Ortadoğu'nun Kör Noktası Kürdistan ve Statüko

Ortadoğu’daki mevcut siyasal düzenin en büyük çelişkilerinden biri, Kürdlerin tarihsel ve siyasal varlığının sistematik biçimde gözden ırak ve inkâr edilmesidir. Bu inkâr yalnızca bölgesel devletlerin iç politik tercihi değildir; aynı zamanda uluslararası sistemin uzun yıllardır sessiz biçimde onayladığı yapısal bir statükodur. Bu nedenle Kürdistan meselesi, yalnızca Türkiye, İran, Irak veya Suriye’nin “iç sorunu” olarak değerlendirilemez. Mesele, Ortadoğu’nun hangi siyasal ilkeler üzerine kurulduğu sorusuyla doğrudan ilişkilidir.
Bugün uluslararası hukukta “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” temel bir ilke olarak kabul edilmesine rağmen, söz konusu hak Kürdlere geldiğinde sistematik biçimde askıya alınıyor. Bu durum, modern uluslararası düzen açısından ciddi bir meşruiyet krizidir. Çünkü Kürdler, nüfus büyüklüğü, tarihsel süreklilik, coğrafi bütünlük ve kolektif kimlik bakımından klasik anlamda bir ulus tanımının bütün unsurlarına sahip olmalarına rağmen hâlâ “güvenlik problemi” kategorisinde değerlendiriliyor. Ortaya çıkan tablo açık bir çelişkidir: Uluslararası sistem, birçok bölgede etnik kimlikleri ve ulusal talepleri meşru kabul ederken, Kürdler söz konusu olduğunda aynı ilkeleri uygulamaktan kaçınıyor.
Bu nedenle Kürd meselesi, yalnızca bölgesel bir kriz değil; uluslararası hukukun seçici uygulanmasının da en görünür örneklerinden biridir. Peter Galbraith, haklı olarak soruyor; “Bir Halk Neden Kendisine Soykırım Uygulayan Devletlerin Parçası Olsun?” Bu çelişki özellikle IŞİD’e karşı savaş sürecinde daha görünür hâle geldi. Irak, Suriye Güney ve Rojava Kürdistan’da on binlerce Kürd direnişçi, yalnızca kendi toplumlarını değil, küresel güvenliği tehdit eden cihatçı yapıları durdurmak için ağır bedeller ödedi. Kobani’den Şengal’e, Kerkuke, kadar birçok cephede Kürd güçleri, Batı’nın doğrudan askeri müdahalede bulunmaktan kaçındığı alanlarda fiilen ön cephe gücü olarak hareket etti.
Ancak savaş sonrasında ortaya çıkan diplomatik tablo, Kürdler açısından yeni bir hayal kırıklığına dönüştü. Dün “terörle mücadele ortağı” olarak görülen aktörler tasfiye edilirken, geçmişte radikal cihatçı yapıların unsurları ve yönetici isimlerin uluslararası platformlarda meşrulaştırılması dikkat çekici bir dönüşüm yarattı. Bu durum, uluslararası siyasetin etik ilkelerden çok jeopolitik çıkarlara göre şekillendiğini bir kez daha gösterdi. %97 halk oylamasıyla kabul gören 2017 Kürdistan bağımsızlık referandumun sabote edilmesi çarpıcı bir emsaldir. Diplomasi ve iç dış dinamiklere stratejik bir akılla hazırlık gerekir.
Ortadoğu’daki güç dengeleri incelendiğinde ortaya daha sert bir gerçek çıkıyor: Kürdlerin statüsüz bırakılması, bölgesel düzenin devamı açısından stratejik bir tercih olarak görülüyor. Çünkü Kürdlerin siyasal statü kazanması yalnızca yeni bir ulusal aktörün ortaya çıkması anlamına gelmiyor; aynı zamanda Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki gerici-merkeziyetçi devlet yapılarının yeniden tartışılması, sorgulanması sonucunu doğuruyor. O nedenle Kürd meselesi sürekli “eşit vatandaşlık”, “kardeşlik hukuku” veya “ortak vatan” söylemleri içine sıkıştırılıyor. Oysa bu kavramlar çoğu zaman gerçek bir siyasal eşitliği değil, Kürdistan ulusal egemenlik talebinin ertelenmesini ifade ediyor.
Bir halkın kolektif haklarını tanımadan onu yalnızca bireysel yurttaşlık ilişkisi içine hapsetmek, modern demokratik çözüm değil; kolonyal ilişkinin güncellenmiş biçimidir.
Tam da bu nedenle Türkiye’de yürütülen “barış süreci” tartışmaları ciddi bir güven sorunu yaratıyor. Çünkü devlet, Kürdlerin ulusal statü talebini tanımadan çözüm söylemi üretiyor. Kayyum politikalarının sürdüğü, siyasal temsilin kriminalize edildiği ve Kürd siyasetinin sürekli baskı altında tutulduğu bir zeminde “barış” söylemi toplumsal meşruiyet üretmiyor. Daha da önemlisi, Ankara’nın Kürd meselesini çoğu zaman bölgesel jeopolitik pazarlıkların parçası hâline getirmesi dikkat çekiyor. Türkiye’nin güvenlik paradigması yalnızca iç politikaya değil;
Doğu Akdeniz’den Suriye’ye, Irak’tan Somali’ye kadar geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Ankara’nın son yıllarda geliştirdiği emperyal neo-Osmanlıcı dış politika yaklaşımı, Kürd meselesini de bölgesel nüfuz stratejisinin merkezine yerleştiriyor. Benzer biçimde İran da Kürd bölgelerini sürekli güvenlik tehdidi perspektifiyle yönetiyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin özellikle Rojhilat Kürdistanı’nda uyguladığı baskıcı politikalar, idamlar, tutuklamalar ve ağır güvenlik kontrolü bunun göstergesi. Türkiye ile İran’ın ideolojik olarak farklı rejimler olmalarına rağmen Kürd meselesinde aynı güvenlikçi reflekslerde buluşması tesadüf değildir. Bu ortaklık, her iki devletin de Kürdistan üzerinde kolonyal bir yönetim mantığına sahip olduğunu gösteriyor.
Aslında bölgedeki temel kriz tam burada düğümleniyor: Kürdlerle eşit ve özgür bir siyasal ortaklık kurmak yerine onları sürekli denetim altında tutulması gereken bir nüfus olarak gören Türkiye devletı, çatışmayı yeniden üretmeye devam ediyor. Şiddetin sürekliliği de tam olarak bu nedenle sistematikleşiyor. Askeri operasyonlar, yargı süreçleri, sürgünler, faili meçhuller, kitlesel tutuklamalar ve idamlar yalnızca güvenlik araçları değil; aynı zamanda siyasal alanı daraltma mekanizmaları olarak kullanılıyor. Böylece Kürdlerin ulusal talepleri kriminalize edilirken meşru siyaset alanı giderek işlevsiz hâle getiriliyor. Bu noktada önemli bir kavramsal sorun ortaya çıkıyor: Kürd meselesinin hâlâ “kültürel haklar” veya “kimlik sorunu” düzeyine indirgenmesi, meselenin siyasal özünü görünmez kılıyor. Oysa mesele yalnızca dil, folklor veya kültürel temsil meselesi değildir. Temel mesele egemenliktir. Kürdlerin kendi siyasal gelecekleri üzerinde söz sahibi olup olmayacağıdır. Dolayısıyla Kürd meselesini yalnızca kültürel çoğulculuk çerçevesine sıkıştırmak, modern bir çözüm üretmekten çok ulusal talebi etkisizleştirme işlevi görüyor. Çünkü bir halkın kolektif siyasal iradesini tanımadan yapılan reformlar, yapısal sorunu çözmek yerine yönetilebilir hâle getiriyor.
O nedenle Kürd siyasetinin önündeki temel tarihsel soru artık şudur: Mevcut devlet yapıları içinde sınırlı demokratik alanlar mı hedeflenecek, yoksa ulusal egemenlik perspektifi temel siyasal eksen olarak mı korunacak? Yılların deneyimi gösteriyor ki Kürtlerin temel siyasal talepleri ertelendikçe çatışma sona ermiyor; yalnızca biçim değiştiriyor. Ortadoğu’nun geleceği de büyük ölçüde bu soruya verilecek cevap tarafından belirlenecek. [email protected]
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 14:35:06






























































































































































































