Bir Kürt Nenenin Acı Feryadı

Şahize nenenin hüznü tam da buradan doğar. Çünkü o, dilin ölümünün bir anda olmadığını bilir. Dil, önce sokakta zayıflar, sonra okulda yok sayılır, en son evde susar. Ve en acısı, bir gün torunun sana dönüp senin dilini yabancı bir şeymiş gibi sormasıdır.

28 Mar 2026 - 22:08
28 Mar 2026 - 22:21
 0
Bir Kürt Nenenin Acı Feryadı

“Nene, sen neden Türkçe konuşmuyorsun?”

Bir arkadaşımın anlattığı o küçük sahne, aslında büyük bir kırılmanın sessiz kaydı gibiydi. Bir evin içinde, üç kuşak arasında dolaşan bir dilin yavaşça geri çekilişi… Bir Kürd nenenin torununa seslenişi, torunun ise o sesi artık tanıyamaması ya da tanımak istememesi.

Çocuk, masum bir merakla sormuştu: “Nene, sen neden Türkçe konuşmuyorsun?”

Bu soru, yalnızca bir çocuğun diliyle ilgili değildi; bu, bir dünyanın sınırlarının değiştiğinin ilanıydı. Şahize nene önce anlamamış, alıştığı gibi Kürdçe cevap vermişti. Ama torun

Ahmedê Xanî, ısrar etmişti: “Bizim konuştuğumuz dili okulda konuşmuyorlar. Öğretmen de konuşmuyor, arkadaşlarım da konuşmuyor.”

İşte tam o anda, evin içinde görünmeyen bir duvar yükselmişti.

Bir yanda evin dili, diğer yanda kolonyal okulun dili.

Bir yanda hafıza, diğer yanda kolonyal sistem.

Bir yanda Şahize nenenin yüreğinde yaşayan Kürdçe, diğer yanda torunun zihnine usul usul sinsice yerleştirilen egemen kolonyal dil.

Çünkü torun bu cümleyi yalnızca kendiliğinden kurmuyordu. Okulun, çevrenin, kamusal hayatın ve gündelik düzenin ona sessizce öğrettiği bir hakikati tekrar ediyordu. Hangi dilin “normal”, hangi dilin “gereksiz”, hangi dilin görünür, hangisinin suskun kalması gerektiğini daha o yaşta kolonyal eğitim sistemi içinde öğreniyordu. Böylece dilsel yabancılaşma, sadece bireysel bir tercih olmaktan çıkıyor; kolonyalizmin gündelik hayatın içine sızmış en derin biçimlerinden biri haline geliyordu.

Arkadaşımın dediğine göre, doğduğu günde okula gidinceye kadar hiç Türkçe bilmeyen Ahmedê Xanî okula başladıktan bir müddet sonra değişmişti. Annesiyle artık Kürdçe konuşmuyor, Türkçeye dönüyordu. Torun Ahmedê Xanî ile Şahize nene ilişkisi ise tam bir sessizliğe dönüşmüştü. Nenesi ile ne Kürdçe konuşabiliyordu ne Türkçe… Sanki iki dilin arasında sıkışmış, hiçbirine tam ait olamayan bir suskunluğa çekilmişti. Bu suskunluk, aslında en ağır cümleydi.

Şahize nene ise bu sessizliği anlamıştı. Belki ilk kez, dilin sadece kelimelerden ibaret olmadığını; bir bağ, bir hatıra, bir varoluş olduğunu bu kadar açık görmüştü. Nene Şahize hanım, kızına şöye seslenir;

“Kızım, bugün torunum Ahmedê Xanî bana “Nene, sen neden Türkçe konuşmuyorsun?” dedi. Hüzünle ve derin bir iç çekmeyle ağlamaklı “Demek ki sizler anneleriyle Kürdçe konuşan son nesilsiniz. Biz ölünce dil de bizimle ölecek.”

Bu söz, bir nenenin yada bir annenin korkusu olmaktan çok daha fazlasıydı; bu, bir dilin kendi geleceğine dair tuttuğu yasın ifadesiydi. Çünkü burada yalnızca bir torunun ninesiyle kendi diliyle konuşmak istememesi yoktu; burada, bir ulusun kendi sesiyle arasına çekilen tarihsel mesafe vardı. Dil, artık kamusal hayatta yer bulamadıkça, önce okuldan dışlanıyor, sonra sokakta zayıflıyor, en sonunda evin içinde bile kırılmaya başlıyordu. Dilin ölümü tam da böyle ilerliyordu: gürültüyle değil, sessizlikle.

Bu bağlamda annenin yaşadığı kırılma ve travma, sadece bir iletişim eksikliğinden değil, kendi varoluşunu kuran dilin, kendi torunu nezdinde “anlaşılmaz” ve “gereksiz” hale gelmesinden kaynaklanır. Burada dilin kaybı, basit bir unutma ya da öğrenmeme meselesi değil, Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı biçimiyle sembolik şiddetin bir sonucu olarak okunabilir; zira egemen kolonyal dil, meşru ve değerli olanın tek ölçütü haline gelirken, Kürdçe gibi bastırılan diller değersizleştirilir, görünmez kılınır ve nihayetinde konuşulamaz hale getirilir. Bu süreç, Louis Althusser’in ideolojik aygıtlar teorisiyle de kesişir; okul, aile ve medya gibi kurumlar aracılığıyla bireyler egemen kolonyal dilin taşıyıcısı haline getirilir ve kendi anadillerine karşı mesafeli bir konum almaya yönlendirilir. Böylece torunun sorusu, aslında bir ideolojik çağrının içselleştirilmiş formudur.

Nenenin “biz ölürsek artık anneleriyle Kürdçe konuşan bir nesil kalmayacak” ifadesi ise, biyolojik ölüm ile dilin ölümü arasındaki trajik paralelliği açığa çıkarır. Bu ifade, Ngũgĩ wa Thiong’o’nun dilin sömürgeleştirilmesi üzerine geliştirdiği çerçeveyle düşünüldüğünde, zihinsel ve kültürel kolonizasyonun en ileri aşamalarından birine işaret eder: dil artık yalnızca kamusal alandan değil, aile içi mahrem alandan da çekilmektedir. Böylece dil, toplumsal dolaşımını kaybederek yalnızca yaşlı kuşakların belleğinde sıkışır ve onların ölümüyle birlikte kolektif hafızadan da silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu durum, Frantz Fanon’un sömürge koşullarında dilin beyazlaşma ve kabul görme aracı haline gelmesi üzerine yaptığı analizleri de doğrular niteliktedir; zira torunun Türkçeyi “bizim dilimiz” olarak tanımlaması, egemen dilin içselleştirilmesinin en uç örneklerinden biridir.

Tam da burada, İsmail Beşikçi’nin yıllar önce yaptığı uyarı ağır bir anlam kazanır: Eğer Kürd çocukları Mardin’de, Amed’de, Batman’da ya da kendi köylerinde sokakta oynarken, birbirleriyle kavga ederken Türkçe konuşuyor, Türkçe küfrediyorsa, bu durum Kürdçe’nin geleceği açısından büyük bir tehlikenin işaretidir. Çünkü dil en çok çocukların ağzında yaşar. Oyununda yaşar, öfkesinde yaşar, neşesinde yaşar. Çocukların dilinden çekilen bir dil, aslında hayatın içinden çekilmeye başlamış demektir.

Şahize nene ile Ahmedê Xanî arasında yaşanan o kırılma, işte bu tehlikenin evin içine kadar ulaştığını gösterir. Sokakta başlayan uzaklaşma, okulda meşrulaşır; sonra evin içine girer ve en mahrem bağı yaralar. Kolonyalizm dili bir anda öldürmez. Onu yavaş yavaş gündelik hayatın dışına iter. Önce değersizleştirir, sonra gereksizleştirir, en sonunda da konuşulamaz hale getirir. Dil böylece birdenbire değil, bir kandilin yağının çekilmesi gibi sönmeye başlar. Işık hâlâ vardır, ama zayıflamıştır; sonra titrer; sonra bir gün evin içinde karanlık fark edilir.

Torunun suskunluğu ise, sadece bir dil tercihi değil; bir kopuştur. Ne tam Türkçedir ne artık Kürdçe… Bu aradalık hâli, sömürgeci dil politikalarının en görünmez ama en ağır sonucudur: insanı kendi ana diliyle kurduğu bağdan koparmak, ama onu egemen kolonyal dilin içinde de tam bir aidiyete kavuşturmamak. Böylece torun, kendi ninesinin sesine uzak düşer; nene de kendi torununa içindeki dil kadar yaklaşamaz.

Şahize nenenin hüznü tam da buradan doğar. Çünkü o, dilin ölümünün bir anda olmadığını bilir. Dil, önce sokakta zayıflar, sonra okulda yok sayılır, en son evde susar. Ve en acısı, bir gün torunun sana dönüp senin dilini yabancı bir şeymiş gibi sormasıdır.

O an, bir dil hemen ölmez belki. Ama kendi ölümünü ilk kez orada hisseder.

Bir nenenin yüreğinde.

Bir torunun susuşunda.

Bir evin içinde yavaşça sönen o son ışıkta.

Not: Bu makale Öcalan’ın perspektif yazısında, dilin kolektif bir hak olarak değil, yalnızca aile içinde bireysel düzeyde kullanılabilecek bir unsur olarak görülmesine ve Kürdçenin kamusal alandan çekilmesine ve zamanla kolonize edip zayıflatarak yok olmasına zemin hazırladığına hareketle yazılmıştır.

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 447 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 23:08:41