Rojava Çıkmazı: Kürt Devletleşmesi, Tarihsel Bir Özlem ve Siyasi Başarısızlık
Rojava’daki fiilî Kürt özerk yapısının çöküşü, yalnızca askeri bir yenilgi değil; Kürt siyasi elitlerinin, halkın tarihsel devletleşme talebini kalıcı bir siyasal statüye dönüştürmedeki kronik başarısızlığının da yeni bir tezahürü olarak görülüyor.

Ocak ayından bu yana Kuzey ve Doğu Suriye’de (Rojava) fiilî Kürt özerk yönetiminin çözülmesi, Kürt dünyasında yalnızca bir yas ve öfke dalgası yaratmadı. Aynı zamanda kolektif hafızada derin izler bırakan kaçırılmış fırsatları, trajedileri ve tekrarlanan siyasal hataları da yeniden gündeme taşıdı.
Kürtler arasında giderek güçlenen kanaat şu yönde: Kürt siyasi elitleri ve liderlik yapıları, halkın temel taleplerini tam anlamıyla ifade etmekte ve bu talepleri birleşik, tutarlı bir devletleşme vizyonuna dönüştürmekte defalarca başarısız oldu. Rojava’nın uluslararası platformlardaki temsili de bu çelişkinin açık bir örneğini sundu. 23 Ekim 2019’da ABD Kongresi’ndeki bir alt komisyon oturumunda Rojava temsilcisinin hem bağımsızlığı hem de özerkliği reddedip “merkezi olmayan, birleşik bir Suriye” savunusu yapması, Kürt siyasetindeki bu muğlaklığın simgesel bir yansımasıydı.
Sorun liderlikte, irade halkta
Bu tablo, Kürt halkının devletleşme iradesinin zayıf olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, Kürt devlet talebi modern Ortadoğu’nun en istikrarlı ve süreklilik arz eden siyasal hedeflerinden biri oldu. “Kürtler hiçbir zaman devlet istemedi” ya da “bu talep marjinal bir azınlığa ait” yönündeki iddialar, tarihsel gerçekliğin bilinçli bir şekilde çarpıtılmasından ibaret.
Özellikle ABD ve Avrupa başkentlerinde faaliyet gösteren, kendilerini “Kürt diplomat” olarak sunan ancak meşruiyetten yoksun bazı çevreler, Kürt taleplerini bilinçli biçimde adem-i merkeziyetçilik ve entegrasyon söylemine indirgedi. Bu yaklaşım, başta Türkiye olmak üzere bölge devletlerinin stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir çerçeve çizerek, Kürt siyasetini “devlet dışı” ve “tehdit oluşturmayan” bir alana hapsetti.
Devlet talebinin tarihsel sürekliliği
Oysa Kürt devletleşme talepleri ne yeni ne de geçici. 1880’de Şeyh Ubeydullah’tan başlayan bu siyasal hat, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sevr Antlaşması’na, 1946’daki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ne, Molla Mustafa Barzani’nin mücadelesine ve nihayet 2017 Güney Kürdistan Bağımsızlık Referandumu’na kadar uzanan açık bir tarihsel süreklilik gösteriyor.
Mahabad Kürt Cumhuriyeti, kısa ömürlü olmasına rağmen, Kürt egemenliğinin somut bir ifadesiydi. 2017 referandumunda ise halkın yüzde 90’dan fazlasının bağımsızlık yönünde oy kullanması, devlet talebinin “elit projesi” olmadığını tartışmasız biçimde ortaya koydu.
Yapısal engeller ve siyasi hatalar
Kürt devletinin kurulamamış olması, meşruiyet eksikliğinden değil; jeopolitik kısıtlar, bölgesel düşmanlıklar ve büyük güçlerin çıkar hesaplarından kaynaklanıyor. Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş Kürt coğrafyası, bu talebi baştan itibaren bir “varoluşsal tehdit” olarak gören devletlerle çevrili.
Bununla birlikte Kürt liderliklerinin iç bölünmeleri, kısa vadeli taktik hesapları ve diplomatik zafiyetleri de bu başarısızlıkta belirleyici oldu. 2017 referandumunun ardından yaşananlar bunun en çarpıcı örneğiydi: Güçlü halk desteğine rağmen uluslararası meşruiyet sağlanamadı ve sonuç, toprak ve siyasi nüfuz kaybı oldu.
Rojava deneyimi neden sürdürülemedi?
Rojava, Kürtlerin en iddialı özyönetim projelerinden biriydi. Askeri başarı, taban örgütlenmesi ve küresel görünürlük bir araya gelmişti. Ancak bu yapı ne hukuki tanınma ne de kalıcı güvenlik garantisi elde edebildi.
Bunun önemli nedenlerinden biri, Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm modeli üzerine kurulu, devlet karşıtı ve ütopik yaklaşımın Ortadoğu’nun sert siyasal gerçekliğiyle örtüşmemesiydi. Merkeziyetçi devletler, militarize güvenlik yapıları, mezhepsel gerilimler ve büyük güç rekabeti içinde bu model geniş meşruiyet üretemedi.
Sonuçta Rojava, ne Kürtler ne de Araplar arasında güçlü ve kalıcı bir siyasal aidiyet yaratabildi.
Devlet fikri hâlâ canlı
Tüm bu başarısızlıklara rağmen Kürt devlet fikri canlılığını koruyor. Aksine, geçici özerklikler, fiilî kontrol alanları ve hukuki tanınmadan yoksun düzenlemelerin çöküşü, Kürtler arasında “kalıcı güvenlik ve onur ancak tam devletleşmeyle sağlanabilir” algısını daha da güçlendirdi.
Bu eğilim yalnızca Rojava’da değil; Irak Kürdistan Bölgesi’nde, Türkiye’de, diasporada ve sosyal medya alanlarında da gözlemleniyor.
Sonuç
Tarihsel inceleme, Kürtlerin hiçbir zaman devlet istemediği yönündeki anlatıyı açık biçimde çürütüyor. Asıl trajedi, halkın bu istikrarlı talebi ile siyasi sonuçlar arasındaki kalıcı uçurumda yatıyor.
Rojava’nın çöküşü ve 2017 referandumunun ardından ortaya çıkan tablo, Kürtler için devlet fikrinden vazgeçme değil; liderlik modellerini, stratejileri ve diplomatik araçları köklü biçimde yeniden düşünme zorunluluğunu işaret ediyor. Tarih gösteriyor ki, bu arzunun kendisi, onu bastıran tüm geçici yenilgilerden çok daha dirençli.
Son güncellenme: 17:08:00




































































































































































































