Kolonyal Zihniyet, Biat Kültürü ve Özgür Sanat

Böylesi dönemlerde sanatçının tavrı yalnızca bireysel bir tercih meselesi değildir; aynı zamanda toplumun kültürel ve düşünsel geleceğine ilişkin tarihsel bir sorumluluktur.

22 Mayıs 2026 - 23:55
22 Mayıs 2026 - 23:55
 0
Kolonyal Zihniyet, Biat Kültürü ve Özgür Sanat

Mem Ararat şahsında yürütülen tartışmalara bakıldığında, meselenin yalnızca bir sanatçıya yönelik eleştiriden ibaret olmadığı açık biçimde görülmektedir. Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de korkuyla örülmüş sınırları aşmak, üzerlerine kurulan görünmez zincirleri kırmak ve daha özgür bir duruş sergilemek isteyen başka sanatçılar da ortaya çıkacaktır. Çünkü burada söz konusu olan durum, tek bir kişi etrafında gelişen sıradan bir tartışmanın çok ötesindedir. Tartışmaların büyük ölçüde yüzeysel ve dar bir çerçeve içerisinde yürütüldüğü görülmektedir. Oysa meselenin arka planında çok daha derin, tarihsel ve yapısal bir sorun bulunmaktadır.  

Buradaki temel sorun, Mem Ararat’ın ya da Fırat Med’in telif hakkı meselesinden çok, Kürd ulusu içerisinde zamanla oluşturulmuş biat ve müritlik kültürüne ve korku düzenine yönelik itirazdır. Çünkü sorun yalnızca dile getirilen bir görüş değil, aynı zamanda yerleşmiş bir anlayışın sorgulanmasıdır. Egemen "Kürd" siyaseti, kendisine yöneltilen eleştiri ve itirazların en aza indirildiği, herkesin aynı çizgide hareket ettiği bir yapı istemektedir. Oysa düşüncenin olduğu yerde farklı görüşler, sorular ve eleştiriler de doğal olarak ortaya çıkar.

Nasıl ki sömürgeci resmî ideoloji kendisine itiraz etmeyen, sorgulamayan ve yalnızca kendisine bağlı bir toplumsal yapı oluşturmak istiyorsa, beyni sömürgeleştirilmiş egemen anlayış da Kürd ulusu içerisinde herkesin kendilerine biat etmesini, soru sormamasını, sorgulamamasını ve eleştirmemesini istemektedir. Görüldüğü gibi yöntemler ve söylemler farklı olsa da amaç büyük ölçüde aynıdır. Her ikisi de kendileri için dikensiz bir gül bahçesi istemektedir. Çünkü mutlak bağlılık talep eden her yapı, öncelikle eleştirel düşünceyi sınırlandırmak ister.

Bu nedenle itiraz eden kişinin kim olduğu çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır. Sanatçı, yazar, akademisyen ya da herhangi bir birey fark etmeksizin, eleştirel bir tutum geliştiren kişiler itibarsızlaştırılmaya ve dışlanmaya çalışılır. Bu durumda fikirlerin tartışılmasından çok, fikirleri dile getiren kişilerin hedef hâline getirildiği görülmektedir.

Ancak burada daha derin bir sorun bulunmaktadır. Bu sorun, kolonyal zihniyetin birey ve özgür kişilik üzerindeki etkisidir. Çünkü sömürgecilik yalnızca coğrafyaları işgal eden bir sistem değildir; aynı zamanda insanların düşünme biçimlerini, hafızalarını, kendilerini algılama biçimlerini ve toplumla kurdukları ilişkiyi de etkiler. Kolonyal sistemlerin temel amaçlarından biri, düşünen, sorgulayan ve eleştiren bireylerin ortaya çıkmasını engellemek; bunun yerine itaat eden, biat eden ve kendi adına düşünme sorumluluğunu ‘sömürgeleştirilmiş lidere’ bırakan kişilikler oluşturmaktır. Çünkü sorgulayan birey, mevcut düzeni yalnızca anlamaya çalışmakla yetinmez; değerlendirmeye ve gerektiğinde itiraz etmeye de yönelir. Bu nedenle özgür birey ya da özgür sanatçı ve eleştirel düşünce, her türlü baskı, korku ve tahakküm düzeni açısından daima rahatsızlık yaratan ve sınırlandırılmak istenen sivil bir alan olmuştur.

Özgür kişilik nedir? Özgür kişilik; soru sorabilen, sorgulayabilen, eleştirebilen, itiraz edebilen, kendi aklıyla düşünebilen ve gerektiğinde en güçlü otoriteye dahi “hayır” diyebilen kişiliktir. Birey ise kendi iradesine sahip olan, düşüncesini başkasından ödünç almayan insandır. Fakat geri bırakılmış toplumlarda çoğu zaman birey değil; kul, tebaa, reaya, mürid ve köle kişilik üretilir. Bu yapılarda insan kendi adına düşünmez. “Benim yerime hakanım düşünür, sultanım düşünür, ağam düşünür, şeyhim düşünür, başkanım düşünür” anlayışı hâkim olur. Böyle bir zihniyette bireyin varlığı ortadan kalkar.

Bu tür yapılarda insan kendi aklına güvenmez, “önderliğin” aklını kendi aklı haline getirir. Kendi iradesini “önderliğine” teslim eder. Sorgulamayı ihanet, eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başlar. Oysa bireyin olmadığı yerde demokrasi de olmaz. Çünkü demokrasi iradesiz kitlelerin değil, özgür bireylerin rejimidir.

Bu nedenle şu soruların açık biçimde sorulması gerekir: Bir hareket düşünelim; o hareketin hiçbir erkek veya kadın ferdi liderini eleştiremiyor. Herkes öz eleştiri yapmak zorunda bırakılıyor ama lider hiçbir zaman öz eleştiri yapmıyor. Herkes hata yapabiliyor fakat lider asla hata yapmış kabul edilmiyor. Liderin sözü mutlak doğru sayılıyor. En küçük eleştiri bile ihanet olarak görülüyor. İnsanlar soru sorduklarında itibarsızlaştırılıyor, dışlanıyor ve cezalandırılıyor. Böyle bir yapının adı demokrasi olabilir mi? Böyle bir yapıya demokratik denebilir mi? Böyle bir yapı demokrasi ya da demokratik bir toplum oluşturabilir mi?

Siyasal literatürde bunun adı lider kültü ve otoriter-totaliter yapılanmadır. Bu tür yapılarda lider, siyasi bir figür olmaktan çıkar ve dokunulmaz bir otoriteye dönüşür. Eleştirilemeyen lider zamanla düşüncenin yerine geçer. Düşünce ölür, sorgulama ölür, birey ölür.

Son kırk yılda egemen “Kürd” siyasi hareketi etrafında şekillenen bazı anlayışların da bu açıdan ciddi biçimde sorgulanması gerekir. Çünkü birçok insan için soru sormak, sorgulamak, eleştirmek ve bağımsız düşünmek fiilen yasaklanmıştır. Toplum içerisinde hak arayan, eleştiren ve farklı düşünen insanlar çoğu zaman dezenformasyona ve itibarsızlaştırmaya maruz bırakılmıştır.

Mem Ararat’a yöneltilen tartışmalar da bu bağlamda okunmalıdır. Çünkü Mem Ararat’ın söylediği şey özünde çok basittir: “Ben kimsenin kölesi değilim. Ben sanatımı özgürce yaparım.” Aslında bu söz yalnızca bireysel bir çıkış değil, kolonyal zihniyete karşı bir itirazdır. Çünkü sömürgeleştirilmiş zihin bireyi sevmez. Sorgulayan insanı sevmez. Kendi adına konuşan insanı sevmez. İtaat eden insanı sever.

Mem Ararat’a “Şehitler olmasaydı sen bu kadar ünlü olmazdın” diyenlerin önce şu sorular üzerinde düşünmesi gerekir: Şehit olan gençler neden yaşamlarını yitirdi? Hangi idealler uğruna yola çıktılar? Onları bağımsızlık hedefiyle dağlara götürenler, daha sonra hangi siyasal hedeflere yöneldi?

Bağımsızlık idealiyle yola çıkan bir genç, sonrasında “Türk devletiyle demokratik birlik kuruyoruz” söylemiyle karşılaştığında bunu sorgulamaz mı? Eğer amaç demokratik bir Türkiye idiyse, neden 4000 köy boşaltıldı? Eğer hedef Türkiyelileşme idiyse, neden milyonlarca Kürd kendi topraklarından koparılarak Türk metropollerine sürüldü? Son kırk yılda Kürd ulusunun en parlak gençleri neden yaşamını yitirdi?

Cesare Pavese savaşın yıkıcı sonuçlarını sorgularken şu soruyu gündeme getirir: “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?”

Asıl üzerinde durulması gereken soru budur.

Eleştirinin yönelmesi gereken yer kendi tepelerinde “önderlik” diye kutsallaştırdıkları yapı iken, eleştiriyi soru soran, sorgulayan ve “Ben kimsenin kölesi olmam” diyen bir sanatçıya yöneltmeleri üzerinde düşünülmesi gereken asıl meseledir. Çünkü özgür bireyin ortaya çıkışı, biat kültürü üzerine kurulu bütün sistemlerin korkulu rüyasıdır. Bu nedenle bugün tartışılan yalnızca Mem Ararat değildir; tartışılan şey bireyin özgürlüğüdür.

Bilindiği üzere; eleştirinin, soru sormanın ve sorgulamanın olmadığı toplumlarda bilim, felsefe ve sanatın gelişmesi mümkün değildir. Çünkü düşünsel ve sanatsal üretim ancak özgür tartışma ortamlarında derinleşebilir. Sanatın yaratıcı gücü de ancak herhangi bir siyasi, ideolojik ya da askeri vesayet altında olmadığı koşullarda açığa çıkabilir.

Ne var ki son kırk yıldır Kürd sanatı üzerinde egemen Kürd siyasetinin ciddi bir siyasi ve askeri vesayet kurduğu görülmektedir. Bu vesayet ortamı, sanatın doğal gelişim dinamiklerini zayıflatmış; sanatçının özgür düşünmesini, eleştirmesini ve bağımsız üretim yapmasını büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Oysa böylesi bir baskı ve yönlendirme alanı oluşmamış olsaydı, bugün Kürd sanatıyla birlikte bilimsel, düşünsel ve kültürel üretim çok daha ileri bir düzeye ulaşabilirdi.

Son dönemde bazı sanatçıların bu siyasi ve askeri(!) vesayete açık biçimde itiraz etmeleri bu açıdan son derece önemlidir. Çünkü sanatın özgürleşmesi yalnızca sanatçıyı değil, ulusun düşünsel ufkunu da özgürleştirir. Vesayetin gerilediği ölçüde eleştirel düşünce gelişecek, farklı fikirler daha güçlü biçimde ortaya çıkacak ve ulus daha özgür bir zihinsel iklime kavuşacaktır.

Şivan Perwer’ın Mem Ararat ile ilgili açıklaması üzerine birkaç şey söylemek istiyorum. Kürd ulusunun ortak hafızasında önemli bir yere sahip olan ve ulusal bir ozan olarak görülen bir ismin bu konuda yaptığı değerlendirme düşündürücüdür. Özgür birey, özgür yurttaş, emek ve kolonyalizm gibi temel meseleleri geri planda bırakarak Mem Ararat meselesini yalnızca basit bir para ilişkisine indirgemek anlaşılır değildir.

Bu bağlamda Şivan Perwer’in yaklaşımı ayrıca değerlendirilmelidir. Geçmişte aynı hareket tarafından kendisine yöneltilen hakaretler, maruz kaldığı baskılar ve yaşadığı şiddet düşünüldüğünde, bugün bunların hiç yaşanmamış gibi ele alınması dikkat çekicidir.

Daha da önemlisi, Şıvan’nın gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse Rojava’da Kürd ulusunu sömürgeci Türk devleti ve sömürgeci Suriye devletiyle bütünleştirmeye ve entegre etmeye çalışan anlayışları yeterince sorgulanmaması anlaşılır değildir. Şıvan Perwer yayınladığı videoda Mem Ararat’ın tavrının ise sanki bu süreci engelliyormuş ya da Kürd birliğine zarar veriyormuş gibi sunması kesinlikle doğru değildir.

Burada asıl sorgulanması gereken, eleştiri ve itiraz hakkını kullanan bir sanatçı olmamalıdır. Asıl sorgulanması gereken, Kürd ulusunun geleceğini karartan siyasal anlayışı eleştirmek ve deşifre etmek olmalıdır.

Son olarak, Kürd sanat dünyasında Mem Ararat’a açık ve güçlü bir biçimde sahip çıkan sanatçı sayısının oldukça sınırlı olduğunu görüyoruz. Bu süreçte değerli sanatçı Delil Dilaner ve Rojin Ülker’in ortaya koyduğu tutum dikkat çekici ve önemliydi. Benzer şekilde Fırat Med de kendisine yönelik haksızlığı açık biçimde dile getirdi. Ancak sanat çevrelerinin büyük bir kısmının ya sessiz kaldığı ya da doğrudan bu vesayetçi atmosferin yanında konumlandığı görülmektedir.

Sanatsal üretimlerine, milli duruşlarına ve ulusal duyarlılıklarına değer verdiğim değerli opera sanatçısı (soprano) Pervin Chakar’ın ve usta müzisyen Nizamettin Arıç’ın Mem Ararat’a yönelik bu süreçte daha güçlü bir dayanışma göstermelerini beklerdim. Çünkü burada mesele yalnızca bir telif hakkı tartışması değildir. Asıl mesele; Kürd ulusunun üzerine kara bir bulut gibi çökmüş, özellikle Kuzey Kürdistan’da sanatçıyı, düşünceyi ve kültürel üretimi nefessiz bırakan; Türkiyeciliği, Türkleşmeyi, asimilasyonu ve entegrasyonu sürekli dayatan siyasal ve ideolojik baskı düzenidir.

Böylesi dönemlerde sanatçının tavrı yalnızca bireysel bir tercih meselesi değildir; aynı zamanda toplumun kültürel ve düşünsel geleceğine ilişkin tarihsel bir sorumluluktur. Bu nedenle sanatçıların, kırk yıldır baskı, şiddet ve ölümle oluşturulmuş korku düzenine ve içselleştirilmiş kolonyal vesayet sistemine karşı daha açık, daha cesur ve daha ilkeli bir ses yükseltmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki korku duvarı hâlâ bütünüyle aşılabilmiş değildir. Bu yüzden de beklenen ölçüde güçlü, net ve kararlı bir karşı duruş henüz ortaya çıkmamaktadır.   


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 194 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 00:55:41