Hunter Williamson: ABD, Suriye'de Kürt Ortağıyla İlişkilerini Neden Kesti?

ABD, IŞİD’e karşı on yılı aşkın süredir birlikte hareket ettiği Suriye Demokratik Güçleri’ni artık “zorunlu ortak” olarak görmediğini açıkladı. Washington, Suriye’de merkezi devlet yapısını esas alarak Ahmed Şara liderliğindeki Şam yönetimiyle çalışmaya hazırlanıyor.

26 Ocak 2026 - 16:08
26 Ocak 2026 - 16:08
 0
Hunter Williamson: ABD, Suriye'de Kürt Ortağıyla İlişkilerini Neden Kesti?

Aljumhuriya'da Hunter Williamson imzasıyla yayınlanan "ABD, Suriyeli Kürt Ortağıyla İlişkilerini Neden Kesti?" başlıklı bir yazıda, ABD’nin Suriye politikasının köklü bir kırılma yaşadığı dile getirildi.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarının, Washington’un Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurduğu uzun soluklu ortaklığı fiilen sona erdirdiğini ortaya koyduğu dile getirilen yazıda, Barrack'ın, SDG ile ilişkinin dayandığı zeminin “büyük ölçüde ortadan kalktığını” , ABD’nin artık doğrudan Şam yönetimiyle çalışmayı tercih ettiğini vurguladığına dikkat çekildi ve bu yaklaşımın, Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesiyle oluşan yeni siyasi denklemle doğrudan bağlantılı olduğu vurgulandı.

Yazı “ABD Kürtleri sattı” söyleminden çok, “ABD hiçbir zaman Kürtleri stratejik ortak görmedi” tezini güçlendirirken, SDG’nin ideolojik, askerî ve idari yapısındaki merkeziyetçilik ve kadro sisteminin, Washington’da savunulamaz hale geldiğine dikkat çekiliyor. Şara’nın “daha az riskli” görülmesinin temelde alternatifsizlikten kaynaklandığı öne çıkarılan yazıda, Rojava’nın neden giderek uluslararası destekten yoksun kaldığı sorgulanıyor.

Uzmanlara göre ABD, hiçbir zaman SDG’yi kalıcı bir müttefik olarak görmedi. Washington’un temel hedefi, IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve Suriye’nin merkezi bir devlet yapısına kavuşturulmasıydı. Bu hedef doğrultusunda, SDG ile kurulan ilişki taktiksel ve geçici bir nitelik taşıdı.

Yeni dönemde ABD’nin önceliği, Suriye’nin kuzeydoğusunda özerk bir Kürt yapısını korumak değil; Şam merkezli bir yönetimle istikrar sağlamak olarak öne çıkıyor. Bu durum, SDG’nin geleceğini belirsizliğe iterken, Suriyeli Kürtler açısından da tarihsel bir kırılma anlamına geliyor.

ABD’nin Suriye politikasında yaşanan son kırılma, yalnızca sahadaki askerî gelişmelerle değil, Washington’un yıllardır perde arkasında sürdürdüğü yaklaşımın artık açıkça ilan edilmesiyle anlam kazanıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, SDG ile ortaklığın “büyük ölçüde sona erdiğini” ifade eden açıklaması, bu uzun sürecin resmî teyidi niteliğinde.

Bu kırılmanın arka planını en açık şekilde ortaya koyan isimlerden biri ise, Trump’ın ilk döneminde Suriye Özel Temsilciliği görevini yürüten James Jeffrey.

Jeffrey, ABD–SDG ilişkisinin doğasını şu sözlerle tarif ediyor:

“Bu ilişki geçiciydi, taktikseldi ve işlemseldi. Amerikan destekli bir Kosova’yı Suriye’nin kuzeydoğusunda kurmak gibi bir hedefimiz hiçbir zaman olmadı.”

Bu ifade, Washington’un SDG’yi stratejik bir müttefikten ziyade, belirli bir tehdit –IŞİD– karşısında kullanılan geçici bir araç olarak gördüğünü net biçimde ortaya koyuyor.

Jeffrey’e göre ABD’nin Suriye politikasının temel referansı, 2015 tarihli BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıydı. Bu karar; birleşik, merkezi, egemen bir Suriye devletini esas alıyor, özerk ya da yarı-devletçi yapılara kapı aralamıyordu.

Jeffrey bu noktada SDG’ye verilen mesajın baştan beri açık olduğunu savunuyor:

“SDG’ye, bu ortaklığın Esad rejimi sürdüğü sürece devam edeceği söylendi. Bu ilişki, Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için değil, IŞİD’i yenmek içindi.”

Esad’ın Aralık 2024’te devrilmesiyle birlikte, ABD açısından bu gerekçe ortadan kalktı. Jeffrey’e göre bu andan itibaren SDG’nin Washington için vazgeçilmez bir rolü kalmadı.

HTŞ Detayı: Rahatsız Edici Ama Açıklayıcı

Makalenin en çarpıcı bölümlerinden biri, Jeffrey’in ABD’nin Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile yıllar öncesine dayanan dolaylı ilişkilerini açıkça dile getirmesi.

Jeffrey bu durumu şu sözlerle anlatıyor:

“İdlib’de çok sayıda operasyon yürüttük. HTŞ, hem IŞİD’e hem de El-Kaide’ye karşı savaşıyordu. Bu nedenle insani yardımlar ve diplomatik baskılarla dolaylı olarak desteklendiler.”

Jeffrey, HTŞ’nin kontrol ettiği bölgelerde azınlıklara yönelik muamelenin ve kitlesel göçlerin engellenmesinin Washington’da dikkatle not edildiğini de ekliyor:

“Açıkçası, o bölgenin yönetimi birçok kişiyi etkiledi. En azından tamamen kaotik değildi.”

Bu değerlendirme, ABD’nin Şara liderliğindeki yeni Şam yönetimiyle neden “temkinli ama istekli” bir ilişki kurduğunu anlamak açısından kritik.

SDG Neden Yalnız Kaldı?

Jeffrey, ABD’nin SDG’ye mesafe koymasının nedenlerini üç başlıkta topluyor:

“SDG kontrolündeki bölgelerin çoğunluğu Arap nüfustan oluşuyor ve bu nüfus, Kürt liderliğindeki askerî yapıdan memnun değil.”

“Suriye’nin petrol ve gaz rezervlerinin önemli bölümü kuzeydoğuda. Bunların merkezi devletin kontrolü dışında kalması sürdürülebilir değil.”

Türkiye ve Körfez ülkelerinin, özerk bir Kürt askerî yapıya karşı net tutumu Washington’da belirleyici oldu.

Jeffrey bu tabloyu net bir cümleyle özetliyor:

“ABD’nin çıkarı, silahlı ve ideolojik bir Kürt enklavını sürdürmekte değil.”

Geçici Ortaklık, Kalıcı Hayal Kırıklığı

Jeffrey’in açıklamaları, ABD–SDG ilişkisinin bugünkü çöküşünü bir “ihanet”ten çok, baştan sınırlı çizilmiş bir ortaklığın doğal sonu olarak gösteriyor.

Washington açısından yeni denklem net: Devletlerle çalışmak, Merkezi Suriye’yi esas almak, IŞİD tehdidini düşük maliyetle kontrol altında tutmak

SDG açısından ise tablo daha karmaşık: ABD’ye duyulan güvenin stratejik bir yanılgı olduğu artık açıkça görülüyor.

Jeffrey’in sözleriyle:

“Bu fırtınayı kimse istemiyor. Ama ABD, artık bu fırtınayı SDG ile birlikte göğüslemek istemiyor.”

Bu haber toplam 10508 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 18:46:02