Azad Sağnıç’ın İnkâr Romanı Üzerine

19 Ekim 2026 - 14:07
19 Ekim 2026 - 14:07
 0
Azad Sağnıç’ın İnkâr Romanı Üzerine

İBV yayınevi tarafından basımı gerçekleştirilen Azad Sağnıç’ın İnkâr romanı, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması ve sömürgeleştirilmesinin Kürd ulusunun yaşamında bıraktığı derin izleri, bir ailenin kuşaklara uzanan hikâyesi ve bir gencin mücadelesi üzerinden anlatıyor. Göç, yoksulluk, asimilasyon, kimlik arayışı, sömürgeci siyasal baskılar ve direniş, romanın temel eksenini oluşturuyor. Sağnıç, bireysel yaşamla toplumsal tarihi bir araya getirerek Kürdistan’ın yakın geçmişine ışık tutuyor.

Romanın hikâyesi, Kars’ın Sarıkamış ilçesine bağlı Girêsor köyünde başlıyor. Daha önce dedeleri 1916 Büyük Kürd tehcirini yaşayan akabinde başka göçlerin ve sürgünlerin acısını yaşamış bir aile, ekonomik sıkıntılar nedeniyle doğduğu topraklardan ayrılarak İzmir’in Tire ilçesine yerleşiyor. Ancak göç, yalnızca bir yer değiştirme değildir. İnsan, doğduğu topraklardan ayrılırken dilinden, kültüründen, anılarından ve kendisini var eden toplumsal ilişkilerden de uzaklaşır. Yeni yaşam koşullarında bütün bunları korumak, çoğu zaman ekonomik güçlüklerle baş etmek kadar zorlaşır.

Kürdistan’dan Türkiye’nin batı kentlerine ve metropollerine savrulan binlerce aile benzer süreçlerden geçti. Birçoğu asimilasyon girdabında dilini, kültürünü ve ulusal kimlik bilincini giderek kaybetti. Ancak herkes aynı yolu izlemedi. Kimileri yeni yaşam koşullarına uyum sağlarken kimliğinden uzaklaştı, kimileri ise bütün baskılara rağmen kendi değerlerini korumakta direndi. Bu farklılaşma kimi zaman aynı ailenin içinde bile yaşandı. Türklerle yapılan evlilikler ve bu evliliklerin şekillendiği toplumsal koşullar, bazı aile fertlerinin ve sonraki kuşakların asimile olmasına yol açarken diğerleri ulusal kimliklerini korumayı sürdürdü.

Azad Sağnıç’ın İnkâr romanı, bu gerçekliği İbrahim’in çocukluğundan başlayarak anlatıyor. Yaşadığı dışlanma, aşağılanma ve kimliğine yönelik baskılar, başlangıçta onun anlamakta zorlandığı olaylardır. Ancak büyüdükçe bunların yalnızca kendisinin değil, ulusunun da yaşadığı sorunlar olduğunu fark ediyor. Kendi diliyle ve kimliğiyle özgürce yaşamanın neden bir mücadele gerektirdiğini sorgulamaya başlıyor. Bu sorgulama, zamanla onun ulusal ve siyasal bilincinin gelişmesini sağlayarak yaşamına yön veriyor.

Romanın en etkileyici figürlerinden biri de İbrahim’in büyük nenesi, bilge kadın Seraye’dir. Seraye, yalnızca ailenin geçmişini bilen yaşlı bir kadın değil, kuşaklar boyunca aktarılan toplumsal hafızanın, yaşam deneyiminin ve bilgeliğin temsilcisidir. Onun İbrahim’e verdiği öğütler, çocukluk anılarıyla sınırlı kalmaz; yaşamının en kritik ve en zor anlarında yeniden hatırlanarak yolunu aydınlatır. Azad Sağnıç’ın büyük bir ustalıkla anlatının en hassas noktalarında Seraye’nin sözlerine yer vermesi, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir bağ kurar. Böylece Seraye, roman boyunca fiziksel varlığının ötesine geçen, İbrahim’in düşüncelerinde ve kararlarında yaşamaya devam eden bir figüre dönüşür. Bu bilge kadının varlığı, romana yalnızca tarihsel, mistik, duygusal bir derinlik değil, aynı zamanda kuşaklar arası hafızanın sürekliliğini yansıtan önemli bir edebî zenginlik kazandırır.

İnkâr romanının en çarpıcı sahnelerinden biri, 1976 yılında İbrahim’i öldürmek üzere Tire’ye gelen halasının oğlu Ziya’nın, kendisine verilen emri son anda yerine getirememesidir. İbrahim’in aynı zamanda süt kardeşi olan Ziya’nın bu suikast girişimi, sömürgeciliğin Kürd toplumunda yarattığı derin tahribatı da gözler önüne serer. Çünkü sömürgecilik yalnızca bir ulusu baskı altında tutmakla yetinmez; onu kendi içinde bölmeyi, kardeşi kardeşe, akrabayı akrabaya karşı kullanmayı da hedefler. Dersim’den Doğu Kürdistan’a kadar Kürd tarihinin farklı dönemlerinde karşımıza çıkan Kürd’ü Kürd’e kırdırma siyaseti, bu kez iki süt kardeşin hikâyesinde somutlaşır. Azad Sağnıç, bu suikast girişimini anlatırken sömürgeci siyasetin insan ilişkilerine nasıl sızdığını, en yakın bağları bile nasıl bir ölüm aracına dönüştürmeye çalıştığını etkileyici bir anlatımla ortaya koyar. Ziya’nın son anda tetiği çekememesi ise bütün bu yıkıcı siyasete rağmen insanî bağların ve vicdanın bütünüyle yok edilemediğini hissettirir.

Romanın dikkat çekici yanlarından biri de Kürdlerin birbirlerine bakışına ilişkin yerleşik yargıları sorgulatmasıdır. Sömürgeci ilişkilerin yarattığı koşullarda hayranlık ve takdir çoğu zaman egemen kolonyal figüre yani beyaz adama yönelirken, insanın kendi ulusundan olanların değerini görmesi geri planda kalabiliyor. İnkâr, bu anlayışın karşısına farklı bir yaklaşım koyuyor. Kürdlerin birbirlerine duyduğu sevgiyi, saygıyı ve takdiri görünür kılıyor. Sıkça dile getirilen “Kürdler birbirlerine hesuddur” yargısının aksine, birbirinin emeğini, birikimini ve mücadelesini görmenin, değer vermenin ve bunu açıkça ifade etmenin önemini hatırlatıyor. Romanın doğrudan öne çıkarmadığı, ancak anlatının derinliğinde hissedilen bu duygu, eserin önemli temalarından birini oluşturuyor. Çünkü bir ulusun kendi değerlerini tanıması ve sahiplenmesi, yalnızca geçmişini koruması açısından değil, geleceğini kurması bakımından da büyük önem taşıyor.

İbrahim’in yaşamındaki en önemli özelliklerden biri, kişisel konfor ile siyasal sorumluluk arasında yaptığı tercihtir. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde kimya mühendisi olarak çalıştığı dönemde düzenli bir işi, ekonomik güvencesi ve rahat bir yaşam kurma olanağı vardır. Ancak o, bu olanakların sağladığı güvenli ve konforlu yaşamı değil, Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için mücadele etmeyi tercih ediyor.

12 Eylül 1980 askerî darbesi, onun yaşamında önemli bir kırılma noktası oluyor. Darbenin ardından binlerce insan gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyor, cezaevlerine konuluyor ya da sürgüne gitmek zorunda kalıyor. Siyasal örgütlenmeler dağıtılırken toplumsal muhalefet ağır baskılarla karşılaşıyor. Bu dönemde devrimci mücadele içinde yer alan binlerce insanın önemli bir bölümü, zamanla aktif siyasal yaşamdan uzaklaşarak kendi özel hayatlarına ve konfor alanlarına çekiliyor. Kuşkusuz bu geri çekilişte ağır baskıların, siyasal yenilgilerin ve değişen yaşam koşullarının da etkisi vardır.

Roman kahramanı İbrahim’i farklı kılan, yaşanan bütün tarihsel kırılmalara rağmen başlangıçta benimsediği ulusal davayı farklı biçimlerde günümüze kadar sürdürmesidir. Onun için mücadele, gençlik yıllarıyla sınırlı kalan geçici bir heyecan değildir. Beş yıllık cezaevi yaşamı, yedi yıl süren firar dönemi, üç suikast girişimi, ağır işkenceler ve baskılar, onu düşüncelerinden vazgeçirmeye yetmez. Bütün bu süreç boyunca Avrupa’ya çıkmayı hiçbir zaman düşünmez. Cezaevi, İbrahim’in yalnızca özgürlüğünden yoksun bırakıldığı değil, aynı zamanda iradesinin kırılmaya çalışıldığı bir mekâna dönüşür. Ancak yaşadığı bütün zorluklara rağmen geleceğe yönelik umudunu ve mücadele konusundaki kararlılığını korur.

Cezaevinden sonraki yaşamı, bu kararlılığın daha da anlamlı bir örneğini oluşturuyor. İbrahim, yeniden ekonomik olarak güçleniyor ve oldukça iyi yaşam koşullarına kavuşuyor. Artık geçmişin ağır bedellerini geride bırakarak rahat bir hayat sürebilecek durumdadır. Ancak kişisel refahını yaşamının temel amacı hâline getirmiyor. Bir kez daha bütün olanaklarını ve geleceğini riske atarak Kürd ulusunun dili, kültürü ve tarihsel belleği için çalışmaya yöneliyor. Böylece siyasal mücadelesini kültürel alanda da sürdürüyor.

Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürd Enstitüsü, çok dilli yayıncılık girişimleri ve İsmail Beşikçi Vakfı çevresinde yürüttüğü çalışmalar, bu anlayışın somut örnekleridir. İbrahim, Kürd dilinin yaşatılması, kültürel değerlerin korunması, tarihsel belgelerin gelecek kuşaklara aktarılması ve kalıcı kurumların oluşturulması için emek veriyor. Bu çalışmalar, yalnızca kültürel faaliyetler değil, uzun yıllar inkâr edilen bir ulusun kendi varlığını koruma ve geleceğini oluşturma iradesinin de ifadesidir.

Roman, bu yönüyle dekolonizasyon meselesini de gündeme getiriyor. Sömürgeci ilişkilerin aşılması yalnızca siyasal bağımsızlıkla sınırlı değildir. Bir ulusun kendi dilini özgürce kullanabilmesi, tarihini öğrenebilmesi, kültürünü geliştirebilmesi ve kurumlarını oluşturabilmesi de bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır. İbrahim’in kültürel kurumlaşmaya verdiği önem, bu düşüncenin somut bir karşılığıdır. Romanın başlangıcında karşılaştığımız göç ve asimilasyonun yarattığı kültürel kopuşa karşı, hafızayı koruma ve yeniden üretme çabası böylece anlam kazanıyor.

İbrahim’in yaklaşık elli yıllık mücadelesi, cezaevi ve kültürel çalışmalarla da sınırlı kalmıyor. Kaçırılma, firar yılları, suikast girişimleri ve yeniden karşılaştığı baskılar, yaşamının farklı dönemlerini belirliyor. Bütün bunlara rağmen siyasal duruşunu koruması, onu yalnızca geçmişin tanığı olmaktan çıkarıyor. İbrahim, 1970’li yılların devrimci hareketlerinden 12 Eylül darbesine, cezaevi direnişlerinden 1990’lı yıllar kültürel, sanatsal ve bilimsel kurumlaşma çalışmalarına kadar uzanan tarihsel süreçleri kendi yaşamında birleştiren, yaşadıklarını hafızasında taşıyarak bugüne aktaran canlı bir tarih hâline geliyor.

Azad Sağnıç’ın anlatısında mekânlar da özel bir anlam taşıyor. Girêsor, insanın köklerini ve aidiyetini; İzmir, göçün yarattığı yabancılaşmayı ve asimilasyonu; cezaevleri, baskıyı ve direnişi; kültürel kurumlar ise hafızanın korunmasını ve geleceğe aktarılmasını temsil ediyor. Sağnıç, sade, akıcı ve güçlü anlatımıyla bu mekânları ve tarihsel olayları İbrahim’in yaşamında buluşturuyor. Romanın gücü, büyük siyasal gelişmeleri yalnızca tarihsel bilgiler olarak aktarmasında değil, bunların bir insanın düşüncelerini, tercihlerini ve yaşamını nasıl şekillendirdiğini göstermesinde yatıyor.

İnkâr romanı, akademik anlamda bir tarih araştırmasından çok, tarihsel olayları belirli bir yaşam deneyimi üzerinden ele alan edebî bir tanıklıktır. Bu nedenle romanın sunduğu anlatıyı dönemin bütün gelişmelerini kapsayan eksiksiz bir tarih yazımı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak bu özellik, eserin önemini azaltmıyor. Aksine, resmî tarih anlatılarında yeterince yer bulmayan deneyimlerin edebiyat aracılığıyla görünür olmasını sağlıyor.

Romanın en güçlü yanlarından biri, siyasal mücadelenin yalnızca belirli bir döneme ait olmadığını, bir insanın bütün yaşamını kapsayan bilinçli bir tercihe dönüşebileceğini göstermesidir. Roman kahramanı İbrahim’in hikâyesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Birçok insanın zamanla geçmişteki düşüncelerinden uzaklaştığı koşullarda o, gençliğinde benimsediği ulusal çizgiyi cezaevinde, ekonomik olarak güçlendiği yıllarda ve kültürel kurumlaşma çalışmalarında korumayı sürdürüyor. Onun yaşamını farklı kılan, yalnızca ödediği bedeller değil, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca gösterdiği bu sürekliliktir.

Sonuç olarak Azad Sağnıç’ın İnkâr romanı, göçün, asimilasyonun, inkârın ve siyasal baskıların bir ulusun yaşamında yarattığı sonuçları anlatırken bunlara karşı gelişen bilinci ve direnişi de ortaya koyuyor. Girêsor’dan başlayan bir ailenin yolculuğu, İbrahim’in yaşamında Kürdistan’ın yakın tarihine uzanan geniş bir anlatıya dönüşüyor. Bu anlatının merkezinde yalnızca çekilen acılar değil, bütün güçlüklere rağmen korunan ulusal bir kimlik, sürdürülen bir mücadele ve gelecek kuşaklara aktarılmak istenen tarihsel hafıza bulunuyor.

İnkâr, geçmişi hatırlatırken bugüne de önemli bir soru yöneltiyor: Bir ulus, dilini, kültürünü ve tarihsel hafızasını korumadan geleceğini nasıl kurabilir? İbrahim’in yaşamı, bu soruya verilen uzun soluklu bir yanıt niteliğindedir. Bu bakımdan roman, yalnızca bir insanın yaşam öyküsü değil; inkâra karşı ulusal kimliğini, asimilasyona karşı dilini, unutulmaya karşı hafızasını korumaya çalışan bir ulusun mücadelesini anlatan değerli bir eserdir.

 

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 203 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:08:27