62. Münih Güvenlik Konferansı ve Kürtler..

''Marco Rubio’nun dediği üzere, “Orduların soyut değil, somut hedefler üzerinde hareket etmesi gerekir..” sözünü, Kürtlerin de değerlendirmesi yerinde olur. “Komünal”, “kantonal”, “kardeşliksel”, “entegrasyon”, “kadın devrimi”, “demokratik ulus”, “demokratik modernite” vs. kavramların önüne , arkasına “demokratik” ve “radikal” kavramlarını koyarak, ulusal ve uluslararası siyasetin Kürtler açısında bir yere vardırılmadığı, sömürgeci ve jenosidal devletlerin “paradigmasını” yüklenerek yol yürünemeyeceği ve bilakis bu yaşananlarım tamamında çöktüğü aşikardır. ''

18 Şubat 2026 - 13:14
18 Şubat 2026 - 13:14
 0
62. Münih Güvenlik Konferansı ve Kürtler..

Münih Güvenlik konferansı, uluslararası güvenliği sağlamak üzere,   her yıl periyodik olarak düzenlenen  uluslararası devletlerin düzenlediği konferanslardandır. Ancak bu yılkı konferansa Çin, İran, Rusya, Türkiye,  Hindistan ve pek çok ülke, devlet ve ulus temsilcisi  katılmadı. 

Amerika ve Batı Avrupa'daki devletler katıldı. Bir de Yakın Doğu, Orta Doğu'da Avrupa ve Amerika ile aktif ilişki içinde olan devletlere çağrı yapıldı ve katılındı. 

Dünya'nın en büyük devletsiz ulusu Kürtlerinin Başûr ve Rojava temsilcileri de 62. Münih Güvenlik Konferansına davet edildi ve katıldı. Konferansta, elbette Kafkasya, İran, İsrail, Ukrayna ile ilgili de konuşuldu. Bunlara adeta satır arasında değinilerek geçildi. Tabi bu ülkelerdeki güvenliğin olmadığı, üzerinde her bir devletin ayrı ayrı dosyaları, planları, gündemlerinde yakıcı yere sahip olmadığı, yer  almadığı anlamına gelmez.

Türkiye,  62. Münih Konferans toplantılarına Kürt temsilcileri İlham Ahmed, Mazlum Abdi ve heyeti katılacağı için, "Rojava'da sorun çözüldü, şimdi Sıra Irakta. Şengal, Maxmur, Qandil ve İran.." diye işaret ederek, tehdit hedefini yayarak cevap verdi. Aslında Kürt hareketi karşısında, her şart altında şiddet esaslı bir siyaset dilini esas alan mesajlarını dışarıda kalarak 62. Münih Güvenlik Konferansı’na kadar taşıyarak böylesi bir konferansa aktüel olan  Kürt ulusal sorununa karşı tutumunu  uzaktan durarak  bir kaç gün önceden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üzerinden önceden ileti!

İran ise savaşın güncel hedefi durumunda ve ABD savaş gemilerini Hint Okyanusuna, Basra Körfezine  indirmiş vaziyette. ve bu 62. Münih Konferansında değil, Umman’da ikili heyetlerce  tartışılmadı.

İsrail, İran savaşına kendini endekslemiş ve bunun sessizliği ile fırtına öncesi tedbirler almak ile meşgul. Ancak Suriye’de, Paris görüşmelerinde aldığını almasına rağmen, Orta Doğu ve Yakın Doğu’da durulmuş değil, bu minvalde kendi güvenliği için Kürtlere statü ve ittifak siyasetinden vazgeçmediği anlaşılıyor.

Kafkasya'da Azerbaycan Konferansa dahil olurken, İran ile tarihi hesaba endeksli ve İran Azerbaycan’ı  ve Kafkasya'daki muhtemel gelişmelerin hesabı ile ABD ve İsrail ile ilişkilerini sağlamlaştırmak, Avrupa devletleriyle güvenirlilik tazeleme, ilişkilerini sağlama alarak ilerlemek üzerine diploması sahasında ve bunun zirvesi olan 62. Münih Konferansı’nda olmayı önemsediği anlaşılıyor.

Suudi Arabistan başta olmak üzere Abraham Antlaşmasına imza koymuş bütün Arap devletleri, ABD ve AB'nin çağrısı ile Konferansa dahil olmuş ve bulundukları savaş bölgesinde yerlerini sağlama alınmak üzere bulundurulmuş. Ancak bu ülkelerin sorunları ABD, AB ve bu arada İsrail cephesinde stabil olduğu için Konferansta "Sorunlar bilindiği gibi ve okey!" denilerek geçiştirildi.

Ukrayna Savaşı sorunu ise ABD ve AB açısından çokça çelişkili ve anlaşılmaz konular olduğu için pek tartışılmadığı anlaşılıyor ve cephedeki savaş daha süreceğe benziyor.

Danimarka ile ABD arasında Grönland adası krizi  de  açık alanda pek sözü edilmedi. Ancak bu sorunun  kapalı kapılar ardında çokça konuşulmadığı anlamına gelmez...

62. Münih Güvenlik Konferansı'nda, Venezuela Devlet Başkanı   Nicolas Maduro   ve eşi Cilia Flores'in  kaçırılması pek sorun edilmeden geçiştirildi.  Küba ve diğer ülkeler üzerindeki tehditler gündeme pek taşınmadı.   ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditkar, dünyanın privit liderinin "şurası bezim”, “şurası ABD için çok lazım”, “şurası iyi turizm alanı”, “şurası güvenliğimiz için önemli" diyerek açık emperyal  tüccarın arzularının eseri  sözleri, de 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda gündeme gelmedi ya da taşıyan devlet olmadı. 

ABD'nin keyfi ticari gümrük kotaları, ambargoları vs. de konuşulmadı. 

III. Dünya Savaşı’nın farklı cephelerde ve farklı tarzlarda  yaşandığı, yapılan sözleşme, antlaşma, hukuk ve istikrar için demokrasi sözleri  ve bu akitlere uyma zorunluluğu ve uygulanabilirliği de   tartışılır olmadı.

Ancak devletsiz bir ulus olan Kürtlerin sorunları, geleceği, güvenlikleri Rojava Kürdistanı'ndaki gelişmeler açısından çok yoğun tartışıldı. Kürt ulusal sorunu son derece aktüel bir konu olarak gözler önünde idi.. Bunun çokça nedeni vardı ve  nedenlerin başında ise Yakın Doğu'nun merkezindeki 550 bin km2'lik bir  Kürdistan ülkesi ve dünyada yaşayan dinamik 60-70 milyonluk bir nüfusa sahip Kürt   ulusunun, ülkesinin  olması üzerindeki hesaplar aktüel idi. Her devlet kendi çıkarları üzerinde jeostratejik öneme sahip Kürdistan üzerindeki, hesaplarını resetleyerek  bir politika gütmek zorunda idi... I. Dünya Savaşı ile 1920'lerde gerek MC(Milletler Cemiyet), gerekse de  'İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan BM( Birleşmiş Milletler) de de adeta buzdolabına alınan ya da anti-Kürt bir hedefte bekletilen Kürt ulus sorunu, 1991'de   Sosyalist Sistem dedikleri Süper Güç durumundaki Sovyetlerin  çökmesi sonrasında yaşanan karmaşa ve ABD'nin Sovyet denetimindeki uzak alanlara müdahalesinin artması siyaseti, Kürt ulusal sorununa karşı yeni bir siyasetin oluşumu ile karşıladı. Bu süreç yaşatılan anti- Kürt nizamın ağır ağır çözülmesine evirildiği görüldü.

Hint Okyanusu ve Basra Körfezindeki hareketlenme, Amerikan finans sisteminin kalbi New York’ta, 11 Eylül sabahı İkiz Kulelere yönelik terörist İslami Cihadistlerin  saldırılarıyla  sarsılması,   yeni yaklaşımları birlikte getirdi. Bu dönemden sonra Arap ülkeleri üzerinde yeni politik hesapların da oluşturulduğu görüldü.

Irak’ta Saddam Hüseyin  ile başlayan ve tüm Arap ülkelerine yayılan, başta  BAAS iktidarları ve İslami teşkilatlara yönelik operasyonlar aktüelleşerek devam etti. Bu operasyonlar, Kürt ulusunun üzerindeki sömürgeci ve soykırımcı planı sekteye uğrattı. Ancak Kürtlerin önemli bir teşkilatı olan Apocu hareket tüm gücüne, kitle desteğine ve  elverişli politikayı kullanma yerine, tasfiye olacağı görülen BAAS iktidarlarına yakın hatta  ve çoğunlukla yanında yer aldı.

2011'de ABD, Suriye’de Esad iktidarını düşürmeyi planlayıp, ihaleyi Türk devletine bırakınca, Türkiye’ye karşı 1984'ten beri savaşan Apocu harekete gün doğdu.. Başta Doğu Suriye ve Rojava Kürdistanı alanı orada oluşan PYD ve YPJ   güçlerine askeri gücünü terk ederek, Şam, Lazkiye, Halep, Humus, Hama, Süveyda vs. gibi Suriye’nin batı alanlarına çekildi. 2014'te IŞİD’in, iki ülkenin silah depolarının yığıldığı iki önemli şehir Musul ve Rakka başta olmak üzere pek çok çevrenin hesaplamadığı tarzda anı baskınlar yapıp ele geçirmesi, yeni bir hareketlenmeye vesile oldu..

IŞİD’in çıkışından sonra Kürt güçleri ile karşı karşıya gelmesi, Kürtleri hakimiyet altında tutan Türkiye ve bölgede Kürtleri egemenlikleri altında tutan devletleri memnun ediyordu. Ancak daha sonra yayılma  Şia ve Kürtlerin yanısıra Hristiyan ve Batılı devletlerin tamamına yönelince, İran bu çatışmalı ortamı lehine çevirmek, İIŞID ve genel olarak Sünni İslamcı çevrelerin kendisine yönelebileceğini de hesaplayarak,  yayılmacı siyasetindeki "Hilal" hattında IŞİD’e karşı kendi denetimindeki Haşdi Şabi güçlerini harekete geçirdi.. 

Kürtler gerek Peşmerge güçlerini ve gerekse Rojava merkezli PYD; YPJ güçleri ile topyekûn  bu ağır cihadist teröristlere karşı savaşın içinde kendini buldu. Çünkü bu Cihadist güçler kendi kuralları gereği, ele geçirdikleri insan dahil her şeyi ganimet olarak görüyor ve her tür vahşeti üzerlerinde uyguluyordu...

Kürtler; Tuzhurmatu,  Xaneqin, Kêrkuk,Maxmur, Şengal, Deyrezzor, Rakka, Kamışlo, Kobani, Afrin  hattına kadar  bu cephenin doğal öncü gücü olarak savunma hattını oluşturdu.. Bölgedeki Sünni devletler gerek mezhep ve gerekse de gelenekselleşen anti-Kürt siyasetleri gereği, DAİŞ'e karşı savaşta aktif yer almayınca, Koalisyon güçleri Kürtlere sınırsız hava ve lojistik destek verdi. DAİŞ böylece geriletildi.. Bu savaşta Kürtlerin önemli bir aktör olduğu Dünya üzerinde prestij kazanmasına vesile oldu.. IŞID’i direk hedef alması, IŞİD’in Avrupada terörist eylemler gerçekleştirmesi, Dünya’da Kürtlere karşı hiç olmadığı kadar büyük bir Kürt   sempatisini hafızalara kazdırdı.

Bu arada ABD'nin Suudi Arabistan ilişkisini ve nüfus gücünü de kullanarak,  Doğu Suriye'deki Arap aşiretlerini PYD ile ittifaka zorlayıp yeni bir cephenin içine sokması, yeni bir isim altında Kürtçe  HSD, Türkçe  SDG  diye adlandırılan askeri cephe sahada etkili bir güç olarak  ortaya çıktı.

Askeri olarak Kürtlerin oynadığı disiplinli ve etkili gücü ortada olunca, SDG komutasına ağırlıklı olarak,  Kürt askeri güçlerinden PYD yerleştirildi. 

PYD, siyasi olarak Apocu gelenek içinde yetişmişti ve siyaseti gereği privit bir hareket olduğu biliniyordu. Böyle olunca  kendi dışında kalan Kürtler ile ittifak yapma konusunda hasarlı bir zihniyet ve prensibe sahip olduğundan, ENSK ve bağlı peşmergeleri ve onların bağlı olduğu sembolleri yasaklayıp, öteledi, ötekileştirdi.   Güneyde yapılan Hewler ve Duohok toplantı ve sözleşmeleri, bu privit anlayış sebebiyle pek işletilmedi ve uyulmadı. Tabi bu durum ENSK’yi Türkiye ile ilişkilendirmeye kadar itti.

Rojava Kürdistanı ve Doğu Suriye’de  IŞID'e karşı ittifak, 2024 tarihinde Suriye’de 1963'te BAAS partisinin iktidara gelişi, Hafız Esad'ın ise BAAS partisi içinde 1966 yılında  ailesel olarak iktidara oturması, 1993'e kadarki ölümü ardında oğlu Beşar Esad'a devir olunan iktidar, önce Sovyet ve sonra da Rusya desteği ile iktidarda kaldı.  08. Aralık 2024 tarihine kadar Nusayri olan Esad ailesi  iktidarını sürdürdü.. 

08. Aralık 2024'te İdlib’de konumlanan, Katar, Suudi Arabistan’ın ekonomik, Türkiye'nin  askeri lojistik desteği ve ABD ile İsrail’in yeşil ışık yakması neticesinde, bir kriminal ve cihadist terör teşkilatı olan HTŞ ve başına milyon dolarlar ödül konan Muhammed El Colani, Şam'da devrik lider Beşar Esad'ın yerine oturdu. Muhammed El Colani dünya liderleri önünde eğilerek, yumuşak mesajlar vererek, cihadist sarığı indirip kravat takarak,  kendini her tarafta kabul ettirmeye çalışmaya girişti. Bu arada İsrail Şam’a ait 250 adet ağır silah depolarını, hava savaş ve savunma mühimmatını bombalayarak devre dışı bıraktı. Diğer yandan Dürzi, Nusayri, Hristiyan ve seküler Arap çevrelerine karşı şiddet uygulamaya IŞiD’de olduğu terör uygulaması , HTŞ ile devam ve tekerrür etti... 

PYD, ittifak kurdukları Arap aşiretleri ve onların refleksini titizlikle dikkate  aldı.  SDG olarak çekingen ve "Arap kardeşlerini küstürmeme" adına, yapılanlara karşı aktif duramıyor, 110 bin olan askeri gücünün, 65-70 binin  bu Araplardan geldiğini düşünerek aktif politika güdemiyordu.  Bu da Stratejik  olarak Kürt ulusal aklı ve ferasetinden uzak duruyordu. Bu pasif durum, Abdullah Öcalan’a savundurtulan “Entegrasyon” siyaseti de etkili oluyordu.  Bu atmosfer içinde, tam da HTŞ’ye bağlı çeteler Alevi ve Dürzi katliamları geliştirirken, 10 Mart 2024 tarihinde, Muhammed El Colani’yi Ahmet Şara olarak Suriye Arap Cumhuriyeti devlet başkanı kaşesi ile 8 Maddelik bir sözleşme SDG Komutanı Mazlum Abdi ile  imzaladı.. Bu sözleşme yanlış bir zamanda, yanlış bir içerikte -ki aynı gün ben ve pek çok Kürt aydın, entelektüel  ve siyasetçi eleştirilerini yapmıştı- ki belge imza altına atıldı.. Sözleşme öyle içeriksiz, muğlak ve içi boş idi ki, her kes kendine göre yorumlayıp sonuçlar çıkaran, bekleyen bir içerikte idi.. Ancak ondan daha ziyade HTŞ ve Türkiye lehine kullanmaya çalışırken, SDG de sağlıklı bir yorum ve açıklık kazandırmıyor, ancak sahip çıkıyordu..

Ardında, 01. Nisan 2024 tarihinde ikinci bir protokol imzalandı ve SDG güçlerini Amerika ve Avrupalıların telkinleri ile güçlerini Fırat’ın doğusundaki Kürt yerleşimlerinden Fırat’ın doğusuna  çekti. Sadece asayiş(polis, inzibat ve hafif silahlı gruplar iç güvenlik gücü)  kaldı. SDG’nin Fıratın batısında sadece Tişrin barajı çevresinde kaldı..

 10 Mart 2025 protokolündeki maddelerin uygulanması süreci, 2025 yılı ile sınırlı idi.. Sene sonuna gelince süreç hızlandı. Ancak her halükarda bir çözüm üretilemedi. Ocak ayında ortaya çıktı ki, hesapta SDG ve Kürtlerin  İdari Özerkliğini tasfiye etme fiilini gerçekleştirme noktasına gelindiği  aktüelleşiyordu!...

2025 yılında Türkiye’de başlayan İmralı ile sürdürülen, DEM Partinin de iradesini “barış süreci” diyerek “Baş müzakereci” diye tayin ile Abdullah Öcalan’a teslim ettiği, ancak  Türk devletinin “Terörsüz Türkiye   Süreci”, “Terörsüz bölge süreci” olarak genişletildi. Bu süreç devlet nezdinde, Kürt siyasal örgütlülüğü ve siyasetinin tamamen tasfiye edilmesi süreci  olarak işlevlendiriliyordu.. Bu minvalde 2025 kapandı!

 2026 başlangıcı, Hakan Fidan  figürü ile Türkiye, Amerika Büyük Elçisi ve Amerika Suriye Temsilcisi  Thomas Barrack, Suudi Arabistan ve tabii ki Suriye HTŞ hükümeti, diploması alanında hareketli bir mekik dokuyordu..

Halep’in Eşrefiye ve Şêx Maxsud’da Kürtlerin mahalelelerine, saldırıların IŞİD tarzında başlaması, çokça savunulan Tişrin Barajı ve çevresine saldırı ve kuşatma, işin rengi görünür kıldı.. Bu süreci Thomas Bararrck, “SDG,  IŞİD’e karşı bir ihtiyacın sonucu olarak  oluşturulmuştu. Artık buna ihtiyaç kalmadı. Bundan sonra IŞİD’e karşı Koalisyon Güçlerinin ittifakı Suriye Arap Cumhuriyetidir!” diyerek, Hewlêrde Güney Kürdistan ve Rojava Kürdistanı yetkililerine iletti. Bu tutum karşısında Kürtler birbirlerine kenetlenerek, Batı ve Amerika nezdinde gecikmiş de olsa bir diplomasi atağına geçti. Buna denk düşen Kürlerin, başlayan İslami Cihadist HTŞ teröristlerinin saldırısına, SDG’nin Arap aşiretleri kanadı da koparak HTŞ’ye eklemlenerek Kürt savaşçılarına karşı birlikle saldırdı, IŞİD’in bulunduğu cezaevlerin ele geçirdi, Pek çok IŞİD’linin kaçmasını ve hatta saflarına katılmasını sağladı. Bu durum  Kürtleri adeta şoke etti. Çünkü, PYD ve Arap Aşiretlerinin ittifakı taktik değil, “halkların kardeşliği” stratejik tespitinin nasıl abartılarak sunulduğunu kısa sürede anlaşıldı ve boşa düştü.. Kürt siyasi hareketi, saha olarak kendi topraklarına dönmek durumunda kaldı.  Bunu Mazlum Abdi de teyit ederek, “Kendi topraklarımızı savunacağız!” dedi. Bu açıklama yapılırken,  Kürt hareketinin kontrol ettiği vatan topraklarının da bazı alanlarını terk etmek durumunda kalmıştı. 

PYD ve Arap Aşiretlerinden oluşan SDG, Arap ittifakının saf değiştirmesi ve Amerika’nın “kuruluş amacı tamamlandı”   demesinden sonra, SDG de artık fiili olarak yok oldu. Reel durum bu iken, PYD yetkililerinin, kendilerini SDG yetkilisi olarak tanımlamalarının karşılığı kalmadı.. Doğru olanı, 26 Nisan 2026’da oluşan Kamışlo’da ortaya çıkan Kürt İttifakının, Kürt temsilciliği adına hareket etmesi idi. Ama bu daha da görünür kılınmadı.

Kürtler bir toplu katliam ile yüz yüze kaldığında, Mazlum Abdi “Genel  Seferberlik” çağrısı yaptı. Güney Kürdistan yetkilileri bu katliamın geleceğini zaten önceden (- Başkan Mesud Barzani’nin SDG ittifakı  Arap Aşiretlerine yazdığı mektup ve “Eğer Kürd kardeşlerimize karşı bir yanlışlık ve saldırı olursa tavırsız kalmayacağız!” açıklaması hatırlansın-) fark etmişti. Sünni Arapların  top yekün HTŞ merkezine uygun Kürlere karşı saldırıları, Kürt ulusunda bir infial yaratarak yerinde ve Tüm dünyadaki Kürtleri içine alan ve kendi renkleri ile donanır tarzda  tepki verdi. Bu dünyada hiç bir devletin ve hatta önemli bir Kürt siyasi sınıfın beklemediği, ulus çapındaki duyarlılık ve gösteriler yeni bir sürecin işareti idi...

Katliamın beli aşamasından sonra saldırıların dozajı, 29 Ocak 2026 protokolü pek çok şey içermesinin yanı sıra esas olarak bir ateşkes  özeliği ile işlev gördü. Sonrasında ise bir ay geçmeden, Doğu Suriye’de ve sonra Rojava Kürdistan’da, Ocak 2026’ başında estirilen rüzgar tersinden esmeye başladı.. Güney Kürdistan, İsrail, Hollanda, Portekiz ve Avrupa Parlamentosu’nda Kürtlere karşı yapılan jenosidal girişimi önleme ve Kürtleri destekleme kararları çıktı. Amerika’da Senato ve Mecliste, “Kürtlerin Güvenliğe alınması” kararlarını çıkarmak üzere önergeler verildi.

Yaşamdan izole edilen ve kendi yerleşik nüfusunun onlarca katı üstünde göç alan Direniş simgesi şehir Kobani açlık, susuzluk ve soğuk hava koşulları ile terbiye edilip, teslim alınmak istendi. Ancak bu politika da boşa çıkarılmaya çalışıldı, çalışılıyor..

 62.   Münih Güvenlik Konferansı böyle bir ortamda  düzenlendi.

Kürt ulusal sorunu, 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda tüm sorumların  kısmen tartışıldığı bir momentte, Rojava Kürdistanı ve Kürtlerin güvenliği en başat konu olarak tartışıldığı ve ilgi gördüğünü izledik... Ancak Kürt siyasetinin bu ilgiyi yeterince değerlendiremediği görülüyor.

Direk Kürt temsilcisi yerine, bir fonksiyonu kalmamış SDG adına hareket edilmesi,  Kürt kitlesel gösterileri ve savaşçılarının direnişi neticesinde bu ilgi ortaya çıkmışken, Kürt sembollerinin orada da görülmemesi büyük eksiklik olarak devam etti..

Ortada bir garanti sağlanmadan, Suriye heyeti içinde resim vermesi “entegrasyon” hızının propagandasının edilmesi, sürece uygun değildi. Anlaşılan, önemli bir yere yerleştirilen Kürt ulusu ve  şahsiyetleri, profesyonelce yerine uygun müzakere mesajları vermekte ikircikli  davranıyorlardı. Bunun sebebi, Abdullah Öcalan, “paradigma” dediği ve İmralı’da İstihbarat ile oluşturduğu uyumu bir bütün olarak kenara itmemiş olmalarında idi.

İstemin, ademi merkeziyet ve özerk yönetim yerine “hususiyet” olarak dillendirilmesini, HTŞ hükümeti Dışişleri Bakanı Şeybani’nin  “Kürtler otonomi talebinde bulunmadı” sözüne verdiği cevap, “Şam hükümeti, kavramlara pek takıntılı, biz kendimizi yönetmek istiyoruz, bir hükümet kurmak gerekir!” diye cevap vermesi, bir netsizlik ifade ediyor. Nasıl bir yönetim istediği, tarihsel sınırlarının neresi olduğunu, artık ortaya konmak zorunda.

Bu süreç, Kürtlerin sadece bir askeri güç değil, farklı bir momente geçildiği ve siyasal bir güç olduğunu da ortaya koydu. Bunun hassasiyetle değerlendirilmesi, olgunlaştırılması, eksiklerinden arındırılması, aşılması   ve sürdürülmesi gerekir..

Marco Rubio’nun dediği üzere, “Orduların soyut değil, somut hedefler üzerinde hareket etmesi gerekir..” sözünü, Kürtlerin de değerlendirmesi yerinde olur. “Komünal”, “kantonal”, “kardeşliksel”, “entegrasyon”, “kadın devrimi”, “demokratik ulus”, “demokratik modernite” vs. kavramların önüne , arkasına “demokratik” ve “radikal” kavramlarını koyarak, ulusal ve uluslararası siyasetin Kürtler açısında bir yere vardırılmadığı, sömürgeci ve jenosidal devletlerin “paradigmasını” yüklenerek yol yürünemeyeceği ve bilakis bu yaşananlarım tamamında çöktüğü aşikardır. 

Kürt ulusunun “Yeke yeke yeke Kürdistan yeke!” haykırışına  uygun diplomasi ve siyasi mücadelenin yürütülmesi gerektiği aşikardır.. Her millet kendi bayrağı,  marşı, kendi vatanı ve vatandaşlığı, ulusal varlık ve egemenlik özlemiyle öznel olduğunu sürdürür ve güvenliğini sağlar. Gerisi lafı güzaf olur!   


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 668 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 14:14:56