Irkçılık; Hastalık Değil, Suçtur!

Irkçılık suçtur, ancak ona önyargı ve atalet içinde yaklaşarak yargılamak güçtür. Bir hastaya yaklaşıldığı gibi, ırkçılığa yaklaşılamaz!

17 Mayıs 2026 - 12:17
17 Mayıs 2026 - 12:17
 0
Irkçılık; Hastalık Değil, Suçtur!

Irkçılık; Hastalık değil, insanlık suçudur! Zira hastalık suç olarak görülemez, addedilemez!

 Yaşar Kemal bir söyleşisinde “Irkçılık, Bir Hastalıktır” söylemini dillendirir. Sonrasında da sosyal medyada günlük sohbetlerde ve çeşitli yazılarda, sıklıkla bu söylemle karşılaşınca kendimi, tanımın yanlışlığını vurgulamak ve düzeltmek üzere, bu notları düşmek durumunda hissetim.

Dünyada yaşanan insan populasyonu, göç ve demografik hareketler neticesinde saf ırk denen şey hemen hemen kalmamış durumdadır. Irkçılık denen şeyin ise şövenizm ile eş anlamlı kullanılması isabetli olur.

Şovenizm, emperyal ve fetihçi bir zihniyet ile kendini üstün görme ve kılma, başka başka toplulukları, aidiyetleri egemenliği altına alma, köleleştirme, haklarını gasp etme ve iktidarsız kılarak yönetme, hakkını gasp etme siyaseti ve kültürüdür.

Bu siyaset ve kültür, öz olarak aşağılanan topluluk ve üyelerini kendisine yabancılaştırır. “Üst ırk” projesi, İnsanlığın hukuk mücadelesi ile teşhir edilerek, hukuksal, vicdani ve insanlığın etik değerlerine ters olarak tanımlanmış, insanlık suçu biçiminde, evrensel hukuk normu şeklinde izah edilmiş ve teşhir olunmuştur. Ancak kin ve nefret suçunu da içeren şovenizm/ırkçılık yapanlar, insanı tanımlamaları ve hukuku hiçe sayarak, karşısında, gizlenerek ve yöneldiği topluma, toplumlara göre kendini gözden geçirip yenileyerek yer alır, tekniklerini değiştirerek uygulamaya koymuştur.

Bu açıdan ırkçılık, ideoloji ve politikanın konusu edildiği kadar, kültürel ve hukuksal düzeyde de ele alınmak zorunda olmuştur.

Şovenizm/Irkçılık, sistemsel olarak, büyük bir bütünün sadece kriminal ve önemli bir parçasıdır. Bütün olan, halkın kendini yönetme, eşit kılma, birlikte gelişme iradesini hiçe sayarak, topyekun ve planlı olarak tahakküm altına alınmasıdır. Irkçılık ile ilgili, Hint Karayipler kökenli, Fransız vatandaşı Sosyal Psikolog Frantz Fanon önemli tespitlerde bulunur. Bunları, değerlendirmek ve bilince çıkarmak, ırkçılığa tabii tutulan Afrika, Güney Amerika, Asya ve özgülümüzdeki Yakın Doğu halkları için kavramsal düzeyde doğru anlamak hayatidir.

Her gün kültürel değerlerin, yaşam tarz ve haklarının ayaklar altına alındığına şahit oluyoruz. Dil, inanç, aidiyet, giyim kuşam, tarihi geçmiş, yaşam alanları aşağılanıyor, değersizleştiriliyor. Bu husustaki tepkileri ise psikologlar, “Ruhun devinimleriyle, kişiler arasındaki iletişim sorunları” düzeyine indirgeyerek anlatılmaya çalışılıyor. Özgün bir durum, konuşma, yürüme, yeme içme biçimindeki bozuklukların eleştirisi olarak ele alınıyor, yorumlanmaya indirgenerek tartışılıyor. Daha da ileri giderek, şövenizmi/ırkçılığı “Pisikolojik bir hastalık” olarak tanımlayıp, ideoloji, siyaset ve giderek kültürel bir inşanın dışına taşıma gayreti içine sokma amacı güdülüyor. Bu tür tanımlamalar ırkçılığı, sömürgeci durumun ve yapısının açıklanmasından uzak tutmak istemindendir. Biliyoruz ki, sömürgecilik ilişkilerinde, yerel halkın en kaba şekilde köleleştirilmesinden ve kültürel çatışmasından geri durulmuyor. Müsadere, baskınlar, planlı cinayetler, talan ve yağmalarla koşullanan sistem, insanlığa karşı suç işlemeyi “meşru” bir hale vardırmaya çalışıyor. Tüm insani değerler, yerle yeksan edilir, içi boşaltılır ve artık kaba zor ile şiddet başat uygulama olarak sahada aktive ediliyor. Yerli kültürün silikleştirilmesi süreci, her geçen gün daha çok derinleştiriliyor. Bir zamanlar canlı ve geleceğe açık olan kültür, giderek kapalı ve sömürge siyasetine sabitlenmiş oluyor. Öylesine teşhir edilmek istenir ki, kendi mensuplarının aleyhine bile tanıklık eden yaygın sömürge insanlar türetiliyor.

Ancak, adeta “Mumyalanmış” yerel kültüre karşı, egemenlerin, “Kültüre saygılıyız!” söyleminin, sahte saygı olmanın da ötesinde, hakaret ve insanı en açık sadizmden hiçbir farkı yok. Kültürün farkı; açık, özgür, kendiliğinden gelişen, faydalı bir düstür içinde ve jestleri ile güvenilir, hiç kimseyi yanıltmayan, kandırmayı düşünme planından uzak olması gerekirken, sömürgeci siyaset ve kültüründe işleyişi böyle olmuyor. Aksine kültürel nesnelleştirme, basitleştirme, sınırlama, hapsetme, katılaştırma, kuşatma, izole etme ve aşağılama sistemli hale getiriliyor.

Askeri ve ekonomik olarak kuşatılmış, boyunduruk altına alınmış bir toplum ya da toplumlar, çok boyutlu bir yöntem izleyerek, gayrı insani bir çizgide yönetilmeye alınıyor. Ezilen topluluk, yaşamını sürdürme arzusu günden güne daha belirsiz, daha hayaletimsi hale sokuluyor. İşte bu durumda suçluluk kompleksi baş gösterir. Sömürge toplumdaki iktisat, işbirlikçilik üzerinden işletilir ve şovenizm bu alanda da başka bir kılık ile devreye sokuluyor.

Yaşanan hadiselerin tamamında ırkçılık, kendini bir maskenin ardına gizleyerek ortaya çıkıyor. “Irkçılık salgın bir hastalıktır” sözü de, onu toplumsal düzeyde nasıl baş gösterdiğini itina ile izleyerek ve inceleyerek açıklamayı öteler, karşı çözümleri üretmeyi zorlaştırır.

Örneğin; ilk şovenist Türk yazarlarından, Namık Kemal, Ömer Seyfettin, Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Musahipzade Celal, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Kemal Tahir vs. yazarlar; Kürd, Ermeni, Laz, Rum, Yahudi, Hıristiyan, Rêya Heqîyê, Êzidi vs. inanç ve halklarını, Türk edebiyatında, sinemasında, tiyatrosunda nasıl işlediler? Bunların ardı sıra gelenler nasıl işledi? Dönemin ideolojik ve siyasi atmosferine göre, önce revize edip bu halkların varlığını gözden düşürmek, hakaret ederek tasfiye etmey girişimlerini okuyarak, araştırarak bilme şansına varıyor muyuz?

Son 30 yıldır, "Türkçülük" çarkına takılanların, Türk ırkçı yazarlarının nasıl zıvanadan çıkıp, kendi dışındakilerini kanla bastırma, imha etme sevdalarını, nasıl bir tema ile işlediklerini kan kusan kalemleriyle, günlük basında izledik, izliyoruz!

1990’larda Engin Ardıç yazmıştı, “Zengin Kürd’ün malına mülküne el koyup, don gömlek bir ormana bırakacaksın!” gibi sözleri okurken, bu nasıl bir şovenizm, bu adamın sözlerinden dolayı yargılanması gerekirken, mahkeme salonları “Kürdler vardır!” dedikleri düşüncelerinden dolayı yargılanan insanlarla taşıyordu!

Faşizm ve şovenizm, sadece Türklüğe özgü bir durum da değildir ve dünyada benzer şekilde yaygın ve tarihi olarak uygulanmıştır.

Amerika filmlerindeki Zenci tipolojisi, Yahudi ve çocuk hikayelerindeki temada ırkçılık, kültürüne sinmiş ve onu yozlaştırmıştır. Avrupa'nın bireyciliği ile Afrika insanına bakarak, kendini nasıl üstün gören, toplumsal kültürel bir kibirin içine girdiğini görürüz!

Şövenizmin güdüldüğü toplumlarda, ticari köleleşme ve kültürel yıkım, günden güne sözlü söylemin içinde sokak dili halinde yaygınlık kazandırılarak genişletiliyor. Bu durum, ezen ile ezilen aidiyetler arasındaki ilişkide, ezilenlerin onayını alma ihtiyacından kaynaklı, daha az kaba, daha incelikli ve daha “kültürlü” bir biçim ile “demokrasi ve insan hakları” söylemini yüzsüzce siyasete katarak gösterilmesi revaçta oluyur.

“Irkçılık bir hastalık!” olmadığı gibi, tesadüfen uygulanan bir keşif de değildir. Irkçılığı, psikolojik bir kusur, zihinsel bir tuhaflık olarak düşünülme alışkanlığının kazandırılması, manipülasyondur, yanlıştır, terk edilmelidir.

Irkçılık, ırkları “Üst ırk”, “Aşağı ırk” diye ayırır, “Aşağı ırkı” mahkum eden akıl yürütür ve ayrımcılık yapar. Irk ayrımına maruz kalan toplumsal grup, ezeni taklit etmeye ve böylelikle kendisini ayırımcılık cenderesinden kurtarmaya çalışır. “Aşağı ırk”, kendisini farklı bir ırk olarak görmeyi reddeder. “Üstün Irk”ın fikirlerini, öğretilerini, öteki tutumlarını paylaşmaya başlar. Yer yer bu durum karşısında bunalıma düşer, kendisini yerer ve “Tanrı bizden yana değil” gibi serzenişler dillendirdiği görülür. Bu zulüm, yerlinin nevrini bozar ve ona yeni görme biçimleri yükler ve kendi varoluş biçimine akıl almaz bir tarzda, aşağılayıcı tavırlara katılır ve geliştirir. Bu kendine, en uçtan yabancılaşma durumudur;

Yapılan yerlinin dilini ağzından almışlar, başka bir dilden konuşturuyorlar.

Aklını başından almışlar, başka bir düşünce ile düşündürtüyorlar.

Şahsiyetini(aidiyetini) üstlerinden almışlar, kendini inkar, imha ve reddeder başka şahsiyete sokmuşlar.

Ruhlarını almışlar, zalimliğe heveslendirmişler.

Varlıklarını ellerinden almışlar, hırsızlık ile zenginleştirmeye özendirmişler.

Vatanlarını ellerinden almışlar, başka bir vatandaş yapmışlar.

Asaletlerini ellerinden almışlar, asaletsiz atalara intikal ettirmişler.

Milletini inkar ve imha ettirmişler, kendisinin dünyaya bedel bir millete duhül edildiğine avutmuşlar.

Ülkelerini parçalamışlar, bütünlüklerini savunmalarına "bölücü" dedirtmişler.

Zülüm altında inletmişler, kendilerini "terörist" diye addetmişler.

Onursuzluğu reva görmüşler, "demokrası , özgürlük ve cumhuriyet çocuğu" demişler, dedirtmişler.

Daha düşünülürse çokça absürtlüklerle tanımlamışlar. Ancak nevri dönmüş, bütün bunlara kendini yatıran kölelerin sayısına, saygısızca insanlar katmışlar.

Şimdi, kalabalıklaşan bu yığınlara, kölelere, köle olduklarını izah etmek daha zor.

İşte bu kendine karsı savaş hali, yani yabancılaşma, bazen asimilasyon, bazen soykırım, bazen entegrasyon sonucu gerçekleşir.

Yabancılaştırma ve yabancılaşma hamlesi, büsbütün başarılı olmaz, olamaz. Çünkü aşağılanan grup, akıl yürütme gücü ile başına getirilen durumun doğrudan doğruya ırksal ve kültürel hasetlerden doğduğunu teslim eder ve mücadeleye koyularak kendini kazanmaya koyulur. Bu onu, eşitlik ve özgürlük yoluna tetikleyen ve özgürleşmeye çeken yündür ki bir taraftan da bu hal hareket halindedir.

Ezilen grup üyelerini, aşağılık ve suçluluk duygusu sarmasına ve ekonomik olarak yoksulluğuna rağmen, bu onu özgürlüğe taşımıyor ve yabancılaşma hileti ortaya çıkmaya devam ediyor.

Dil, kültür, alışkanlıklar, cinsel davranışlar, oturup kalkma, dinlenme, gülüp eğlenme, biçimlerini yargılayan, alay edip mahkum olunan ve sonunda da onları terk eden ezilenler, denizde boğulan bir insanın çaresizliğiyle, kendisine dayatılan “üst ırk”in kültürünün içine kendini fırlatıp atar!

Ancak tüm bu vahim toplumsal yabancılaşma durumu, mantıksal bir yaklaşım olmadan, insanları tepeden tırnağa aşağı bir konuma koymak, köleleştirmek mümkün değildir.

Şovenist bir kültürle büyüyen birinin şoven olması normaldir, ekonomik ve ideolojiye de uyum sağlaması olasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki, kişinin insana ilişkin oluşturduğu fikir, salt ekonomik ilişkilere de bağlı değildir, insanlar arası iletişim ve coğrafi yakınlıkların da rolü vardır. Yine ırkçı atmosferin, toplumsal yaşamın bütün öğelerine sirayet ettiğini fark eder. Bu nedenle insanı kahreden adaletsizlik karşısında, adalet duygusu çok güçlüdür.

Unutmamalıyız ki, her sömürgeci grup ırkçıdır. Irkçılık, yayılmacı ve egemen devletin siyasetidir. Dolayısıyla, ırkçılık insanlık ruhunun bir parçası da değildir.

Irkçılık suçtur, ancak ona önyargı ve atalet içinde yaklaşarak yargılamak güçtür.

Bir hastaya yaklaşıldığı gibi, ırkçılığa yaklaşılamaz!


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 221 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 13:18:09