarını inkar edilecek düzeyde değildi. Kürdistan bir bakıma adı konulmamış özerk bir siyasi yapı olarak Osmanlının bir parçasıydı. Kürtçe özgürce kullanılıp yazılıyordu. Kürt sorunu ise bizzat Mustafa Kemal’in ırkçı bir anlayışla yapay bir Türk milleti yaratmakla başladı. Kürtleri Türkleştirmek devletin temel amacı haline getirtilerek Kürtçe yasaklandı ve Kürdüm demek ciddi bir suç haline getirilerek asimilasyonun her türü acımaksızın uygulandı. Kürt sorununun ne olduğu konusu öncelikle Kürdistan’ın yok sayılması, Kürtlerin inkarı ve Kürtleri Türkleştirmek siyasetinin raporda yer almasıyla başlamalıydı. Bununla beraber yapay ve uydurma bir Türk milleti yaratma çabasının Kürt sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini giderek uluslararası bir sorun haline dönüştürdüğünü de kayıt altına almalıydı. Bununla beraber Türk ve Kürt kimliğinin tanımlamasının yapılmaması ve geçmişle yüzleşmenin gerekliliğinin raporda ayrı bir başlık altında ele alınması sorunun tanımlamasında yardımcı olabilirdi. Bunların olmaması murat edilenin Kürt sorunun çözümü olmadığını göstermeye yetiyor.

Öcalan ve DEM cephesinde yapısal ve tarihsel eksikliklerle malul bu rapora yönelik bir eleştirinin gelmemesi sanki bilinçli bir şekilde Kürt sorununun tarihsel nedenlerin yok sayılmış kuşkusunu da beraberinde getirdi. Rapora daha çok Öcalan/DEM siyasetini destekleyen ancak sürecin samimiyetinden kuşku duyan Kürt dostları ile DEM dışındaki Kürt siyasetçiler eleştirilerle beraber tepkilerini dile getirdiler. Kürt sorununa ilgi duyan ve dışardan nesnel olarak gözlemleyen birçok aydın, yazar da görüşlerini ve eleştirilerini yazarak sürecin beklentilere yanıt olamayacağını belirttiler.

Raporun içeriğine bakarken devletin Kürt sorunundan anladığı ile Kürt kamuoyunun anladığının birbirinden tamamen farklı olduğu hemen anlaşılıyor. Devlet Kürt sorunu olarak PKK eylemlerini terör olarak nitelendirip terörsüz Türkiye sloganı ile bu sorunu tamamen çözeceğini hedefine koymuş durumda ve bundan en ufak bir sapma da göstermiyor. Hedefine kilitlenmiş tüm argümanlarını ve aygıtlarını buna koşulmuş bir halde amacına varmakta kararlı gözüküyor. Öcalan/PKK ve DEM yöneticileri ise bu süreçle demokrasi ve demokratik cumhuriyeti hedeflemektedir. Her iki kesimin murat ettikleri birbirilerine zıt olmasına, ortak bir paydaları olmamasına rağmen birbirilerine tahammül etmelerini ise özellikle Kürtleri manipüle etmeye yönelik olduğunu kavrayanları karamsarlığa iterken, hala bu yapay ittifaktan umut besleyenleri de kuşkulandırmaktadır.

Bir öneri metni olan bu rapor komisyon çalışmaları, komisyonun temel hedefleri, Türk-Kürt kardeşliği tarihi, komisyonda dinlenen kişilerin analizleri, PKK’nin kendini feshetme süreci, sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri, demokratikleşme ilgili öneriler başlıklarıyla toplam yedi bölümden oluşuyor. Devletin amaç ve beklentilerine uygun bir şekilde yazılmış olmasına rağmen Kürtlerin beklentilerini karşılamaktan da uzak görünmektedir. Terörsüz Türkiye ve PKK’nin silahlarını tamamen bırakıp PKK’nin tarihe karışması Türkiye açısından sorunun tamamen çözüleceği anlamına gelirken, Öcalan/PKK ve DEM’in beklentileri sadece Öcalan’ın özgürlüğüne, kayyım atamalarına, tutuklu Kürt siyasetçilerinin cezaevinden çıkarılmasıyla sınırlı görünmektedir.  Hele hele bu raporda anadil eğitimine yer verilmemesi, Kürtçeye anayasal statü, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konusu, kayyum siyasetine son verilmesi de raporda yer almaması önemli bir eksiklik olarak görülüyor.

Kaldı ki raporda Öcalan ve DEM’i tatmin edeceği görünen son iki bölümde dile getirilen yasal düzenleme ve demokratikleşme konuları devletin yazılı olmayan şartına bağlı olduğu AKP sözcüleri ve Adalet Bakanlığı tarafından dile getirilmektedir. Bu şart PKK militanlarının silahlarını bırakılmasının MİT yetkileri tarafından somut olarak görülüp bunun kanıtlanması gerektiği şartıdır. Bu şart yerine getirilmediği takdirde yasal düzenlemelerin yapılmayacağı söylenmektedir. Oysa PKK militanlarının silahlarını bırakmaları, sivil yaşama katılmaları yapılacak yasal düzenlemelerle mümkün olabilir. Devlet yasal düzenlemeleri yapmaksızın silah bırakılmasının kanıtlanmasını ön şart olarak öne sürmesi ipe un sermek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sürece kuşkuyla bakanları haklı çıkartacak bir olguyla karşı karşıya olunduğu çok belli.  Raporun ruhuna sinmiş görünen silahsızlandırma net bir şekilde raporda görülürken militanların eve dönmeleri ve sivil hayata geçmeleri konusunda iktidar adım atmamaktadır. Bu konuda yasal düzenlemelerin hala yapılmamış olması bu muğlaklığı şüpheli duruma getirmekte, bir teslimiyet dayatılmasıyla karşı karşıya kalındığı kuşkusu ağır basmaktadır.

Bu tür gelişmelerden önce bir yol temizliği ve sürecin ruhuna zarar verebileceği her şeyin etkisizleştirilmesi sürecin selameti için gerekliyken iktidarın bir çabasının olmadığı görülmektedir. AİHM ve AYM kararlarının öncelikle uygulanması önem taşırken bu konuda en küçük bir işlem de yapılmadı. Berat ettikleri halde Ahmet Türk ve Ahmet Özer görevlerine iade edilmedi. İktidarın süreci zamana yayarak yeni anayasa yazımında, gelecek seçimlerde DEM’in desteğini sağlamak için Kürt siyasetçilerini rehin olarak kullanılması kuşkusunu derinleştiriyor. Sadece Kürt siyasetçilerini değil, DEM’in de bütünüyle esir alınması söz konusudur. İktidar Öcalan ve DEM’i seçim öncesi yazılacak olan anayasanın kabulü konusunda çaresiz bırakıp kendi safında yer almasını amaçlamaktadır. Öcalan’ın bu konuda iktidarın yanında yer alacağı anlaşılır ama DEM’in yoğun eleştiriler karşısında ne yapacağı ise belirsizliğini koruyor. Ya Öcalan’ın talimatları konusunda hareket edecek ya da tabanın sesine kulak verip bağımsız bir siyaset izleyecektir ama görünen o ki bu yapısıyla Öcalan’ın talimatının dışına çıkamayacaktır.

Raporda bir başka husus daha dikkat çekiyor. Kardeşlik sözcüğüne çok fazla vurgu yapılması... Bununla Türk-Kürt kardeşliğini devletin önemsediğini belirtmek için kullanılması raporun en komik yanı. Kardeşlik vurgusunun Kürt sorununu doğuran nedenlerinin üstünü kapatmaya yönelik olduğu görülüyor. Kaldı ki evrensel hukukta kardeşlik diye bir tanımlama yok. Eşitlik üzerinden bir tanımlama olmadığı sürece kardeşliğin hukuksal karşılığı da olamaz. Bu nedenle kardeşlik sanki bahşedilen bir nimet gibi sunuluyor. Kürtlerin kimlik tanımlaması yapılmaksızın soyut kardeşlik üstünden bir belirlemenin yapılması iktidarın samimiyetsizliğini gösteriyor.

Rapor “yetmez ama evet” denmesinden de çok uzak bir konumda. İktidarın üstenci bir bakışla hazırladığı bu rapora Kürt siyasetçilerin önem atfetmelerine rağmen tabandaki Kürtlerden nasıl bir karşılık bulacağını gelecek seçimlerde göreceğiz. Yine de iktidarın ayak sürtmesine rağmen Öcalan ve DEM’in sorun çözülecekmiş gibi umut pompalamaya devam etmeleri Kürtler’i ikna etmeye yetecek mi sorunsalı da ayrı bir tartışma konusu olmaya devam edecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

               

 

 

 

 

Bu haber toplam 654 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 11:16:25