Suriye’nin İlk Sınavı: Din Özgürlüğü

Suriye’de rejim değişiminin ardından ülkenin geleceğinin, Hristiyanlar ve Kürtler başta olmak üzere en kırılgan kesimlere nasıl davranılacağına bağlı olduğu belirtiliyor. Yeni yönetimin uluslararası meşruiyet arayışı bu konuda atacağı adımlarla şekillenecek.

24 Şubat 2026 - 11:34
24 Şubat 2026 - 11:34
 0
Suriye’nin İlk Sınavı: Din Özgürlüğü
Hristiyanlar, 25 Aralık 2025'te Suriye'nin Kamışlo kentindeki Nisibisli Aziz Yakup Kilisesi'nde Noel ayinine katılıyorlar. (Orhan Qereman/Reuters)

Aralık 2024’te Suriyeli lider Beşşar Esad yönetiminin çöküşü, çağımızın en sert otoriter rejimlerinden birinin sonunu simgeledi. Yarım asır boyunca Suriye halkı kitlesel tutuklamalar, kimyasal silah saldırıları ve şehirlerin sistematik yıkımıyla karşı karşıya kaldı.

Rejimin sona ermesi yalnızca Suriyeliler için değil, bölgede barış ve istikrar görmek isteyen herkes için bir umut anı yarattı. Ancak bu umut bugün ciddi risk altında görülüyor.

Suriye’nin yeni yönetimi uluslararası tanınma ve yaptırımların kaldırılmasını isterken önünde belirleyici bir sınav bulunuyor: Hristiyanlara ve Kürtlere nasıl davranacağı. Bu kesimlerin kaderi, ülkenin dünyaya entegre olup olmayacağını ya da yalnızca baskının başka bir biçimine geçip geçmeyeceğini gösterecek.

Azınlıklara yaklaşım belirleyici olacak

Tarih boyunca dini azınlıklara yönelik muamele, yönetimlerin karakterini gösteren en açık ölçütlerden biri olarak kabul edildi. Orta Doğu’da Hristiyanlar, Ezidiler, Dürziler ve Aleviler çoğu zaman siyasi çalkantıların ilk kurbanları oldu. Suriye’den gelen ilk raporlar ise endişe verici bulunuyor.

Yeni yetkililer ılımlı bir görüntü vermeye çalışsa da hükümet otoritesi altında hareket eden silahlı grupların mezhepsel şiddet uyguladığına dair güvenilir iddiaların arttığı belirtiliyor.

Bu durum, Hristiyanlığın doğduğu topraklardan biri sayılan Suriye açısından ayrıca trajik görülüyor. İnanca göre Havari Pavlus’un Şam yolunda İsa ile karşılaştığı yer olarak kabul edilen bu coğrafya, erken dönem kilisenin de kök saldığı bölgelerden biri.

Bugün ise Suriye, Open Doors International verilerine göre Hristiyanlara yönelik baskının en yoğun olduğu ülkeler arasında yer alıyor. Esad sonrası dönemde Hristiyan nüfusun yüzde 70’inden fazlasının ülkeyi terk ettiği ifade ediliyor. Geçen yıl Şam’daki bir Rum Ortodoks kilisesine düzenlenen saldırıda 30 kişinin hayatını kaybetmesi, 1860’tan bu yana en ölümcül saldırı olarak kayda geçti.

Dini azınlıkların tacize uğramasına, yerinden edilmesine veya öldürülmesine izin veren bir Suriye’nin uluslararası meşruiyet iddiasında bulunamayacağı vurgulanıyor.

Kürtlerin durumu da kritik

Kürtlerin durumu da benzer şekilde kaygı verici görülüyor. ABD güçleriyle birlikte IŞİD’e karşı savaşan Kürt güçlerin büyük fedakârlık yaptığı hatırlatılıyor. Bu mücadele yalnızca kendi bölgelerini değil, küresel güvenliği de korumaya katkı sağladı.

Son dönemde Kürt güçlerinin Suriye devlet yapısına entegrasyonuna yönelik bir anlaşma duyuruldu. Bu gelişme olumlu karşılanmakla birlikte yeterli görülmüyor. Entegrasyonun istikrara katkı sağlayabilmesi için gönüllü olması ve anayasal güvencelerle desteklenmesi gerektiği belirtiliyor.

Yeni yönetim ve geçmiş bağlantılar

Suriye’nin yeni lideri Ahmed el-Şara ve bazı üst düzey danışmanlarının geçmişte El Kaide bağlantıları olduğuna dair kayıtların bulunduğu da hatırlatılıyor. Söylemlerdeki değişimin geçmişteki aşırılıkçı bağlantıları otomatik olarak ortadan kaldırmayacağı ifade ediliyor.

Bu nedenle yükümlülüğün Batı’da değil, Şam yönetiminde olduğu vurgulanıyor.

ABD’nin rolü tartışılıyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye’de sonsuz savaş veya ulus inşası hedefi olmadığı belirtilirken, ilişkilerin hızla normalleştirilmemesi gerektiği savunuluyor. Yeniden inşa yardımlarının ibadet özgürlüğü, hesap verebilirlik ve Kürt toplumuna güvence gibi şartlara bağlanması gerektiği ifade ediliyor.

Uzmanlara göre dini azınlıkların baskı gördüğü toplumlar istikrara ulaşmak yerine çatışma riskini büyütüyor.

Sonuç olarak temel sorunun Suriye’nin doğru yolu seçip seçmeyeceğinden çok, ABD’nin bu yönde ısrarcı olup olmayacağı olduğu belirtiliyor. Diplomatik baskı, hedefli yaptırımlar ve şartlı angajman yoluyla yeni yönetimin uluslararası meşruiyetin kazanılması gereken bir süreç olduğunu anlamasının sağlanması gerektiği vurgulanıyor.

 

Bu haber toplam 1404 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:40:15